İyi Kitap

Satürn’ün halkalarına gittim ve döndüm!

Aslı TOHUMCU

Kaderimi yazan tanrıyı anımsıyorum; Jules Verne’di adı. Yazdıkları yolumu çizdi; yaratıcılığı yaşam şeklimi belirledi. Merakımı en çok o çekti, en çok o eğlendirdi beni. Kimse su dökemez eline diye düşünürken bir İngiliz’le tanıştım (affedin beni Bay Verne).

Philip Reeve adındaki bu beyefendi maceradan anlıyordu ve çılgınlık dediğimiz şey kaleminden kesinlikle bol keseden damlıyordu. İnsanın ağzını kulaklarına doğru çekmeyi de iyi biliyordu. Bir bilimkurguyla korsan hikâyesini harmanlamakta üstüne yoktu ve sinematografik anlatımın, derler ya, kitabını yazmıştı. Üstelik bütün bunları Şafak Feneri adlı bir romanda yapmıştı.

Uzaydaki sıradan sabahlarından birinde, kız kardeşi Myrtle ile korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya kalan Arthur’un hem birbirlerini hem de dünyayı kurtarmak için giriştikleri çılgın, korkusuz ve dokunaklı macerayı anlatmıştı bu romanda. Viktorya dönemi geleneklerini bir uzay macerasıyla birleştirmiş, bunu eleştirel(!) bir korsan hikâyesi sosuyla tatlandırmıştı.

Philip Reeve ile pek bir etkileyici bulduğum romanı Şafak Feneri üzerine lafladık…

Şafak Feneri’nin en sıradışı yanı nedir karar veremiyorum. İyisi mi, Viktorya dönemi parodisi içeren fantastik bir macera olmasından başlayalım…

Evet, Şafak Feneri’nde düşsel bir 19. yüzyıl kurguladım. İngiliz İmparatorluğu, bir çeşit uzay yolculuğu geliştirmiş; Ay ve diğer gezegenleri sömürgeleştirmiş. Ve elbette bu gezegenlerin sakinleri garip uzaylılar.

Garip uzaylılar, uzayda kolonileşme, uzay korsanları vs. aslında çok da yabancısı olduğumuz şeyler değil. Ama romanınızda bir başka, bir yeni duruyorlar. Nedir bunun sebebi?

Bu temaların benim romanımdaki şekillerinin yeni ve farklı olarak algılanması benim için çok sevindirici. Gençliğimde okuduğum ve en çok sevdiğim bilimkurgu klişelerini yalnızca biraz eğip büktüm ve yeni bir şeyler ilave ettim. Umarım, daha önce karşılaşılmamış bir kombinasyon çıkmıştır ortaya. Dileğim, onları yaratmış olmama değecek kadar ilginç olmaları.

Ona ne şüphe! Ayrıca fizik kurallarından gerçekliğe kadar çok şeyi yıkan buluşlarla dolu bir roman Şafak Feneri… Arthur’la Myrtle’ın yaşadıkları evden, insan aklına benzer bir akla sahip, konuşabilen kötü örümceklere kadar… Hani çocuk radyonun nasıl çalıştığını merak eder de söker ya aleti, insanda öyle bir merak uyandırıyor sizin zihniniz de. Nasıl bir zihin sizinki, siz kendiniz açın isterseniz!

Zihnimin nasıl çalıştığını bilmeyi ben de çok isterdim! Hikâyeleri çok seviyorum. Şakaları çok seviyorum. Garip yerler, insanlar ve nesneler yaratmayı seviyorum. Hikâyeyi yazmaya başladığımda genelde nereye varacağını bilmem. Bildiğim sadece hikâyenin nasıl başladığı ve yolda nelerle karşılaşacağımızdır. Şafak Feneri’ndeki birçok şey tamamen plansızdı. Yazma sürecinde kendiliğinden çıkagelen fikirleri hikâyenin içine dahil ettim.

Arthur ve Myrtle, annelerinin sırra kadem basmasıyla birlikte babalarıyla Şafak Feneri’nde (romana adını veren uzay evi) sakin bir hayat sürmeye başlıyorlar. Hayatları uzaylı örümceklerin saldırısıyla altüst oluyor. Kötü adam olarak, klişeleşmiş bir hayvan türünü seçmeniz neden?

Örümceklerden nefret ederim. Dolayısıyla bence onları kötü karakterler olarak seçmiş olmam çok normal. Hiçbir işe yaramazlar. Kimsenin o çok bacaklılara ihtiyacı yoktur.

Uzaylı örümceklerin arka planında komplo teorilerinin absürdlüğüne de selam çaktığınız söylenebilir mi?

Bunu düşünmemiştim. Ama sanırım bu açıdan da bakılabilir. Komplo teorilerine hiç inanmam. Ama, komplo teorilerinin iyi bir hikâyenin köşe taşı olabileceklerine şüphe yok.

Çocuklar canlarını kurtarmak için adları epey kötüye çıkmış bir korsan topluluğuna sığınıyorlar. Oy-sa korsan Jack Havock’la tayfası kötü tipler değiller. Aksine, onları bu kaçak hayatını yaşamak zorunda bırakan hüzünlü bir geçmişleri var. Farklı olmanın acı çekmek, dışlanmak anlamına geldiği bir öykü anlatıyor roman bir yandan da…

Düşsel İngiliz İmparatorluğu’mla ilgili yazmak benim için çok eğlenceliydi. Ama birçok insanın bu dönemde çok acı çektiğini unutmamak gerek. Bu konuda kırıcı olmak ya da kitabın gereğinden fazla ciddi olmasını istemedim. Ancak Jack Havock ve tayfası bu durumu ortaya koymak için var. Aynı şekilde hikâyede bol bol hareket ve macera olmasına rağmen, çok fazla şiddet içermemesine de dikkat ettim. Dolayısıyla korsanlar, en basit haliyle, yumuşak kalpli korsanlar.

Viktorya dönemi İngiliz İmparatorluğu’nu uzaya açmanın en zor yanı ne oldu sizin için?

Bu konuda hiç zorlanmadım. Çünkü Şafak Feneri aslında bir komedi. Bu yüzden kurgunun ya da altyapının inandırıcı olması için çok fazla uğraşmadım. Yıllardır düşündüğüm birçok fikri kitabıma yedirdim. Viktorya dönemine her zaman sempati duymuşumdur. Dolayısıyla bu, detayların yaratılmasını kolaylaştırdı. Aynı
zamanda Art ve Myrtle’ın ağzından yazmak çok eğlenceliydi. Fikirlerim tükendiğinde, resimleyici David Wyatt yeni icatlar bulmam için ilham kaynağı olan harika çizimleriyle geldi.

Jack Havock bana Peter Pan’ı anımsattı bir yanıyla. Ayrıca romana kenarından köşesinden biraz Dünyalar Savaşı, biraz Star Trek ve başka şeyler de kattığınızı söylemek doğru olur mu?

Jack ve Peter Pan arasındaki yakınlık konusunda haklısınız. Ama bu bilinçli bir gönderme değildi. Daha da ilginci, David Wyatt’ın, Geraldine McCaughrean’ın Peter Pan kitabını, Peter Pan Define Avında’yı resimlendirmiş olması. Dolayısıyla ortada bir sürü bağlantı var. Star Trek ve Dünyalar Savaşı’na yapılan küçük göndermeler ise elbette kasıtlı.

Bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama… Çocukluğumda Jules Verne romanlarının bende bıraktığı tadın da fazlasını aldım bu romandan. Sizin hayatınızda Verne gibi bir idol oldu mu, var mı acaba?

Listesini yapamayacağım kadar çok var. Bu kitabın en büyük ilham kaynağı muhtemelen H. G. Wells. Onun bilimkurgu romanlarını küçük bir çocukken okumuştum (Dünyalar Savaşı ve Zaman Makinesi’nden daha iyisi hâlâ yazılmadı). Ama kendimi Wells’le karşılaştırmak istemiyorum. Güçlü bir bilimsel kavrayışı ve muazzam bir zekâsı olan bu adamın kitapları, yazıldıkları zamanın bilimsel gerçekliğiyle tutarlı. Benim bilimsel bilgim zayıf ve bildiğim çok az şeyi de Şafak Feneri’nin dünyasını yaratırken bilmezden geldim!

Romanı okurken o kadar eğlendim ki, yazarken sizin ne kadar eğlendiğinizi, aslında eğlenip eğlenmediğinizi merak ediyorum…

Kitabın ortasında bir parça tıkandığımı hissettim; ama genel olarak tam anlamıyla mutlu bir deneyimdi. Bazı açılardan karanlık ve ciddi olarak
nitelendirebileceğim Ölümcül Makineler adlı serimi yeni bitirmiştim. Bunun sonrasında Şafak Feneri’ni yazmak beni rahatlattı.

Şafak Feneri
Philip Reeve
Resimleyen: David Wyatt
Çev: Niran Elçi
Tudem Yayınları / 360 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz