İyi Kitap

Canı sıkılan kitap

Hamdullah KÖSEOĞLU

“Odundum eğerdi beni İnsana çevirdi beni”

Öğretmen, derse başlamadan önce, “Çocuklar,” dedi, “yarın okulumuza yazarlar gelecek. Bu fırsatı iyi değerlendirmemiz gerekir. Size güveniyorum. Ona göre…”

Dersler kaynayacağı için sevindik. Hoplamaya zıplamaya başladık. Biz çalıp söylerken Gizem söz alarak: “Öğretmenim, gelecek yazarları tanıyorum,” dedi. “Daha önce kitap imzalatmıştım.”

Hepimiz Gizem’e baktık. Güzelleşti, büyüdü Gizem. Kocaman oldu. Doldurdu koca sınıfı. Hiçbirimize yer kalmadı.

Utanmıştım. Yer yarıldı, yerin dibine girdim. Oysa sınıfın en çalışkan öğrencisiydim. Üstelik de yazar olmayı düşünüyordum. Bir sürü küçük öykü denemem vardı. Bin yıl önce olanları biliyordum da kitap imzalatmak deyimini bilmiyordum.

Biz hiç yazar görmemiştik. Kitap fuarlarından da haberimiz olmazdı. Olsa da bizi götürmezlerdi. Öfkeyle öğretmenime baktım. Üzgündü öğretmenim. Gözlerini kaçırıp pencereden dışarı baktı.

Gizem’i soru yağmuruna tuttuk. Kızcağız bunaldı. Kime ne karşılık vereceğini bilemedi.

Gürültü artınca öğretmen, “Sizi anlıyorum çocuklar,” dedi. “Doğrusu ben de ne yapacağımı bilmiyorum. İlk kez bir yazarla tanışacağım. İlk kez bir yazarı yakından göreceğim…”

Dönüp Gizem’e baktı. Anladı Gizem. Neler yapıldığını, nasıl davranıldığını kısaca anlattı. “Söyleşi bitince istediğiniz bir kitabı seçip imzalatmaya götürüyorsunuz,” dedi.

Konuşmaya alışık biri olarak, “O kadar mı?” dedim.

Söz almadan konuştuğum için utanmıştım. Öğretmenin baktığını görünce, “Bağışlayın öğretmenim. Bir daha olmayacak,” dedim.

Üstünde durmadı. Sınıfa dönerek, “İyi düşünün çocuklar. Araştırın, sorun soruşturun. Anlayamadığınız bir şey olursa sorun. Yalnız gelişigüzel, söz olsun diye soru sorulmaz. Sorularınız can alıcı olmalı,” dedi.

Derse girerken bir kez de sayın yöneticimiz uyardı: “Yarın okulumuza yazarlar gelecek. Okulun girişine ve çıkışına gerekli duyuruları astık. Kitap almak isteyenler hazırlıklı gelsinler. Önünüzde birkaç günlük yılbaşı tatili var. Bu günleri iyi değerlendirin. Biliyorsunuz en iyi armağan kitaptır. Sevdiklerinize de…”

Kuş olup evlere doğru uçtuk. Ben hepsini geçtim. Soluk soluğa: “Nine, okulumuza yazarlar gelecek,” dedim.

“Onlar da kim? Ne yaparlar? Ne işe yararlar? Okuyucu, üfleyici mi yoksa?” Ninem, kutsal kitaptan başka kitap tanımıyordu. Ne desem anlamayacaktı.
“Şimdi soru hazırlamam gerekir. Yarın anlatırım ne yaptıklarını, ne işe yaradıklarını.” Öğretmenimiz, “Sorular, soranı da yansıtır,” derdi. Ben de yazar olacağıma göre, kimliğime uygun bir soru sormalıydım. Ninem, kıvrandığımı görünce, “Ay oğlum, eğer soracak bir şey bulamadıysan, ninemin yıllardır başı ağrıyor, bacakları sızlıyor, kurtuluşu ne ola, diye sor.”
“Olur mu nine?.. Adamlar sağlıkçı değil, yazar. Onlar okumakla, yazmakla ilgilenirler.” Bunalmıştım. Fırlayıp dışarı çıktım. Coşkun’a soracaktım. Aynı sokakta oturuyorduk. Ben ona çok yardım etmiştim. Bugün de benim ona işim düşmüştü.
“Coşkun, sen hiç yazar gördün mü?” dedim. “Yazarlara neler sorulur? Ne denir?” Şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. Gözlerini açıp baktı. İlk kez yardım istiyordum ondan.
“Ben bir tane gördüm,” dedi. “İnsanlar dokunmak için yarışıyorlardı. Ama o yazmıyor, söylüyordu. Türkücü mü, şarkıcı mı, işte öyle bir şey…” O gece çok uzun sürdü. Döndük durduk sabaha kadar. Kurt kuş uyanmadan okulun yolunu tuttuk. Beni görmeleri için öne oturmalıydım. Zil çalınca ok gibi fırladım. İki kişiydiler. Oldukça dingin, yalın insanlardı. Işığın, gürültünün, insan selinin içinden çıkıp gelenlere benzemiyorlardı. Olağanüstü bir yanları yoktu. İnsandılar. Doğrusu düş kırıklığına uğradım.

Ak saçlı olanı ayağa kalkıp, “Günaydın çocuklar,” dedi. “Günaydın!” dedik hep bir ağızdan. O güne değin hiç böyle coşkulu, uyumlu bir ses çıkmamıştı ağzımızdan. Camlar tıkırdadı, perdeler sallandı. İçi geçenler uyandı. İlk sınavı geçmiştik. Dinginleşip arkamıza yaslandık. Yazarlar kısaca kendilerini tanıttılar. Okumanın yararından, erdemlerinden söz ettiler. Diyecekleri bitince, “Biliyorsunuz, bu etkinliğin adı söyleşi. Söyleşi de birilerinin uzun uzun söylev çekmesi değil, karşılıklı konuşmaktır,” dediler. “Söz şimdi sizde… Soracaklarınız varsa söyleyelim.”

Kimse konuşmayı göze alamadı. Yoğun bir sessizlik oldu. Yöneticimiz, öğretmenlerimiz kızarıp bozarmaya başladı. Durumu kurtarmak için genç olan yazar özendiren, güven aşılayan bir konuşma yaptı. Sonunda: “Arkadaşlar,” dedi, “var olmanın temel koşulu düşünmektir. Düşünmenin göstergesi de konuşmaktır. Siz de var olduğunuza göre…” Doğru söylüyordu. Kimse görmese de vardık… Söz istemeden ayağa kalktım, “Efendim, ben yazar olmak istiyorum. Ne dersiniz, ne önerirsiniz?” dedim.

Yazarlarımız çocuklar gibi sevindi. Soluk alıp arkalarına yaslandılar. Ak saçlı olan: “Adın ne senin arkadaş?” dedi. Koskoca yazar bana arkadaş demişti. Çok sevindim. Sıradan çıkıp bir süre uçtum. Salonu dört döndüm. Bütün izleyiciler dönüp bana baktı. Coşkulu bir sesle, “Adım Bora Akdoğan,” dedim.
“Bora arkadaş. Biliyorsun yazarlığın özel bir okulu yoktur. Yazar olmak için önce çokça okumak, yazı denemeleri yapmak gerekir. Sonra gerisi gelir. Bu arada bir yazar adayıyla tanıştığım için çok mutlu oldum,” dedi. Kulakları sağır edecek kadar gürültülü bir alkış koptu. Yüreklenmişlerdi. Arkasından bir sürü söz isteyen oldu. Hepsi de onlar gibi yazar olmak istiyordu. Yazarlar: “Arkadaşlar, doğrusu çok sevindik. Hiçbir okulda bu kadar yazar adayıyla karşılaşmamıştık. Sizleri hiç unutmayacağız. Umarız bizi yanıltmazsınız,” dediler. Öğretmenlerimiz, yöneticilerimiz de şaşırdı. İçlerinden:
“Vay be! Biz bilmeden ne kadar yazar adayı yetiştirmişiz,” dediler. O gün okula sıradan, sümüklü çocuklar olarak gidip, yazar adayları olarak döndük. Hepimizin elinde bir kitap vardı. Almayanlar da, alanlarınkini tutarak yürüyordu. Hiçbir zaman birbirimize bu kadar yakın olmamıştık. Sevincimiz, can sıcaklığımız birbirine…

Kitaba tutunarak uçtum. O yolları nasıl aştım, sokakları nasıl geçtim bilmiyorum. Kitabımı havaya kaldırıp var gücümle bağırdım. Yoldan geçenler durdu. Balkonlardakiler eğildi. Çatıdakiler uçtu. Kapıyı gümbürtüyle açtım. Elimdeki kitabı tavana kadar kaldırdım. Kuş gibi uçurdum. Uçak gibi kaydırdım. Bayrak gibi yükselttim.
“Bak, bak, baba!” dedim. Babam çok okurdu. Onun için de yazanları, düşünenleri, düş kuranları severdi. Kitabı görünce sevindi. Canlandı, dirildi. Gözleri ışıl ışıl oldu. Kocaman elleriyle yakalayıp aldı kitabı. Yüksek sesle okumaya başladı: Canı Sıkılan Kitap. Sonra açıp içini okumaya başladı. Soluğumu tutmuş
bekliyordum. Gözlerinde bir ışıma, yanma oldu. Sonra yüzüne, bedenine yansıdı. Dirildi, uçarılaştı. Mutlu mutlu gülümsedi.
“Neden canı sıkılıyor bu kitabın?” dedi.
“Daha bütününü okuyamadım. Öyle sanıyorum okunmadığı, ilgilenilmediği için,” dedim.
“Öyleyse okuyalım da canı sıkılmasın,” dedi. O kitabı benden önce babam, annem okudu. Sonra da başka okula giden arkadaşım Coşkun’a verdim. Ders kitaplarından başka kitap okumamıştı. Çok sevindi. O yıla, yazar adayı Bora Akdoğan olarak girdim. Şimdi,
“Bir kitap okudum yaşamım değişti,” diyen yazarı daha iyi anlıyorum.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz