İyi Kitap

Yılbaşı krizi

Aytül AKAL

Yılbaşı gecesi saat tam 12:00’yi gösterirken ne yapıyorsam, bütün bir yıl aynı şeyi yapmayı sürdürürmüşüm. Öyle dedi anneannem. Çok sevindim. Hemen hazırlığa giriştim. Krokanlı çikolatam, bir paket tuzlu çiğdemim, buzlukta beklettiğim fıstıklı dondurmam, en sevdiğim bebeğim, arabam, ayım, arkadaşımı aramak için telefonum… Başka, başka? Televizyon işi kolaydı, nasıl olsa bütün gece evde eğlence programları açık olurdu. Yeni yıla girene kadar gözümü ekrandan ayırmazdım, olur biterdi.

Geceyarısı tam 12:00’de çikolatayı ısırırken, aynı anda çekirdek çıtlatıp şekerleri nasıl avuçlayacağım bilmiyordum ama oyuncaklarımla oynayıp bir yandan arkadaşımla da konuşmak zorundaydım. Hem de hepsini aynı dakika içine sığdıracaktım. Böylece bütün yıl en sevdiğim şeyleri yapmayı sürdürecektim. Harika bir şey! Yılbaşını çok seviyorum… Anneannem bana kazak örmüş. Babaannem ise ağzımı kulaklarıma kadar yayacak bir harçlık yollamış. İstediklerimi ben kendim seçip alabilirmişim. Eh, aldım işte: çikolatalar, şekerler, oyuncaklar…

Babamın armağanı, her zamanki gibi üzerime küçük geldi! Babam büyüdüğümü bir türlü fark edemiyor, iki yıl falan geriden geliyor. Annemden akşama kadar hiç ses çıkmadı. Yoksa bana armağan almayı unutmuş muydu? Gün boyu ara sıra annemle göz göze gelip tuhaf tuhaf baktım, belki hatırlar diye. “Aaaa, armağanını vermeyi unuttum canım, işte burada, al,” desin diye bekledim. İşe yaramadı. Annem panik içinde akşam gelecek konuklar için mutfakta hazırlığını sürdürürken, bir yandan babama sofraya yayacağı örtünün hangi çekmecede, konuklar için ayrılan tabakların hangi rafta olduğunun talimatlarını veriyordu. Mutfakta biraz daha dursam, bana da bir iş düşebilirdi, hemen sıvıştım oradan. Belki ufaklığın annemin armağan alıp almadığından haberi vardır diye, evin içinde kardeşimi aradım. Halıya yayılmış, bir şeylere bakıyordu. Bol resimli saçma sapan bir kitap… Okumayı bilirmiş gibi sayfalara tek tek bakıp o minik parmağıyla sayfaları da dikkatle çevirmiyor mu, sinir oldum.
“Ne yapıyorsun orada?”
“Okuyorum!”
“Sen okumayı bilmiyorsun ki!”
“Olsun, resimlerine bakıyorum.”
“Annem bana ne aldı biliyor musun?”
“Biliyorum! Alırken yanındaydım.” Heyecanlandım, unutmamış demek, bir yandan da kardeşime iyice sinir oldum. Armağanımın ne olduğunu o biliyordu da ben niye bilmiyordum? Hayret bir şey… Beni iyice delirtmek için olsa gerek, “Sana armağanını vermedi mi daha?” dedi.
“Sana ne!”
“Ben de sana armağan aldım. Vereyim mi?” Şaşırdım. Ufaklık bana armağan mı almıştı? “Ver tabii, ne duruyorsun,” dedim. Koşarak çıktı salondan. Biraz sonra eğri büğrü bir paket getirdi. Belli ki armağanını kendisi sarmıştı, kurdelesini bağlamayı bile becerememiş.
“Ne bu?”
”Senin için… Kendim yaptım.” Ben paketin kâğıdını aceleyle parçalarken karşımda durup heyecanla bekledi. İnanamıyorum… Fotoğraflarımdan bir kitap yapmış yumurcak. Ne ara çekmiş resimlerimi, hiç fark etmemişim… Yemek yerken, uyurken, ders yaparken, arkadaşımla konuşurken, televizyon seyrederken, çekirdek çıtlatırken… Hayatımın özetini çıkarmış.
“Beğendin mi?”
“Çok beğendim,” dedim. Gerçekten beğenmiştim. Kendisi mi akıl etti bilmiyorum ama ara sıra babamın dijital kamerasını elinde gördüğümü hatırlıyorum. O arada çekmiş fotoğraflarımı herhalde. Miniğin fotoğraf çekeceğini hiç düşünmediğim için, böyle bir sürpriz hazırlayacağı da hiç aklıma gelmezdi tabii.
“Sen bana ne aldın?” İşte bu soru yüreğime bıçak gibi saplanıverdi. Doğrusu kardeşime armağan almak hiç aklıma gelmemişti. Onu evin içinde hep küçücük bir şey olarak görmüştüm. Ama şimdi dikkatle bakınca… Evet ya, bayağı büyümüş, şimdi fark ediyorum. Kriz anlarında laf çevirmekte üstüme yoktur. Aklıma gelen ilk yalanı attım: “Benim armağanım çok özel. Senin bir dileğini gerçekleştireceğim.” Aptalca bir armağandı, hatta armağan bile sayılmazdı ama nedense kardeşimi çok sevindirdi.
“Söz mü?”
“Söz… Ne istiyorsan. Söyle.”
“Yapacak mısın?”
“Evet,” dedim. “Ama gerçekleşemeyecek bir şey istersen şansını yitirirsin bak, ona göre.” Uçan daire, konuşan ağaç, gerçek zürafa, tükenmeyen çikolata, sihirli tabak, uçan yatak, gökteki yıldızlar… Saçma sapan bir şey isteyeceği kesindi. Elindeki kitabı uzattı bana. “Gece yarısı saat tam 12:00’de bana bu kitabı okur musun?”

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz