İyi Kitap

Gördüm baykuş ile panterin bir böreği bölüştüğünü

Gördüm baykuş ile panterin bir böreği bölüştüğünü

Murat MENTEŞ

Her yazarın, hatta sıkı okurun ben yazsaydım dediği bir kitap yok mudur? İyi Kitap sordu; ‘Korkma Ben Varım’ ve ‘Dublörün Dilemması’ kitaplarıyla okuyana sözcüklerin gücünü yeniden hatırlatan tartışmacı yazar Murat Menteş, ‘Ben yazsaydım’ dediği çocuk kitabını anlattı…

“Çocukluktan çıktığımızı zannetmek aslında çocukçadır”
Attilâ İlhan [1925-2005]

Çocukluğumda okuduğum kitapların istisnasız hepsini sevdim. Bu çok garip. Şu anda ilkokul üçüncü sınıfta okuyan ikiz oğullarımın da hiçbir kitaptan şikayetçi olmadıklarını görüyorum. Belki de çocukluk, okurluğun altın çağıdır? Gerçi bu yaşımda da, okuduğum kitapların her birinde mutlaka ilgiye değer bir yön buluyorum. Kitap, özü itibariyle güzel.

Nasip olur da torunlarımla tanışma, konuşma imkanı bulacak kadar yaşarsam, onlardan biriyle aramda şöyle bir diyalog geçeceğini tahayyül ediyorum: “Al bakalım evlat, bu kitabı seveceğinden eminim.”

“Pal So-ka-ğı Ço-cuk-la-rı. Dede, bu kitabı okuduğunda sen küçük bir çocuk muydun?”

“Ben hâlâ o küçük çocuğum evlat.” Çocukluğumda, kitapları birer mucize mekanizması gibi algılıyordum. Kağıdın üzerinde sıralanmış küçücük lekeleri takip ediyorsun ve gözünün önünde bambaşka dünyalar beliriyor: 80 Günde Devrialem, Denizler Altında Yirmibin Fersah, Tom Sawyer, Esrarlı Ada, Küçük Prens, Çocuk Kalbi, Guliver’in Seyahatleri, Keloğlan, Dede Korkut Masalları, Nasrettin Hoca, Andersen Masalları, Grimm Masalları…

Çocukken, iştahı yerinde bir okurdum. Bir kitabı defalarca okumaktan sıkılmazdım. Türkçe ders kitabındaki okuma parçalarını ve şiirleri ezberlerdim. O çağlarda, kitap yazmak gibi olağanüstü bir işe girişebileceğimi hayal bile edemezdim. Fakat okuduğum çizgi romanlara bakarak, çizerlik mertebesine ulaşabilmeyi dilerdim. Tay Yayınları’nın Mandrake, Örümcek Adam, Kızılmaske gibi çizgi romanları beni tam anlamıyla büyülüyordu.

Düşünüyorum da… galiba çocuklukta okunan kitaplar asla unutulmuyor. Hafızamızın gittikçe derinleşen, bulanan sularında o kitaplar hep kıyıya yakın bölgelerde yüzüyor.

Sadede geleyim. Sanırım, Alice Harikalar Diyarında’yı yazmış olmak isterdim. Tamamiyle farklı bir dünya kurma fikri, belki de ancak çocukluğun sağladığı güvence sayesinde gerçekleşme imkanına kavuşuyor. Elbette bilimkurgu, fantastik edebiyat gibi türler var. Fakat yetişkin zihnindeki koridorlara bir hikâyeyi sığdırabilmek için çok fazla törpü, testere, makas vs. kullanmak gerekiyor. İmkansızı hikâyeleştirmede çocuklarla çok daha verimli bir işbirliği yapılabiliyor.

Çocuğun zihninde kurmaca ile gerçek, fantastik ile gerçekçi olan arasındaki sınırlar esnek ve belirsiz. Masalsı unsurları doğal karşılayan çocuk, gerçekçi anlatımda da mucizevi bir yön buluyor.

Alice Harikalar Diyarında’yı ilkin 1982’de okumuş olmalıyım. Doğrusu, o dönemde favorilerimden biri değildi. Tuhaf ama Monte Cristo Kontu Edmond Dantes’i kendime Alice’den daha yakın buluyordum. Alice’in maceraları, her çocuğun başına gelebilecek türdendi! Monte Cristo Kontu ise yetişkinlerin muazzam dünyasında yaşıyordu…

Yazarlığa heves ettiğim ilk gençlik çağlarımda, Alice’in maceralarını tekrar okudum. Zira, bu küçük kitabın, entelektüel evrende yaygın ve çok yönlü etkiler uyandırmış olduğunu ayrımsadım. Mesela, Enis Batur’un ilginç kitabı Kediler Krallara Bakabilir, adını, Alice Harikalar Diyarında’dan alıyordu. Beyaz tavşanı takip etmek, felsefi bir metafor olarak büyük önem taşıyordu. Jefferson Airplane’in harika şarkısı White Rabbit, Alice hakkındaydı… Diyeceğim, artık çocuk olmadığım halde, kitabın bana doğrudan, sıcak ve sarsıcı bir şekilde hitap ettiğini hayretle gördüm. Alice Harikalar Diyarı’nda hayatın, insanın, dünyanın özüne temas eden büyük bir sanat eseri.

Bütün o karakterler… Beyaz Tavşan, iskambil kartlarından askerler, nargile içen tırtıl, kurbağa ve balıktan oluşan uşak çifti, Şapkacı ve Mart Tavşanı, sırıtan Cheshire kedi, çirkin düşes… O muntazam curcuna… gözyaşlarının havuza dönüşmesi, yiyeceklerin Alice’i devleştirip enikonu küçültmesi, çay saatinin sonsuza dek sürmesi, kriketin flamingo ve kirpi kullanılarak oynanması, ayakkabının mezgitle boyanması, Kral’ın anlamsızlığa şükretmesi, Kraliçe’nin her adımda idam emirleri yağdırması, gövdesiz kelleyi kesme tartışması… Sahte Kaplumbağanın deyimiyle bu ‘olağanüstü saçmalık’lar nasıl oluyor da milyonlarca insanın zihninde, gönlünde böyle güçlü bir hakikat rüzgarı estiriyor?

Aslında bir matematikçi, mantıkçı ve din adamı olan Lewis Carrol’ın [Charles Lutwidge Dodgson, 1832- 1898] sezgileri ya da muhayyilesi, nasıl oluyor da 140 yıldır handiyse tüm insanlık tarafından okeylenen bir başyapıt ortaya koyuyor?

Velhasıl Alice Harikalar Diyarında’yı, yazmış olmak da, en az okumuş olmak kadar neşelendirirdi bendenizi.

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz