İyi Kitap

Eylül, yeniden ya da hep

Eylül, yeniden ya da hep

Sevengül SÖNMEZ

Sevengül Sönmez edebiyat tarihimizde ilk psikolojik roman olarak anılan Eylül’ü inceledi bu ay. Ocak ayında Türk edebiyatının derin ve güzel sularına dalmaya devam edecek…

Edebiyat tarihimizde ilk psikolojik roman olarak anılan Eylül, Mehmed Rauf’un kitap halinde yayımlanan ilk romanı olduğu gibi, kendisine en çok şöhret kazandıran eseridir. Eylül, yasak aşkı anlatan dönem romanlarından biri olsa da, başta Aşk-ı Memnu olmak üzere aynı temayı işleyen romanlardan oldukça farklıdır. Halit Ziya’nın Eylül hakkındaki yazısında belirttiği gibi romanda sadece kösnül bir aşk değil, ‘samimi’ bir ilişki anlatılmakta, aşkın doğuşu, gelişimi ve tarafların ruhunda açtığı yaralar içtenlikle ortaya konmaktadır. Yazar âşıkları buluşturmayarak bu aşkı sürekli saf tutmaya çalışır. Mehmed Rauf, Fransız romanından öykünerek kendine konu edindiği yasak aşkı, kahramanlarına yaşatamayan, hatta sonunda onları cezalandıran bir yazar olarak, gerçekçi – romantik ve gerçek dışı çizgide ilerleyen bir roman örgüsü kurar.

Romandaki asıl olay, Suat’la Necip’in birbirine âşık olmasıdır, ancak öncesinde yaşananları bu aşkın hazırlayıcısı olarak görmek mümkündür. Suat ve Süreyya beş yıldır evli, dışarıdan bakıldığında mutlu görünen ancak içlerinde huzursuzluk yaşayan bir çifttir. Üstelik Süreyya çok istediği halde bir türlü babasının köşkünden ayrılıp deniz kenarında yaşayamaz, buna parası yetmemekte, parası olmadığı için babasından isteyememektedir. Suat kocasının bu isteğini babasından temin ettiği parayla yerine getirir. Boğaz’da bir yalıya taşınırlar. Evli çift burada yalnız değildir, Süreyya’nın akrabalarından Necip onları sık sık ziyaret etmekte, yalıya geldiğinde burada huzur bularak günlerce kalmaktadır.

Süreyya kısa zaman sonra evde oturmaktan sıkılıp sandalla dolaşmaya, balık tutmaya başlayınca, bunlar için fazla hassas olan Suat, yalıda da yalnız kalır. Yalnızlığı bu kez köşkteki kadar kesif değildir, çünkü Necip onunla kimsenin ilgilenmediği kadar ilgilidir. Birlikte müzik dinlerler, kitap okurlar, yürüyüşe çıkarlar. Suat için hayatının eksiği tamamlanmış, Necip onun ruhunun inceliklerini kavramış, onu ilgisi ve beğenisiyle çok mutlu etmiştir. Beyoğlu eğlencelerinden sıkılmış, dingin ve huzurlu bir hayat arayan Necip için bu yalı başlangıçta büyük bir mutluluk kaynağı olmuş, aradığı kadının Suat olduğunu anladıktan sonraysa kıskançlık, huzursuzluk, hasret ve bekleyiş yeri haline gelmiştir.

Romanın en başarılı bölümleri Suat ve Necip’in birbirlerine âşık olduklarını anlamalarıdır. Küçük hareketlerden çıkan kıskançlıklar, bir bakış, bir an… Necip Suat’a âşık olduğunu onu kıskandığını fark edince kendine itiraf eder, Suat ise Necip hastalandığında başucunda kaybettiği eldivenini görünce Necip’in kendisine âşık olduğunu anlayacaktır.

Suat ile Necip arasında bir şey olacağını sezen okur için romanın büyük bir bölümü gerilimli ve meraklı bir bekleyişle geçer. Aşkın ortaya çıkışı, okurun gerilimini ve bekleyişini azaltır; ama tam burada, yukarıda da söylediğim gibi, roman, ivmesini kaybeder. Birbirlerini dokunmadan, sadece ruhlarıyla seveceklerine söz veren âşıklar için yazın güzel günleri geride kalmış, artık eylül gelmiştir.

Mehmet Rauf, doğayı ve roman kahramanlarının doğayla kurdukları bağı roman boyunca çok sıkı dokur.  Köşkten yalıya geçiş, denize, güneşe, sessizliğe kavuşan Süreyya ve Suat’a kısa süreli bir mutluluk verir. Boğaz’ın güzellikleri, mehtap ve ağaçlar, kahramanların ruhlarında olup bitenlere eşlik eder. Mehmed Rauf gerek kahramanların doğayla kurduğu ilişkide, gerek olayların anlatımında doğaya yüklediği anlamda, romantizmin derin izlerini taşır. Dökülen her yaprak onların
güzel günlerinin sonu, aşklarının bitişi, dahası özgürlüklerinin yitirilişi anlamına gelir, Suat ve kocası istemeseler de köşke geri dönerler. Araya giren uzaklık Suat’ın Necip’ten soğumasına da yol açar.

Bir bahar akşamı başlayan roman, kışın başında sona erer, baharda pek çok şeye açık yürekleriyle farkında olmadan birbirine koşan Suat ve Necip kış başında, birbirlerini unutmayacaklarına söz vererek ayrılırlar ve roman burada biter. Ancak Mehmed Rauf bu sonla yetinmez ve romana gerçek anlamda yapay bir son ekler: Yangın. Köşkte yangın çıkar ve Suat evden çıkamaz, Necip içeri atılır. Aşkın yangınında birlikte yok olup giderler.

Basit olay örgüsü, olayların sıralanışındaki yalınkatlık, romanın bütününe yayılan hareketsizlik (olaysızlık) ve kişi sayısının azlığı yazarın psikolojik çözümlemeler yapmasına olanak vermiş, romanda derinlik kahramanların içine genişlemiş, bütün bunlar Eylül’e psikolojik roman özelliği katmıştır.

Pek çok açıdan olgunluğa ulaşmamış, çok basit neden–sonuç ilişkilerinin bile görmezden gelindiği, kahramanları bu denli derinleştirilirken onların dış dünyadaki ilişkilerine çok az yer verilen, bu nedenle kahramanlarının çelişkilerini ya da hayat karşısındaki hallerini bir türlü tam anlayamadığımız Eylül, Türk edebiyatının şüphesiz ki en iyi aşk romanı değildir, ama en çok okunanlardan biridir.

Eylül
Mehmet Rauf
Artemis Yayınları
402 sayfa

Eylül
Mehmet Rauf
Özgür Yayınları
313 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz