İyi Kitap

Kentli olmak düş kurmaya engel mi?

Kentli olmak düş kurmaya engel mi?

Simla SUNAY

Hamdullah Köseoğlu, Kent Düşleri adlı son romanında gençleri kent üzerine düşünmeye, ortak sorunları fark etmeye, her şeye rağmen yaşamı düşünerek/düşleyerek anlamaya çağırıyor.

Çocuk ve gençlik yazınında kent temalı eser pek azdır. Kent Düşleri hem bu nedenle hem de yazarının özgün dil ve kurgusuyla önemli bir gençlik romanı… Köseoğlu, geleneksel öğelerden yararlanarak çağdaş ve deneysel bir dil kurabilen, farklı kurgu biçimlerine cesaret eden, belli ki sanat adına yazan özel bir yazar. Romanın sorunları yok değil; anlatıcı ses ile başkahraman on üç yaşlarındaki yeni kentli Engin’in iç sesinin zaman zaman karışması, metnin tamamının şimdiki zamanla anlatılması (okumayı güçleştiriyor), Engin’in yaşından büyük düşünüyor olması, yazarın yer yer konudan kopuk didaktik denemelere yoğunlaşması… Buna rağmen yazar, özgürce yol alırken okuru da peşinden sürüklüyor, değiştiriyor…

KENTİN VE KIRSALIN TANIMI
Roman boyunca bir durakta bekleyen Engin’in iç sesi, geçmişten, geleceğe dönük hayallerden ve keşkelerden oluşan parçalarla veriliyor. Bilinç akışıyla kurulan düşlerin/düşüncelerin arasında kentin sorunları toplumcu ve duyarlı bir bakış açısıyla işleniyor. Kent ışıklandırılmış, örtülmüş, cilalanmış yapaylıklar olarak
tanımlanıyor. Simit ve bilet satanların yanında, yüz akını satanlar, geleceğini ve özgürlüğünü satanlarla dolu kent… Her şeyin rakamsal bir değeri olduğu, alınıp satıldığı bir yer… Kent gri, bulanık, kalabalık, kentliler yalnız, yorgun, hız kurbanı… Kentin birçok yüzü var, hemen açıp göstermiyor.

Engin durakta, babasının okuldan dönüşü için ayarladığı arabayı beklerken, karşılaştığı insanlarla minik öyküler paylaşırken, farklı düşünce sellerine kapılıyor. Yazar olmak isteyen, sınıf birincisi, örnek bir öğrenci olan Engin’in kent üzerine gözlemleri de bu oranda derin. “Ben başbakan olunca kimse dilenmeyecek. Kimse yollarda kalmayacak. Duraklarda doğurmayacak kadınlar. Duraklarda ölmeyecek yaşlılar. Duraklarda uyumayacak, korkuyu tanımayacak çocuklar,” diyor Engin (s.120). Bu temennisi, onun artan bir korku ve merakla eve dönüş aracını beklediği durakta yaşadığı deneyimleri de yansıtıyor…

Çok uzunmuş gibi görünen, aslında bir, bir buçuk saatlik bir bekleyişte tanıştığı, gördüğü, izlediği, dinlediği insanlarla kendi geçmişi ya da hayalleri arasında gelgitler yaşayan Engin kenti yadırgıyor, geldiği yer Tire’yi özlüyor. Bu yadırgayış ve özlem, kentin ve kırsalın tanımını ortaya koyuyor. Kırsal sıcak, temiz, güvenli. Doğaya yakınlığın yanı sıra bir ait olma duygusu içermesiyle huzur veriyor… Kent ise hiçbir zaman içine almayan bir karmakarışıklık, yapayalnızlık… Kentte, okulundaki ilk gününde öğretmeni Engin’i uyarıyor: “Gözlerini aç dinle! Burası geldiğin yere benzemez. Düş kurmak, dalga geçmek yok!” (s.26)

Romanda, kent için çizilen genel olumsuz tabloya rağmen Engin’in durakta kurduğu kısacık ilişkiler insanın her yerde insan olduğuna dair bir umut taşıyor. Durakta Engin’e hap satmaya çalışan bir torbacı da var, ama Engin’e yardım etmek için onu kendi okuluna yazdırmak isteyen bir öğretmen de. Yazar, pek çok güncel toplumsal meseleye değinmekten çekinmemiş; hava kararınca etrafta azalan kadınlar ve kızlar, kırsaldaki mayın tehlikesi, bağnazlık, kentte ölen kediler, yabancı dile yenik düşen bir Türkçe…

Romanın arka planında büyüme sancısı işleniyor; ilk aşk, baskıcı anne babalar, öğretmenler, sokaktaki teyzeler amcalar, bolca yasak, eleştiri hatta korku, sopa… Engin ile hoşlandığı kız Ezgi’nin okul kırma macerası çerçevesinde, zaman zaman “Batsın bu dünya…” dedirten çocukluktan sıyrılış başarıyla aktarılıyor.

Evet, kentte yaşamak epey zor… Ama kentli olmanın engel olamadığı bir şey var. Düşlerimiz… Çünkü insan kanatsız bir kuştan çok, sınırsız bir düştür…

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz