İyi Kitap

Narin ve kırılgan

İnci ÖZGÜR

En genç (ve hadi ne yalan söylemeli, çocuk) yazarımız İnci Özgür, ilk yazısında Pürnur Soğangöz’ün Narin adlı romanı ile Mucize Özünal’ın Gece Sevgilisi adlı öykü kitabını ele aldı. Ortaya gerçekten keyifli bir yazı çıktı.

Bu yaz tatilinde öncekilerden çok farklı bir şey yaptım: Kitap okudum. Hayır, tatil kitabımı değil, roman, öykü ve çocuklar için yazılmış biyografi kitapları… Okul açıldığından bu yana sınıfta öğretmenime ve arkadaşlarıma hiç susmadan okuduğum kitapları anlatıyorum. Biraz abarttım galiba. Geçen gün Türkçe öğretmenim
bana, arkadaşlarıma anlatmak yerine, okuduğum kitaplar hakkında yazı yazmamı önerdi, ben de kabul ettim ve ilk yazımı yazdım. Öğretmenim biraz düzeltti ve yazdıklarımı İyi Kitap’a göndereceğini söyledi. Derginin editörleri yazımı beğenmişler. Böylece yazarlık serüvenim başladı. Size e-mail adresimi yazıyorum, belki siz de bana yazmak istersiniz.

Bunları anlatacağım derken kendimi tanıtmayı unuttum, adım İnci Özgür. (Annem bana “Özgür İnci” demeyi çok seviyor.) 7. sınıfa gidiyorum, büyüyünce ne olmak istediğimi pek bilmiyorum. Daha doğrusu istediğim şeyi olabilmek için girmem gereken sınavları düşündükçe bir şey olasım gelmiyor. Bu konuyu yeri gelince yeniden dile getireceğimi bilerek, şimdi son günlerde vitrinlerde gördüğüm ve beni çok heyecanlandıran kitaplardan söz etmek istiyorum biraz. Yetişkinler için klasiklerin çizgi romanlarını yapıyorlar ya, onları çok kıskanıyorum. Ben bu yaz, Küçük Prens’i okudum. Çizgilerini biraz ürkütücü bulmuştum ama yine de çok güzeldi.

NEREDE O ESKİ GÜNLER
Çizgilerden söz etmeye başlamışken aklıma Narin geldi. Narin, okullar tatil olunca minyatür dersi almaya başlayan küçük bir kızın adı. (Bugünlerde ikinci kez Narin adıyla karşılaşıyorum, ama diğeri ablamın arkadaşının kedisi) Dedesiyle İstanbul’un bilinmeyen yerlerine gitmekten, oralarda kaybolmaktan ve her seferinde dönüş yolunu bulup bütün bunlar olurken yeni şeyler öğrenmekten, yeni yerler görmekten çok hoşlanan Narin, dedesi ölünce ondan öğrendiği pek çok şeyi minyatür derslerinde uygulamaya başlar. Minyatür sabır isteyen bir uğraştır. Narin zaman zaman sabırsızlık etse de çok uyumlu ve başarılı bir öğrencidir.
Onu her şey konusunda uyaran hocası Güven Usta, Narin’in gelecekte büyük bir sanatçı olacağını sezmiştir. Hikâyenin burasında sonunu çok merak edeceğiniz bir şey oluyor. Narin derse yetişmek için koşarken Baston Nakkaş’la karşılaşıyor ve birden her şey tuhaflaşıyor.

Kitabın devamı en az başı kadar ilginç, dahası çok sürükleyici, insanın  elinden hiç bırakası gelmiyor, ama keşke resimleri renkli olsaymış, Narin’in kuşu, komşularının kedisi Filinta ve özellikle de Narin’in yaptığı minyatürleri renkleriyle görebilseymişiz ve çizimler biraz fazla olsaymış ne kadar güzel olurdu.

Keşke benim dedem de Narin’inki gibi elimden tutup beni sokak sokak gezdirse, bizim sokakta eskiden ne vardı, Eminönü nasıl bir yerdi, şimdi koca koca
apartmanların olduğu Erenköy gerçekten köy müydü, anlatsa… Dedem, hep “nerede o eski günler!” diyor, “Dede gel bakalım yeni yerler yapmışlar, çok güzel olmuş?” dediğimde de, “Aman istemem, her şey bozuldu,” diye söylenip duruyor.

Narin’in başından geçenleri okurken en çok da dedesiyle gezmelerini kıskandım. Bir de dedesinin Narin’e anlattığı ahenk öyküsü. Hayatta mutlu olmanın çok basit bir kuralından söz ediyor dedesi Narin’e: “Düşündüğün ile yaptığın aynı olsun.” Devamını anlatmayacağım; oynadıkları oyun o kadar  güzel ki…

Narin’i dedeme okutmanın bir yolunu bulsam…

İSTANBUL’DAN UZAKLARA…
Bazı akşamlar, annem haber bültenini seyretmeme izin vermiyor, o zaman haberlerde kötü bir şeylerin anlatıldığını, savaşlardan ve ölümlerden bahsedildiğini anlıyorum. Gazete haberlerinde, internette okuyorum, sokakta insanlar konuşurken duyuyorum. Türkiye’de her gün pek çok insan ölüyor. Bunların büyük bir bölümünün Güneydoğu’da olduğunu, zaman zaman çok şiddetli çatışmalar yaşandığını da biliyorum. Ama bütün bunların neden olduğunu anlayamıyorum, anneme ya da babama insanlar birbirlerini neden öldürür ki, insan için hayattan daha değerli ne olabilir ki diye sorduğumda, birbirlerine bakıp yanıt veremiyorlar. Bu durumda annem ortadan kayboluyor, babam da ağzında bir şeyler geveliyor. Her seferinde ortada büyük bir haksızlık olduğunu, gencecik insanların öldüğünü ve kendisinin buna çok üzüldüğünü söylüyor. Ben de çok üzülüyorum ama ‘neden’ soruma kimseden yanıt alamıyorum. Öğretmenlerime de soruyorum, onlar bazen kızıyorlar, sana ne bunlardan, sen daha çocuksun diyorlar. Çocuk olduğumu biliyorum, çocuk olmam insanların ölmesine katlanamamam için yeter de artar bile. Gece Sevgilisi adlı bir öykü kitabından birkaç öykü okudum. İşte benim anlamaya çalıştığım şeyleri anlatıyor bu kitap. Orada neler oluyor, insanlar neden ölüyor. Okuduklarım beni çok etkiledi, gece dağ başında yapayalnız bırakılmış, sonra da ateşe tutulmuş olarak gördüm rüyamda kendimi.

HAYAT BÖYLE BİR ŞEY
Kitabı bitiremedim, yavaş yavaş okuyorum, biraz ağır geliyor. Ağır olan kitap değil, yazarın anlattıkları. İnsanlar ne kadar acı çekiyormuş. “Amber Tesbih” adını taşıyan öykü bir çavuşun günlüğü gibi yazılmış. Belki de gerçekten bir günlükten alınmıştır. Kendimi oradaki insanların yerine koymaya çalışıyorum her öyküden sonra, çok zor. Hep ölüm, hep acı var… İnsan buna nasıl dayanır. Neyse ki kitabın ikinci bölümünde içinde ölüm olmayan öyküler de var. Bu kez de çok yoksul insanları anlatıyor yazar. Bu bölümdeki öyküleri okurken özellikle konuşmalar yüzünden epeyce güldüm. “Gastelere Basılacak Sevda” çok eğlenceli… Evin içinde “Eh parim veresin, bir tasçık su içeyim, içerim yanmıştır!” diye diye dolaşıyorum. Annem de ne yapacağını pek bilemiyor, dün ağlıyordum bugün gülüyorum. Niye diye soranlara okuduğum kitap yüzünden diyorum, sonra anlıyorum hayat böyle bir şey: bir ağlıyorsun bir gülüyorsun.

Anneme ve babama haberleri izlemek istediğimi söyleyeceğim, ben de gerçekleri öğrenecek kadar büyüdüm artık.

Narin
Pürnur Soğangöz
Resimleyen: M. Delioğlu
Can Çocuk / 152 sayfa

Gece Sevgilisi
Mucize Özünal
Tudem Yayınları
109 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz