İyi Kitap

Çünkü kâğıt daha sabırlıdır insandan…

Çünkü kâğıt daha sabırlıdır insandan…

Zarife BİLİZ

Farklı zamanlardan, farklı dünyalardan iki çocuk… Bir dönemin tarihini anlatan iki günlük. Anne Frank, İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatının iki yılını saklanarak geçirmiş bir Yahudi kızı. Irmak Aydın ise, küçük yaşta ölüm orucu gerçeğiyle tanışmış bir kız çocuğu…

Acının sadece acı olduğunu düşünürüz çoğu zaman; ıstırabın ve zulmün insanların bedenlerinde ve ruhlarında aynı izleri bırakacağını; acının… işte acı olduğunu, acılarımızda ortak olup, bir tarihin aynılığında belki de yalnızlığımızı unutacağımızı… Böyle düşünürüz ki, tamamen haksız olduğumuz söylenemez. Ama tamamen haklı olduğumuz da.

“GALİBA UZAYLIYIM”
Günlükler belki de bize bu gerçeği en iyi anlatabilecek eserler. Irmak Aydın’ın beş ila on iki yaşları arasında yaşadıklarına dair anlatılarının bulunduğu günlüğünden derlenmiş olan Martılara Simit Atacaktık Hani? ile Anne Frank adlı Yahudi bir kızın, İkinci Dünya Savaşı sırasında, on iki ila on dört yaşları arasındaki tuttuğu günlükten oluşan Anne Frank’ın Hâtıra Defteri bu minvalden kıyaslanmak için pek çok ortaklığa ve farklılığa sahip.

Irmak, babası siyasi fikirleri nedeniyle cezaevinde olan bir çocuk. Daha beş yaşında, babasının cezaevinde olması sebebiyle cezaevlerinin yanı sıra ölüm oruçları gerçeğiyle tanışmış. Küçücük aklı ne bir insanın tel örgüler arkasına kapatılmasını, ne de kendini bile bile aç bırakıp ölüme mahkûm etmesini almış. Hele ki bu kişi onun babasıymış… Babasını ziyaretten çıktığında, dondurma yiyen bir çocuk görüp de imrenince, kendine bir dondurmayı çok görmüş, utanmış, babası
açken onun canı nasıl dondurma istermiş?

Bir çocuğun günlüğünde Türkiye siyasi tarihinin izlerini sürercesine ilerliyoruz. Ölüm oruçları, F tipi cezaevleri, Hayata Dönüş Operasyonu… Tüm bunlar bir çocuğun henüz beş ila dokuz yıl yaşamış bedeninin, zihninin çeşitli evrelerinden geçiyor. Belki bunları bizzat yaşamıyor, ama canı kadar sevdiği babasının bedeni üzerinden bunlar zihnine, ruhuna damla damla sızıyor. Üstelik kimse onu anlamıyor. Ne arkadaşları, ne annesi, ne başkaları. “Cezaevinde yanan onların babaları değildi. Benim babamdı.” Onu kim, nasıl anlasın? “Galiba ben uzaylıyım,” diyor, ama bunu şaka olsun diye değil, içtenlikle söylüyor. Öylesine uzak, öylesine
yalnız. Bir milat biçiyor hayatına, her şeyin düzeleceği, artık hep mutlu olacağı bir an. Babasıyla martılara simit atacakları an. “Ben nereye aitim?” diye soruyor hep. Geceleri gökyüzünde gördüğü yıldızları dünyadaki herkesten daha çok kendine yakın hissediyor, bir de “Berfin Ceren” adını verdiği günlüğünü.

Yeni yetmelerin kimsenin kendilerini anlamadığını düşündüklerini bütün pedagoji kitapları yazar, ama erken büyümüş bir çocuğun yeni yetmeliği, anlıyoruz ki bu ‘uzaylı’ olma halini katbekat arttırıyor. Irmak, inançları uğruna (başka bir çocuk daha kendisi gibi ailesiz kalmasın, acı çekmesin diye) ‘hırsız’ diye damgalanmayı bile göze alacak denli cesur ve o kadar erken büyüyor, üstelik sonra bu ‘hırsız’ı hiç kimse istemiyor: “Boşanmış anne babalar çocuklarını paylaşamaz, benimkilerse benim masraflarımı paylaşamıyor,” diyor. İki ‘anne’ ve iki ‘babası’ da onu istemeyince, günlüğüne “Sevgili Berfin Ceren, galiba bize yatılı okul yolları göründü,” diyecek, bunu insandan daha sabırlı olan kâğıda yazacak kadar da güçlü bir çocuk oluyor. Mecburen.

Günlükler hayatın ta kendisidir. Yaşayan kişinin gözünden, araya yazar bile girmeden, birebir anlatırlar bize her şeyi. Tüm gerçeği. Bu yüzden günlüklerin gerçekliğinden şüphe etmeyiz, tam tersine onların o yalın çıplaklıklarındaki bir hal utandırır bizi, bakmaya çekiniriz bir insanın açık yarasına.

BİR AYIBIN SAHNE ÖNÜ
Anne Frank’ın Hatıra Defteri artık klasikleşmiş eserlerden. Dili ve üslubu öyle mükemmel ki insan onun bir günlük olduğunu hiç hissetmiyor okurken. Ya da şöyle diyelim, usta bir yazar elinden çıkmış, kurgu olduğunu hiç hissettirmeyen bir günlük havası var onda. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi zulmünden dolayı Almanya’dan Hollanda’ya kaçan, ama Almanlar Hollanda’yı da işgal edip Yahudiler’i toplama kamplarına göndermeye başlayınca, babasının ofisinin üzerindeki
gizli ‘ek ev’de başka bir aile ve çeşitli kişilerle iki yıl boyunca hiç dışarı çıkmadan yaşayan bir Yahudi kızının güncesi bu. Arka planda tarihsel olaylar, savaşın ve faşizmin günlük hayattaki yansımaları, iç burkan ayrıntıları seyrederken, ön planda küçücük bir sığınağa üç ayrı aileden sekiz kişi sığışmanın, hiç ses çıkarmamak gibi bir zorunlulukla hep birlikte oraya mahkûm olmanın, iki yıl boyunca açık havayı görememenin gerçekleri bizi sürüklüyor. Üstelik bunlar Anne Frank’ın
tefekkürleri eşliğinde, onun ince ruhunun süzgecinden geçerek bize yansıdığından, yaşananlar hem bir mizah eşliğinde, hem de insan ruhuna dair derinlikli tespitlerle bir ‘roman’ tadına kavuşuyor. Anne Frank bize aslında korkunç bir tarihsel gerçeğin, yirminci yüzyılın unutulamayacak insan ayıbının sahne önünü anlatıyor. On dört yaşındaki bu çocuğun günlüğünün son sayfasını yazarken, o gün Gestapo tarafından yakalanacağını ve bir süre sonra ailesinden ayrılıp toplama kampında öleceğini bilmiyor olması, o son sayfayı ve bu gerçeği, insana bakılmaz kılıyor.

İki kitap, iki travma. Anne Frank Nazi faşizminin gerçeğiyle, bunun gayet farkında olarak, ama benliği ve kişiliği bundan nispeten daha az zarar görerek yüzleşiyor. Çünkü o nereye ait olduğunu biliyor. O kendini bir ‘uzaylı’, bu dünyaya ait olmayan biri gibi hissetmiyor. Yahudi cemaatinin ve ailesinin bir üyesi olduğunun gayet bilincinde. Tüm mantıksızlığına rağmen bunun –dünyanın birbirine en düşman iki milleti arasında, Yahudiler ile Almanlar arasında– bir savaş olduğunun bilincinde. O yaşlardaki kız çocukları için gayet normal olan ve Irmak’ın da annesiyle sık sık yaşadığına tanık olduğumuz ‘anne-kız çatışmalarını’ bu yüzden yara almadan atlatabiliyor. Annesine kızsa da ne annesi ona ne o annesine düşman oluyor, benlik duygusu bu çatışmadan zarar görmüyor. Keza yaşama sevinci ve umudu da…

İki asi kız. Irmak ve Anne Frank. İkisi de yazıya ve kağıda sığınmalarına sebep olacak bir duyarlılığa, kırılganlığa ve zengin –zaten bu yüzden de kimseyle paylaşılamayan– bir iç dünyaya sahip. İkisi de toplum tarafından onaylanmayan, çünkü bir kız çocuğuna yakıştırılmayan düşüncelere, dolayısıyla tavırlara sahip. Kızların akıllı uslu, hanım hanımcık olması beklenir –hatta bazen farkında olmadan bile–; ama ikisi de öyle değil. İkisi de sorguluyor, soruyor, karşı çıkıyor. Çok kolay lokma değiller. Ne aileleri, ne de toplum için. Ortaklıkları var, evet acıları da, ama hem kaderleri, hem bu kadere yürüyüşleri çok başka. Benliklerinin filizlenmesi, yeşermesi çok başka. Acıları var, evet ama o acıları yaşayışları çok başka. Çünkü biri, hiçbir yere ait olmayan ‘bir uzaylı’; ama öteki lanetli de varsayılsa bir topluluğun ve kavga da etse bir ailenin üyesi…

Martılara Simit Atacaktık Hani?
Duygu Uzel – Irmak Aydın
Çitlembik Yayınları
232 sayfa

Anne Frank’ın Hâtıra Defteri
Anne Frank
Çeviren: Şazimet Nazlı Tekin
Papirüs Yayınevi / 327 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz