İyi Kitap

Aykırı iki çocuk kitabı üzerine

Aykırı iki çocuk kitabı üzerine

Simla SUNAY

Zehra İpşiroğlu; Konuşan Çınar ve Gergedan Oyunu adlı romanlarında, eğitim sistemimizin fiziki ve sosyo-politik sorunlarını çıplak bir gerçekçilikle eleştiriyor. Peki, bu didaktik olmayan, dürüst anlatım okurda nasıl bir iz bırakıyor?

Aslında iki roman birbirine çok benziyor. Konuşan Çınar’da yazar olmak isteyen, babası gazeteci ve annesi tiyatrocu, on dört yaşındaki Elif; Gergedan Oyunu adlı romanda ise yazar/ dedektif olmak isteyen, anneannesi bir çocuk kitapları yazarı olan on yaşındaki Zeynep ile tanışıyoruz. Didaktik eserleri sıkça eleştiriyoruz ancak didaktik olmamak adına yapılan gerçekçilik yapay durabiliyor, bir aynadan daha acımasız aksedebiliyor.

RENCİDE EDİCİ BİR TUTUM
Yazarın, eserini okura özgürce terk edemediğini ve yazdıklarıyla yetinmediğini gösteren bir perdedir önsözler bana göre. İpşiroğlu’nun önsözleri, dilin ve meselelerin gizemini yok eden, eseri okurdan uzaklaştıran metinler. Yazar Konuşan Çınar’ın önsözünde çocukları yetişkin gibi ve büyükleri çocuk gibi düşünme oyununu çok sevdiğini örneklerle anlatıyor. Tırnaklarını yiyen Selim’i sinirli, pısırık bir aile babası olarak düşlediğini belirtiyor mesela (K.Ç.-s.9). Büyükleri çocuk
gibi hayal ederken ise; politikacı, şapşal bir çocuk olarak düşleniyor. Ancak ne yazık ki, okudukça fark ediliyor; İpşiroğlu, fiziksel kusurları yer yer takma isimlerle öne çıkarıp rencide eden, kapıcı ve simitçi derken sanki tepeden bakan, suçlarken ya da eleştirirken hedef şaşıran tutumunu iki kitap boyunca sürekli yineliyor. “Ahmet’in gerçekten beş karış boyu, kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından bakan şaşaloz gözleriyle dünya güzeli olduğu söylenemez.” (K.Ç.-s.20). “Bizim sınıfta bir çocuk var, adı Piç!” (Çocuğun adının Piç değil, Behiç olduğunu neden sonra öğrendik) (K.Ç.-s.34). Bunlar elbette yazarın kendi ifadeleri değil, kahramanın
ağzından dile geliyor. Ancak bu tutum, eleştirisi yapılmadan, sıkça sanki yazardan onaylı tekrarlanıyor.

Yazar olmak, gerçeği ensesinden tutup da kâğıda koymak olsaydı eğer bugün hiçbir kitap okunmazdı. Yazar olmak için önce aynaları kırmak gerek. İpşiroğlu’nun amacı ne kadar doğruysa bunun için seçtiği dil ve anlam o kadar duyarsız. Şişmanlar, gözlüklüler, bacağı kısa olanlar (Sürüngen lakaplı Neriman adlı sınıf öğretmeni, G.O.- s.22), zenginler, ülkücüler, Atatürkçüler, dindarlar, kendini beğenmişler, sınıfın çalışkanları, dayakçı öğretmenler, müdürler, döven anneler…

İpşiroğlu, iki kitabında da yazar olmak isteyen kahramanlarına tüyolar veriyor, yazarlığı tanımlıyor. Ancak yazarlık bu tanımların çok daha fazlasını içeriyor. Nasıl biri olursa olsun her insana, her meseleye üç yüz altmış derece bakabilmekle mümkün yazar olmak. Bugün Güneydoğu’daki Kürt meselesine değinirken “savaş” diyerek cesur ve duyarlı olmak mümkün mü? Bir içsavaş değil midir oradaki? Bu içsavaşın suçlusu olarak emir kulu Mehmetçiği görmek, hedef göstermek
ne kadar doğrudur? (K.Ç.-s.84). Ya da böylesi hassas bir konuyu işlerken neden bir Kürt çocuğunun sesi duyulmaz, ülkücü gençlik fikir özgürlükleri hiçe sayılarak doğrudan eleştirilir?

ALLAH, PEYGAMBER, ATATÜRK
Çocukların okullarda Atatürk’ün resimlerinden ürktüğünü, Atatürk köşelerinin tiyatro salonlarını kapladığını eleştirirken ise klişelerden kurtulamıyor yazar. Allah, peygamber ve Atatürk zincirini ezbere kullanıyor, metalaştırılan Atatürk izleğini eleştirmek isterken, gerici zihniyetle aynı dili kullanıyor. Aynı sistemin Atatürk kitaplarını yasakladığına da değinse hedef tahtasına yanlış bir seçim koyuyor.

Gergedan Oyunu’nda; ‘Eğer farklı düşünüyorsan, vazgeçme ve diğerleri gibi olma kolaylığına hiçbir zaman düşme.” öğüdü verilmiş. Herkes gergedan olurken sen olma! Farklıysan farklılığını koru. “Şakiye Hanım söyledi, ‘Ben okuyamayacakmışım,’ öyle dedi. Bakkalın çırağı Ali var ya, onun gibi olacakmışım… ‘… Kendine daha iyi bir gelecek bekleme,’ dedi.” (G.O.-s.45). Yazar, farklı olmayı yüceltirken bir yandan farklılıklara karşı duruyor. Simitçi, kapıcı (apartman görevlisi denmiyor), bakkal çırağı cahil, ülkücüler zorba olarak kalıplanıyor. Yani acımak, küçük görmek, önemsemek, duyarlı olmak, rencide etmek, dürüst olmak gibi
kavramlar aralarındaki ince çizgileri aşılarak birbirine giriyor.

Tüm bu rahatsız edici gerçekçiliğin içinde, “Ailem tam yüz beş yaşında” (K.Ç.-s.17); bir ailedeki tüm bireylerin yaşlarının toplamının tek bir yaşla ifadesi okurda hoş, birleştirici bir duygu bırakıyor.

Gergedan Oyunu’ndaki sonsözü Özlem Hemiş kaleme almış. Başlığı; “Aykırı bir çocuk kitabı üzerine.” Hemiş, İpşiroğlu’nun üslubunu grotesk, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgazvari olarak tanımlasa da buna katılmak mümkün değil. Bu kitaplar gerçekten aykırı mı ya da bir kitap nasıl aykırı olur bilemiyorum ancak aykırı olmak adına
ayrımlanan, kopup dökülen değerler ardından bakmak okura verilen bir ceza olmamalı.

Konuşan Çınar – Gergedan Oyunu
Zehra İpşiroğlu
E Yayınları

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz