İyi Kitap

Ben yazsaydım…

Ben yazsaydım…

Yekta KOPAN

Her yazarın, hatta sıkı okurun ben yazsaydım dediği bir kitap yok mudur? İyi Kitap sordu; okul öncesi çağdaki çocuklar için yazdığı Burun adlı resimli kitapla çocuk yazınına merhaba diyen Yekta Kopan, ben yazsaydım dediği çocuk kitabını bizlerle paylaştı…

Pıtırcık’la, Milliyet Çocuk dergisinin sayfalarında tanışmıştım. Ankara’da geçen çocukluğumun dünyaya açılan parlak kapılarından biriydi Milliyet Çocuk dergisi. Ülkü Tamer’den Tele Yunus, Umur Bugay’dan Kirpi Çocuk, Mıstık’ın çizgi dizisi Uzay Çocukları, Emin Özdemir’den Sözcükler Dünyası, Sulhi Dölek’ten Muzaffer İzgü’ye ustalardan öyküler, her sayıda bir çizgi romanın tamamı.

Ama Pıtırcık’ın yeri ayrıydı. Dergiyi elime alır almaz, sayfaları iştahla çevirir, Sempé’nin desenlerini görene kadar hız kesmezdim. Orta sınıfın korkularla büyütülen tedirgin evlatlarından biri olarak, okulun bahçesindeki polislerin ürkütücü kasklarına bakar, yakındaki lisenin bahçesinden gelen çatışma seslerinin, slogan atan ağabeylerimizin ve ablalarımızın haykırışları eşliğinde kendimi Pıtırcık’ın şahane arkadaşlarından biri olarak düşünürdüm; Lüplüp, Çarpım, Gümüş,
Toraman, Sırım, Dırdır. Onlar için tek tehdit okulun gözetmeni Karagöz’dü ne de olsa. Milliyet Çocuk’u okumaya hep Pıtırcık’la başlamışımdır. –Kimse kusura bakmasın yani, sonracıma üzüldüm falan demek yok ama!–

PARİSLİ KARDEŞİMİZ
Vivet Kanetti’nin maharetli çevirisiyle Pıtırcık olarak tanıdığım Parisli kardeşimin dünyaya geliş öyküsünü yıllar sonra öğrenecektim. Şaşıracaktım. Hem de ne şaşırma! Okuldan evden sokaktan tanıdığım, bana hayatımın gülünecek yüzünü gösteren Pıtırcık ağabeyim sayılırdı, benden on yıl önce doğmuştu. Renè Goscinny’nin kaleminde, Jean-Jacques Sempé’nin fırçasında hayat bulmuş, sonra da kardeşim olmuştu.

Çocukluk böyle bir şeydi işte. Ankara’nın havası kirliydi, okula giderken ağzımızı bir mendille kapatmamız gerekiyordu, tüpgaz ve yağ kuyruklarında beklerken üşümemek için türlü oyunlar bulmalıydık, o kışı çıkaracak kadar kömür depolayamamıştık, Milliyet Çocuk almak için Küçükesat Pazarı’nda fazladan mesai
yapmam gerekiyordu ve bilmediğim bir şehrin tanımadığım dünyasında yaşayan Pıtırcık sayesinde bütün bunlara gülebiliyordum.

Derken kararımı verdim. Ben de benzer hikâyeler yazacaktım. Üstelik sıra arkadaşım Levent Gönenç, ustaların takdirini kazanan, daha o yaşlarda dergilerde gazetelerde karikatürleri yayımlanan özel bir yetenekti. Goscinny- Sempé ortaklığının bir benzerini yaratabileceğimize inanıyorduk. Bizi anlatan bir karakter yaratacaktık, bunu uzun uzun konuştuğumuzu, hatta bir iki deneme yaptığımızı hatırlıyorum. Notlar, hikâyecikler, desenler… “Ben yazsaydım,” demektense “Ben yazıyorum,” diyecek olmanın hayaliyle paylaşılan heyecanlar… Elbette öyle bir karakter hiç doğmadı. (İşin kötüsü, bu yazıyı yazmadan Levent’le konuştum,
ikimizde de not, desen, hiçbir şey yok!)

PITIRCIK OLDUM BEN!
Yine de pes etmedik. Özgün karakterimizi yaratamamıştık ama okuduğumuz Pıtırcık hikâyelerinden hareketle başka bir şey yaptık: minik bir oyun! Oyunumuz ilkokul mezuniyet töreninde görücüye çıktı. Ben Pıtırcık rolündeydim, Levent ise Çarpım –o tarihlerde gözlüklü tek arkadaşımız oydu, üstelik itiraf etmeliyim, gerçekten de öğretmenin kuzusuydu. Bu fikir Pıtırcık tutkunu sınıf arkadaşlarımızın da hoşuna gitmişti. Lüplüp, Çarpım, Gümüş, Toraman, Sırım, Tıngır, hepsi
Ankara’daki bir devlet ilkokulunun aynı zamanda beden eğitimi derslerinde kullandığı orta avlusunda sahnedeydi işte. Bir şekilde başarmıştık. Hem ayrıca, Goscinny’nin sözleriyle de olsa, müdürümüzle ve halden anlamayan bazı öğretmenlerle de dalgamızı geçmiştik.

O mezuniyet töreninden siyahbeyaz birkaç fotoğraf var elimde, kötü çekilmiş, titrek. Hepsi bu.

Pıtırcık’la ilişkim hiç bitmedi, hâlâ arada bir açar, bir hikâyecik okuyuveririm. Parisli kardeşim, bana yine bu dünyanın anlamlı kahkahalarından birini hediye eder. Yaşlanmayan ikizimi hiç okumamış olanlara da üzüntüyle bakarım. Ne yani, yalan mı, iyi valla…

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz