İyi Kitap

Yılan kraliçenin öfkesi

Yılan kraliçenin öfkesi

Miyase Sertbarut, Yılan Kale’de efsanevi yılan kadın Şahmeran’ın hüzünlü öyküsünü dillendirerek, yılanların kraliçesinin ölüme gitmeden önce yerin yedi kat dibine saçtığı yumurtalarla, insanoğlunun kendi kötülüğüne rağmen yaşamı nasıl dirilttiğini anlatıyor. Kitaptan tadımlık satırlar…

Nöbetçi yılan, altın tahtında oturan kraliçenin karşısına geldiğinde yarım metre kadar doğruldu. Altının parlaklığı, genç kraliçenin nemli gövdesine, oradan da gözlerine akmış gibiydi. Nöbetçi yılan daha fazla bakamadı bu ışıltıya, başını eğdi ve mağara taşlarına bakarak konuştu:

– Efendim! Yine gelmişler!

Kraliçenin siyah pırıltılar saçan gözlerinde küçük bir kaygı dolaştı. Bu kaygının büyümesini önlemek istercesine kollarını göğsünde birleştirdi. Sesine bir serinlik ekledi. Nöbetçiye bir şey belli etmek istemiyordu.

– Kalabalık mı? Kaç kişiler?

Tüm yılanlar gibi bu nöbetçi yılan da kraliçeye aşk ölçüsünde derin bir tutkuyla bağlıydı. Tüm âşıklar gibi efendisinin en küçük hareketinden anlamlar çıkartabilen bir kölenin dikkatiyle kraliçenin sesindeki serinliğin sahteliğini anlamıştı. Onun kaygısına, hüznüne dayanamazdı.

– Üzülmeyin efendim. Yalnızca iki kişi, üstelik biri çocuk. Kraliçe şaşırdı.
– Çocuk mu?
– Evet on iki on üç yaşlarında bir çocuk ve elli yaşlarında bir adam. Sanırım akrabalar. Kraliçe gülümsedi.
– Çocuğu korkutmayın. Nöbetçi yılan, kraliçenin çocuklara olan sevgisini anlayabiliyordu. Her dişi gibi annelik içgüdüsü vardı ve saklamıyordu bunu.
– Ya adam?
– Önce sabırla bekleyin, biz yılanların en önemli gücü budur nöbetçi, unutma. Öfkeni tut, dizgin düşmanın elinde olmamalı, dizginler senin elinde, çünkü öfkenin sahibi sensin. Bizim için tehlikeli olmaya başlayınca üstüne gidebilirsiniz. Kötülük için geldiyse aynısı ile hatta daha fazlasıyla karşılık verilsin. Öyle bir korku yaşatın ki, bir daha uğramasın topraklarımıza.

Bu konuşma Yılankale’nin metrelerce altında karanlığın ve serinliğin egemen olduğu, tarihi kalıntıların katmerleştiği bir düzlemde geçiyordu. Nöbetçi yılanın konuştuğu kraliçe, yüzyıllar önce ihanete uğrayarak öldürülen Şahmeran’dan bir parçaydı. Kimselerin bilmediği, taşların gizlediği, yer altı sularının sakladığı, ayrık otlarının ilmek ilmek kapladığı toprağın binlerce sırlarından biriydi. Bu kraliçe, Şahmeran’ın kızıydı.

Çukurova’da yaşayan bütün halkların çok iyi bildiği gibi Tarsus Kralı’nın iyileşmesi için Şahmeran’ın canına kıyılmıştı. Ama ne efsanelerde ne hikâyelerde yer alan ve insanoğlunun bilmediği bir gerçek vardı: Şahmeran’ın yakalanmadan önce yer altında bıraktığı yumurta.

Yılanlar ondan geriye kalan tek şey olan bu hatıraya gözleri gibi baktılar. Sıcaktan, soğuktan, düşen taşlardan, yer altı kartallarından, altın arayan definecilerden, kazı yapan arkeologlardan, yolunu şaşıran gezginlerden korudular.

Zamanı gelince yumurta ince ince çatlamaya başladı. Tüm yılanlar nefes almadan izliyordu olup biteni. Alacalı iri yumurtadan yavrunun başı çıkmaya başladığında kıpırtısız kaldılar, yüzünü gördüklerinde hepsi birden rahatlayarak soluk aldılar. Bu ıslıklı, biraz çıngıraklı, derin ses, yakın köylerden bile duyuldu. İnsanlar fırtına çıkacak zannetti, köpekler bilinmeyen bir düşman yaklaşmış gibi uludu.

Yumurtadan çıkan yavru, Şahmeran’ın aynısıydı. Yeraltından bir daha dönmeyen ve başına ne geldiğini bilmedikleri kraliçelerinin kopyası. Belden aşağısı kendileri gibi, belden yukarısı güzel bir kız, Şahmeran’ın kızı.

Tüm yılan soyu bu kutlu doğuşu taçlandırmak için üç gün üç gece şenlik yaptı. Bilge yılanlar, yumurtadan yeni çıkmış bebeğin kulağına fısıldadı: “Sen artık bizim Şahmeranımızsın!” Genç yılanlar görkemli danslarının sonunda bir ağızdan haykırdılar. “Şahmeran yeniden doğdu! Kutlu olsun!”

Köylüler topraktaki, taştaki, ağaçlardaki kıpırtının ve ince çığlıkların ne olduğunu anlayamadı. Bazıları dünyanın sonu mu geliyor diye düşündü, bazıları deprem olacak galiba diye yorumladı. Ama yer altında yeni kraliçenin onuruna bir eğlence yapılabileceği kimsenin aklına gelmedi. İyi ki de gelmedi. Eğer insanoğlu dünyaya yeni bir Şahmeran geldiğini öğrenseydi tarih yeniden yaşanabilirdi. Uğursuz bir ağız, onun etinin şifalı olduğunu ve ölümsüzlük vereceği söylentisini sağa sola yayardı. Birileri de ne yapıp edip Şahmeran’ın kızını bulur ve şifa palavrası uğruna öldürürdü. Yılanlar da eski kraliçelerinin insanoğlu tarafından öldürüldüğünü bilseydi tüm insanları silebilirlerdi yeryüzünden.

Yılankale
Miyase Sertbarut
Tudem Yayınları
128 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz