İyi Kitap

Bonbon ve kar bacaklar

Özlem N. YILMAZ

Yılın bu son gününde teneffüs zili, iyi bir haber müjdeler gibi çaldı. Çocuklar, rengârenk yuvarlak bonbon şekerleri gibi saçıldılar bahçenin her yanına. Oyun, sihirli bir kapı gibi açılıp hareketli şekerleri içine aldı. Bahçe, güzelce paketlenmiş koca bir şeker kutusunu andırıyordu. Eksik olan tek şey, bilinmeyen bir soluğun gökyüzünden üfüreceği beyaz kristallerdi. Hepsinin tek bir dileği vardı: karın yağması.

Şimdi bahçede oynarken ne de mutlu görünüyorlar.

Şu kıza bakın, hani şu saçları rastalı, siyah, kakaolu şekere benzeyene. Adı Lidya. Uzak ve sıcak bir ülkeden gelmiş buraya ailesiyle. Geldikleri yerde yiyecek ekmek ve içecek su bulmak çok zormuş. Tüm gün elinden düşürmediği kuru ekmeği kemirirken mutlu görünüyor. En sevdiği oyun tiren oyunu. Sınıfından kızlarla art arda dizilip deli danalar gibi bahçede dört dönüyorlar. Koca bir lokomotif gibi çufçuflayarak arkasındaki sıska vagonları uçuruyor. Saçları, kara dumanlar gibi salınıyor tepesinde. Kızlar önceleri bu
garip saçlı, iri yarı, tuhaf konuşan arkadaşlarını yanlarına yaklaştırmamışlardı. Uzaktan, kafesteki yabani bir aslana bakar gibi bakmışlardı uzun süre. Sonra eline aldığı uzun çubuğu kafese doğru uzatır gibi kıza yaklaşıp parmaklarıyla dürtüklemişlerdi sırayla. Isırmadığını, korkunç sesler çıkarmadığını görünce onu oyunlarına almaya başlamışlardı. Sonra nasıl olduysa lokomotifliğe kadar terfi etmişti Lidya.

Lidya’nın kuşağına sıkı sıkı yapışan şu kız var ya; adı Meryem. Vanilyalı bonbon gibi sarı ve soluk. Cansız saçları küçük, kansız yüzüne dağılmış soluk mısır püskülü renginde. Bodrum katındaki evlerinde, karanlıkta büyüyüveren bir mantar gibi birdenbire, güneş almadan büyümüş gibi duruyor. Annesi temizlik işi yapmaya gittiğinde Meryem evde yalnız kalıyor. Annesi sıkı sıkı tembihliyor her seferinde. “Kapıyı kimseye açma, zile basarlarsa sesini çıkarma sakın,” diyor. Babası, Meryem daha bebekken bir kazada ölmüş. Annesi köye dönmek istemediğini söylüyor konuşurken. “Ben köy yerinde yapamam abla, kendi ayakları üzerinde duran, köye sığamaz artık,” diyor Ayla Hanım’a. Ayla Hanım muhasebeci, üst komşuları, tek başına yaşıyor, kocasından boşanmış. Oğlu Orkun başka bir şehirde üniversitede okuyor.

Tatillerde gelince görüyor Meryem Orkun abisini. Çikolata, şeker getiriyor her seferinde, çok seviyor onu, kendi abisiymiş gibi seviyor. Meryem, yılbaşı tatili için gelen Orkun abisinden ilk yılbaşı hediyesini alıyor; bir kitap. Orkun abisi kitapları ve kitap okumayı çok seviyor. Odasında kocaman bir kütüphanesi var. “Bir insana dünyaları alamazsın ama içinde dünyalar olan bir kitap alabilirsin. Büyüdüğünde sana daha güzel kitaplar hediye edeceğim,” diyor küçük kızın yanağını okşayarak.

Haftada bir gün temizlik yapması için annesine anahtarı bırakıyor Ayla Hanım. Annesiyle birlikte Meryem de gidiyor. Üst kat ışıklı, sıcak, kendi evleri gibi küf kokmuyor. Annesi temizlik yaparken Meryem de ödevlerini yapıyor salondaki büyük yemek masasında. Ama daha çok Yumak’la oynuyor. Yumak, Ayla Hanım’ın kedisi. O evin kendi evleri olduğunu hayal ediyor. Annesi kendi evlerini temizliyor, Meryem kendi evlerinin salonunda ders çalışıyor, kendi kedisiyle oynuyor. Sanki babası hiç ölmemiş, birazdan çıkıp gelecek.

Meryem’in arkasındaki kız Dilara. Koyu karamelli bonbon. Tepesinde özensizce bağlanmış saçı horoz ibiği gibi dalgalanıyor koştukça. Dilara üç kardeşi, anne ve babasıyla birlikte kilisenin bulunduğu sokaktaki eski ahşap evde yaşıyor. Annesi sokağın başında çiçek satıyor. Ağzından düşmeyen sigarasını tüttürürken güllerin dış yapraklarını koparıyor. Örselenmiş dış yapraklar koparılınca güller daha güzel ve taze görünüyor. Keşke insan da yaşlandıkça böyle bir iki yaprağını koparıp gençleşiverse, diye düşünüyor Dilara. Güller bu haliyle saçları taranmış güzel birer kadına benziyorlar. Dilara çok seviyor gül yapraklarını. Annesinin teneke kutunun içinde biriktirdiği yaprakları avuçlayıp yanağına götürüyor. Bu yapraklardan oluşan bir yatağın üzerinde yattığını hayal ediyor. Gül yaprakları, şefkatli eller gibi okşuyorlar yanağını. Annesinin nasırlı, kemikli elleri öyle okşamıyor Dilara’yı; okşamaya zaman bulamıyor.

Dilara’ya ve diğer iki küçük kardeşine ablaları Nevra bakıyor. Yemek yapıyor, yemeklerini yediriyor, ödevleriyle ilgileniyor. Annesinin yemeğini de sefertasına koyup sokağın başına götürüyor. Küçük, sorumluluk sahibi bir çocuk anne gibi. Parmakları yumuşacık gül yapraklarına benziyor. Yanakları pembe güller gibi. Babaları sokak çalgıcılığı yapıyor. Ters çevirdiği şapkasının içi bozuk paralarla doluyor şehrin en kalabalık caddesinde. Bir keresinde Nevra’yla Dilara’yı da götürmüştü yanında. Darbuka çalıp, “Ade oynayın, oynayınca daa çok para atarlar,” demişti kızlara. Kızlar utanıp korkmuşlar, oynamamışlardı. “Bir daa gelmeyecez,” demişti Nevra Dilara’ya sarılarak, kafa tutar gibi. Eve dönmüşler, bir daha da gitmemişlerdi. Babaları, şapkanın içine dolan paraları meyhanede harcayıp geliyordu. Yetmeyince sokağın başına gidiyordu. Karısıyla gürültülü bir kavga başlıyordu aralarında. “Serseri,” diyordu kadın, “çocukların nafakasını götürüp içkiye yatıran it. Defol gözüm görmesin.” Kızlar utanıyorlardı komşulardan onlar kavga edince. Nevra, kardeşlerine sarılıp daha çok öpüyordu.

Dilara’nın arkasından çekiştiren şu kız var ya, hani limonlu bonbona benzeyen. Onun adı Halime. Halime aylarca sınıfta hiç konuşmadı. Merve öğretmenin tüm çabalarına rağmen ağzından tek kelime çıkmadı. En arka sıraya oturttu sonunda onu öğretmen. Konuşkan, derse katılan bir öğrenciyi aldı öne. Halime kısacık boyuyla iyice unutulup gitti arka sırada. Tek yapabildiği, öğretmenin yazdığı şeyleri aynen defterine yazmaktı. Sınıf o kadar kalabalıktı ki, her sırada üçer kişi oturuyorlardı. Öğretmen Halime’yi tekrar hatırladığında, çocuğu rehber öğretmene gönderdi. Bir derdi olmalı, diye düşündü. Konuşmayan bir çocuk nasıl okuyup yazacaktı ki? Halime, rehber öğretmenin odasında uzun saatler geçirdi. Günün sonunda hayli yorgun görünen rehber öğretmen, Merve öğretmene, “Bu çocuk Türkçe bilmiyor,” dedi.

Halime’nin ailesi, okullar açılmadan bir ay önce göçmüştü bu şehre. Yaşadıkları şehirde çok insan, az iş vardı. “Orada herkesin karnı doyuyormuş. Herkes ekmeğini kazanıyormuş bir şekilde,” diyordu boş ve parasız gezmekten bıkan en büyük abisi. Amcası babasına bir iş ayarlamıştı işportada. Ev tutabilecek parayı kazanana kadar amcasının evinde kalıyorlardı. İki abisi ve babası iş buldukça çalışıyorlardı. Hepsinin bir tek isteği vardı: biraz paraları olunca bir eve taşınmak. Bu karışıklıkta kimse Halime’yle ilgilenememişti. Halime’yi hatırladıklarında, o Türkçe’yi öğrenip konuşmaya başlamıştı bile.

Tiren, bahçede kavisler çizerek hızla hareket etti. Ellerle birbirine bağlanan küçük vagonlar, kara lokomotifin kaderine teslim olmuş, çekildikleri yöne gittiler çaresiz. O sırada bir el tuttu Halime’nin kuşağından. Bozuk bir lokomotif gibi sürüklenmeye başladı en arkada. Sağa sola savruldu, sıkı sıkı tuttu kuşağı ama daha fazla dayanamayıp yüzükoyun yapıştı yere. Başını kaldırıp özlemle baktı tirenin arkasından.

Düştüğü yerden güçlükle doğruldu Tuğba. Gülen ağzı, yüzüne bir ay gibi doğup zayıf suratını aydınlattı. Resimli kitaplardaki gülen çocuklara benziyordu bu haliyle. Minyatür bir robot gibi yürüdü. Ben-Tuğ-ba-be-nim-le-oy-narmı- sın-cızt-cızt! Vücudu her an düşüp parçalara ayrılacak gibi duruyordu. Bahçenin dibinde Beyaz Kelebek oynayanların yanına gitti. Yanlarına iyice sokulup onu oyunlarına almalarını bekledi. Kızların hepsi kol kola girmiş dans ediyorlardı.

“Benim adım beyaz kelebek.” Oynayanlardan birinin elinden tuttu. Ah bir alsalardı onu oyunlarına, başka ne isterdi!
“Eğleniriz biz dans ederek.” Elini tuttuğu kız hızla elini kurtarıp oynamaya devam etti. Her biri, masallardaki neşeli balolarda dans eden kabarık eteklilere benziyorlardı. Ah onu da alsalardı! Bir zıplayabilseydi şöyle. Önlüğü şişip sönseydi.
“Daldan dala hoplayarak.” Yok, almıyorlar yine oyunlarına. Can sıkıntısı küçük, karanlık bir bulut gibi çöktü tepesine. Bacaklarını açıp yere oturdu, soğuk betona.
“Papatyalar toplayarak.”

Protez bacağını çıkardı. Bacak, başsız bir bebek gibi duruyordu şimdi kucağında. Görenler oyunlarını bıraktılar. Şaşkın bakışlarını Tuğba’ya dikip baktılar. Tuğba kitaplarda, bebeğiyle oynayan küçük kızlar gibi mutlu. Kara lokomotif fren yapıp durdu. Vagonlar Tuğba’nın etrafına saçıldılar. Beyaz kelebekler uçarak kızın çevresini sardılar. Hiçbir zaman sahip olamayacakları oyuncakla oynayan kızı izlediler kıskanarak. Neden sonra soğuk bir nefes, ışıltılı kristallerini üfürdü gökyüzünden aşağıya doğru. Çocuklar başlarını göğe kaldırarak, yüzlerine değip eriyen ilk karı selamladılar çığlık çığlığa.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz