İyi Kitap

Kuruyemişler

Kuruyemişler

Müge İPLİKÇİ

31 Aralık… Epey gecikmeli de olsa THY’nin Antalyaİstanbul seferini yapan, tombul bir kabak çekirdeğini andıran uçağı Atatürk Havalimanı’na indiğinde, hem Ayşe Hanım hem Selim Bey derin bir oh çekti. Böyle bir havada uçak sağ salim piste inmişti ya! Kaç gündür deli gibi yağmur yağıyordu. Aralık karla değil, yağmurla gelmişti bu kez. Böyle giderse yeni yılın ilk günleri de yağmurlu olacağa benziyordu.Yirmi dakika kadar sonra torunları Rana’yı kucakladıklarındaysa dünya onların olmuştu. Rana ve annesi Yeşim, ocak ayı ortasına kadar İstanbul’da olacaklardı. Ölü sezon olmasına rağmen Rana’nın babası Antalya’da kalmış, işletmecisi olduğu oteli yardımcılarına devredememişti. Aslında apar topar gelmişlerdi İstanbul’a. Büyükbüyükanne Ela Hanım, kısaca Rana’nın biricik Ela ninesi hastaydı. Doktor, Ela Hanım’ın durumunun ciddi olduğunu söyleyince, Ayşe Hanım Ranaları acilen çağırmadan yapamamıştı. Arabaya biner binmez, “Anneannem nasıl?” diye sordu Yeşim.
“Çok kötü,” dedi Ayşe Hanım. “Artık kimseyi hatırlamıyor! Sürekli kızkardeşini sayıklıyor. Ondan başka kimseyi…”
“Hele beni hiç hatırlamıyor!” dedi Selim Bey biraz içlenerek.
“Ninem gidecek mi yani?” diye üzgün üzgün sordu Rana.
“Canım, bir gün hepimiz başka bir dünyaya gideceğiz!” diye yanıtladı onu anneannesi.
“Sen şimdi bunları bırak. Bak bu akşam yılbaşı. Kuzu dolması, kabaklı pide seni bekliyor. Karpuz da cabası…” dedi dedesi.
“Karpuz mu?”diye şaşkın şakın yüzüne baktı anneannesinin Rana.
“Hem karpuz, hem kozhelva. Deden de gece yarısı pideyi dilimleyecek…”
“Ninem de olacak mı bizlerle?” diye sordu Rana.
“Sanmıyorum,” dedi anneannesi.
“Bırakalım şimdi bunları. Bak bu akşam güzel yemeklerimiz var!” dedi Selim Bey. “Ver bakalım anneannesi Rana’ya onun için aldığım hediyeyi! Bakalım beğenecek mi!”
“Hiç beğenmez mi dedesi, sen almışsın bir kere,” diye gülümsedi Yeşim. Büyük bir heyecanla kucağına düşen paketi açmaya koyuldu Rana. Açar açmaz da çığlığı bastı. O kadar ki, park yerinden çıkmaya çalışan dedesi az kalsın korkuluklara bindirecekti.
“Ne oluyor!” diye bir çığlık da Ayşe Hanım’dan geldi.
“Anne istemiyorum, bunu istemiyorum!” diye bağırmaya devam ediyordu Rana. Ne Selim Bey ne de Ayşe Hanım bu tuhaf tepkiyi anlamamışlardı ama Yeşim olup bitenin farkındaydı.
“Tamam kızım, tamam, bu o değil ki, bak bu çok sevimli bir ayıcık, bak!” Hayır. Rana’nın umrunda bile değildi. Kafasını arabanın koltuğuna vuruyor, gözyaşları inci taneleri gibi dökülüyordu yanaklarından.Öyle ki sonunda Selim Bey arabayı bir kenara çekmek mve küçük ayıcığı park yerindeki görevlilerden birine hediye etmek zorunda kaldı. Ama boş! Rana delirmişti sanki.
“Geçti kızım, geçti yavrum,” diye sakinleştirmeye çalışıyordu Yeşim onu. Ama Rana eve varana kadar önce sürekli, sonra aralıklı olarak ağlamaya devam etti. Trafik ve yağmur yolları mahvetmişti; eve dönüş yolu zorluydu. Bu yüzden ağlaya ağlaya uyuyup kalmıştı Rana. Yeşim işte o zaman Rana’ya ne olduğunu anlatabildi. Antalya’da gariban bir ayının başına gelenler yüzündendi bu. Arabalardan biri, sokak göstericilerinden birine ait olan ayıya çarpmıştı. Can havliyle kalabalığın içine doğru koşmaya başlayan ayı, o gün sınıf arkadaşlarıyla birlikte meydandaki bir pastanede doğum gününü kutlayan Rana’nın pastasına saldırmış, küçük kızı ve arkadaşlarını gerçekten çok korkutmuştu. Rana’nın doğumgünü pastası paramparça olmuştu.
“Niye bize söylemedin, a kızım!”
“Ne bileyim, üzülürsünüz diye düşündüm. Biz o kadar üzüldük ki… Ranacık o zaman da çok ağladı. Ayıya da çok üzüldük. Aslında kime üzülelim şaşırıp kaldık.”
“Ayıya ne oldu peki?” diye sordu Selim Bey.
“Valla hemen veterinere götürmüş çevredekiler. Sonra iyileşti ama çok korkmuştu garibim. Elbette Rana kadar değil! Ben pastanenin içindeydim o sırada. Baktım dışarıda bir gürültü kopuyor. Tuhaf iniltiler ve çocuk çığlıkları! Ne oluyor anlayamadım. Pastanedeki garsonlardan biri ‘ayı var!’ diye bağırıyor. ‘Ne ayısı’ diyorum kendi kendime sürekli. Kafamı bir çevirdim ki Rana ile kocaman bir ayı burun buruna! O an buz kestim, ne yapacağımı şaşırdım. Diğer çocuklar bana emanet. Birkaçının velisi yanında ama ya diğerleri! Neyse sahibiydi galiba, ayıyı yakaladı, yakaladı ama o ana kadar ölüp ölüp dirildim. Rana da o günden beri toparlanamadı! Şu oyuncak ayı da ona çok benziyordu ha!”
“Sahiden… Bir sivri külahı ve çıngırakları eksikti! Neydi adı, annem pek bahsederdi. Kara…” diye mırıldandı Ayşe Hanım.
“Karakoncolos!” diye söze atladı Selim Bey.
“Karakoncolos mu, Koncalos mu?” diye sordu Yeşim.
“İkisi de. Ela Hanım’ın Koncalo’su. Kızkardeşiyle hep kuruyemiş atarlarmış evin etrafına ki gelmesin.”
“O niye?”
“Karakoncolos’tan gelecek kötülük evin içine girmesin diye! On iki gün evlere girmeye çalışırmış. Rivayet işte. Güya yeraltından çıkar, Noel’den ocak ayının ortasına kadar evlere dirlik vermezmiş! Annem kızkardeşini hep Koncaloslu masallar eşliğinde anlatırdı. Bir de uydururdu ki. Koncalos iblisti, belaydı, nazardı diye… Her seferinde de onu yenerlermiş!”

“Hatırlıyorum o masalları,” dedi Yeşim.

Bu sırada eve varmışlardı. Ev, solgun, küçük bir kış bahçesinin içinde büyümüş ve yaşlanmış bir apartman katıydı ve hâlâ yaşıyordu! Tıpkı Ela Hanım gibi. Rana’yı kucakladıkları gibi bu eve taşıdılar. Ve o geceki yemekten önce küçük kızı düşlerine bıraktılar. Ela Hanım’ı şöyle bir yokladılar, bakıcısını evine yolladılar. Sonra salona geçip bu asırlık çınarı uzun uzun konuştular; bir yandan da yılbaşı hazırlıklarına giriştiler. Yemekler hazırdı, yapılacak diğer işler konusunda ise Ayşe Hanım rapor verdi: Gece saat on ikiye yaklaşırken büyük masa her zamanki gibi kuruyemişlerle donatılacak, şekerler masaya yayılacaktı. Gece yarısı vassilopita pidesi masaya getirilecek, saat tam on ikide mumlar yakılacaktı. O sırada Yeşim gidip musluğu açacak, Ayşe Hanım ise evin eşiğinde bir nar parçalayacak ve dış kapıya pirinç ekecekti. Bereketli bir yıl olsundu 2011! Her şey kontrol atındaydı! Keşke Ela Hanım da onlara katılabilseydi!… Ancak bilmedikleri bir şey vardı. Ela Hanım, Rana eve girdiği andan itibaren yatağında kıpırdanmaya başlamış, sadece hasta bir kadının dilini bilenler tarafından anlaşılabilecek sözler mırıldanmıştı. Bunlardan en belirgin olanı “Canım kardeşim, eve hoşgeldin!” idi. Ela Hanım, küçük kızı, yıllarca önce kaybettiği kardeşi gibi sevmişti hep. Ona bu adı koyan da oydu zaten… Rana adı ona çok şey ifade ediyordu bu yüzden. Rana ya da Eleni! Düşlerinde bile olsa yeniden ona kavuşmuştu işte. Üstelik bir yılbaşı günü… Kayseri’deki o gün, dün gibi belleğindeydi. Kapadokya. Ela Hanım, yani Elena, kardeşi Rana, yani Eleni ile evlerinde geçirdiği son yılbaşını hatırlıyordu. Yeni yılın ilk gününde bu toprakları bırakıp gideceklerdi. Gece saat onikiye yaklaşırken sofrayı kuruyemişlerle donatacaklardı. Ama kuruyemişlerin başka bir özelliği daha vardı. Koncalos’u kovalamak! Onun için evin her tarafını kuruyemişlerle kaplayacaklardı. Ela Hanım bunları hatırlamakla kalmamış, yan odada uyuyan Rana’nın düşünün içine de girip saklanmıştı. Rana da Ela Hanım’ın hayallerine sığınıvermişti. Birlikte aynı sahneyi yaşıyorlardı yanyana odalarda. Büyük bir uğultu vardı arkalarında. Koncalos’tu bu.
Toprak sarsılıyordu.
Koncalos tüylüydü. İriydi.
Koncalos derinlerden gelirdi, yeraltından…
Koncalos bereketi dağıtır, ocakları söndürürdü.
Bunun için evin etrafına kuruyemişler saçarlardı.
“Hadi” dedi Ela. “Hadi serpelim kuruyemişleri, hadi acele et!”
“Tamam,” dedi Rana. Yine de çok korkuyordu. Uzaktan sesini duyuyordu. Gittikçe yaklaşıyordu ses. Topraktan yeryüzüne doğru yürüyordu ses. Dev adımlarla onlara doğru geliyordu.
“Karakoncolos seni! Evimize gelme, bereketimizi bölme!” diye bağırarak evin etrafını kuruyemiş tarlasına çevirdiler. İkisi de ter içinde kalmıştı.
“Senin hasta olduğunu söylemişlerdi,” dedi Rana.
“Senin rüyalarında ne hasta olmak isterim, ne de yaşlı,” diye gülümsedi Ela.
“Bizi terkedeceğini söylüyorlar!”
“Yılbaşı bitmeden hiçbir yere gitmeyeceğim,” dedi Ela.
“Hadi daha çok işimiz var; saç bakalım etrafa bu kuruyemişleri!”
“Ben ondan çok korkuyorum!” dedi Rana.
“Korkma! O da senden korkuyor aslında! Dikkat et, dikkat et arkanda.” O da ne! Kafasını çevirir çevirmez kocaman bir ayı ile burun buruna geldi Rana. Onun korku dolu soluğunu, bir doğumgünü pastasına bulanmış öfkesini gördü. Yalnızlığını da… O zaman korkuların kaçarak daha da büyüdüğünü anladı. Ayıya dikti gözlerini, baktı, baktı, baktı ona. O kadar baktı ki ayı pes etti sonunda, dönüverdi kendi yalnızlığına.
“Gelmez artık, değil mi?” diye sordu Rana.
“Gelmez, korkma gelmez,” dedi Ela. 104 yaşındaki ninesi Ela! Ama ninesi aslında hiç de yaşlı gözükmüyordu o sıra. Çok hareketliydi ve sürekli gülüyordu. İşin aslı, o gece salondaki hüzünlü yılbaşı kutlamasına ne Ela Hanım ne de Rana katılabildi. Yetişemediler, çok işleri vardı! İkisi de derin bir uykunun kuruyemişli macerasındaydı. Masadaki kuruyemişler, şekerler öksüz kalmıştı. Öte yandan bu ikilinin düşlerindeki fındık fıstıklar ise capcanlıydı. 1 Ocak sabahının yağmursuz ilk ışıklarıyla uyandığında Ayşe Hanım; uyanır uyanmaz soluğu Rana’nın odasında aldığında; Rana’yı odasında bulamadığında; kendini Ela Hanım’ın odasına attığında; bir pamuk yığını gibi yatıyor buldu Ela Hanım’ı ceviz yatağında. Yanında ise ninesine sarılmış gülümseyerek uyuyan küçük Rana.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz