İyi Kitap

Barıştan yana olanların öyküsü

Barıştan yana olanların öyküsü

Melisa Ceren HASMADEN

Dursun Ege Göçmen’in yakın tarihin kanlı olaylarından yola çıkan romanı İnadına Aşk, yerinde bir soru soruyor okuruna: Geçmişin acılarını geçmişte bırakıp geleceğe mi bakmalı, yoksa yaşananlarla dürüstçe yüzleşmeli mi?

“Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.”
Albert Einstein

Çocuklar ve gençler için nitelikli edebiyat üretmek sanılandan zor. Belletme, aşılama, öğretme kaygısı ile kaleme alınmış propaganda edebiyatının ürünleriyle dolu kitapçı rafları. Okurluğunun ilk adımlarında klişelerle, neyi nasıl düşünmesi gerektiği söyleyen ve genelgeçer değerlerin serpiştirildiği bir edebiyatla karşılaşan genç zihinler, hızla tembelleşiyor. Böylesi bir edebiyat anlayışıyla kaleme alınan çocuk ya da gençlik kitapları da, yazarlarının fikir, değer ve eğilimlerini boca ettikleri birer monologa dönüşüyor.

Dursun Ege Göçmen’i bu kalıpları kırdığı için tebrik etmek gerek. Yazarın değil, karakterlerin seslerinin yükseldiği, kimi soruların yanıtsız kaldığı ama yine de ısrarla sorulduğu bir romanla karşı karşıyayız. Edebiyatın işlevi yanıtlar vermek –dikkat, burada bilerek “aramak” demiyorum– olmadığına göre, işin bu bölümü okura bırakılabilir, hatta bırakılmalıdır da.

İnadına Aşk, 6–7 Eylül Olayları’nı yaşamış bir dedenin torunu Arda ile 1989 Yugoslav göçmeni bir ninenin torunu Defne’nin öyküsü. Arda’nın hayatında, Alzheimer hastası dedesinin evlerine, hatta odasına taşınmasıyla yeni bir dönem başlıyor. Salih Dede, bugünle bağlarını çoktan koparmış, anılarında yaşıyor. Genç Arda için, Zeki Müren’in 1955’te basılan taş plağı “Yıldızların Altında”, eski bir gramofon ve solgun fotoğraflar Salih Dede’nin dünyasına uzanan bir köprü.
Salih Dede uykusunda isimler sayıklıyor; Ekrem, Niko, Stella. Hadi Ekrem neyse de, kimdir bu Niko ve Stella? Onlar, gayriresmi sürgün edilenlerdir.

Defne’nin pek meraklı babaannesi Vahide Nine de, tıpkı Niko ve Stella gibi, gayriresmi bir sürgündür. Yugoslavya’dan Türkiye’ye yanında çocuklarıyla, eşini doğduğu topraklarda bir mezarda bırakıp gelmiş.

Arda ile Defne’yi bir araya getiren, bir münazara yarışmasında okullarını temsile seçilmeleri oluyor. “Savaşı kazanmak mı, barışı korumak mı daha zor?” konulu münazara kurgunun gövdesini oluştururken, 6-7 Eylül Olayları ve Yugoslavya İç Savaşı patlamadan önce yaşanan milliyetçi çatışmalar bu gövdeye ustaca bağlanıyor.

SAVAŞTAN DAHA BETERİ
Geçmişin, münazaranın hazırlık sürecinde ortaya dökülen kanlı çamaşırları, yarışmada barışı korumanın zorluğunu savunacak Arda ile Defne’nin kafasını karıştırıyor. İki genç bir yandan hikâyeler, kitaplar ve anlatılanlar arasında el yordamıyla barışın izini sürmeye, bir yandan da acemi kirpiler gibi dikenlerini batıra batıra birbirlerine yakınlaşmaya çalışıyorlar.

Ne var ki, Arda ile Defne’nin münazaradaki kaderleri ne dedelerinden ne de ninelerinden farklı oluyor. 6-7 Eylül Olayları’nda da, Yugoslavya’da da olduğu gibi, kaybeden yine barışı savunanlar oluyor. Savaşı kazanmanın zorluğunu, hatta mukaddesliğini savunan konuşmacıların tutturduğu hamasi söylemin gördüğü rağbet, bir kitabın sayfalarında bile olsa, tüyler ürpertici…

Salih Dede ile Vahide Nine’nin hikâyeleri, Arda ile Defne’nin müzakere dolayısıyla girdikleri araştırmalarla birleşince, ortaya yeni sorular çıkıyor. 1955’te Büyükada’da Rumlara yapılan tacizleri, saldırıları duyan Arda soruyor örneğin: Neden bunları daha önce anlatmadınız? “Konuşmayınca, anlatmayınca bütün bunlar yaşanmamış mı sayılıyor?” Defne’nin de soruları var elbet: “Savaşlardan sonra kazananlar ve kaybedenler nasıl bir arada yaşarlar?”

Bu sorulara kimse yanıt veremiyor. Ben de zihnimi en kuytu köşelerine kadar yokluyorum; bu sorulara verebileceğim tatminkâr yanıtlarım yok. Kuyrukları düğüm olmuş ak tilki ile boz tilkiye bakıyorum. Ak tilki, “Eh, geçmişin acılarını geçmişte bırakmak, ileriye bakmak gerek,” derken; boz tilki “Olanlarla yüzleşmekten başka çıkar yol yok,” diyor. “İleriye bakmak için geçmişin açık defterlerini kapatmalı önce.” Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor. Velhasıl cevaplanması hayli güç sorular.

Madem sorulardan söz açtık, romanın en can alıcı sorusunu da es geçmeyelim: “Savaştan daha beteri ne olabilir ki? Hısım bildiğin insanlarla bir bakarsın hasım oluvermişsin. İşte bu harpten daha beterdir.”

Salih Dede geride kalan, Vahide Nine topraklarından sürülen de olsa, ortak bir acıyı paylaşıyorlar; arkadaşlarını, komşularını, hatta o bildik yaşamlarını yitirmenin, ihanetin acısını. Bu acı, bugün bizlere de çok uzak değil.

Dursun Ege Göçmen, okurunu yakın tarihin tekinsiz sularına çekerken, adımlarını son derece ölçülü –çekingen değil, ürkek hiç değil– atıyor. Ne yazarın ne de karakterlerin ağzından pek kolay, kolaylığından ötürü de yavan genellemeler dökülmüyor. Göçmen, sloganlar atmak yerine sorular sormayı seçmiş. Gençlere başka bir tarihi; anlatılmayan, anılmayan, yine de bir türlü unutulamayan tarihi işaret etmek için.

İnadına Aşk
Dursun Ege Göçmen
Altın Kitaplar / 128 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz