İyi Kitap

Bugün karbon kartım geldi, ayvayı yedim!

Bugün karbon kartım geldi, ayvayı yedim!

Zarife BİLİZ

Yıl 2015. Britanya yüzde 60 karbon kısıtlamasını başlattı. Bu, herkese aylık 200 puanlık bir karbon kartı verilecek demek. Peki, bunca kısıtlama içinde yaşarken
insanlar hiçbir şey olmamış gibi davranabilecekler mi? Saci Lloyd’la iğneleyici ekogerilimi Karbon Günlükleri 2015’i konuştuk.

Bize fütüristik bir hikâye anlatan ve aile krizlerinin, kitle gösterilerinin, “doğal” afetlerin, punk-rock’un ve romansın el ele gittiği bir eko-gerilim olan Karbon Günlükleri 2015, dünyaya Laura Brown isminde yeni bir talihsiz kahraman getiriyor. İlk yayımlandığında eleştirmenler romanı “şamatalı, sert ve dokunaklı bir eğlence”, “yaklaşan çevre felaketine iğneleyici bir bakış” ifadeleriyle tanımladılar. “Ben kitaplarımın gerçek olmasını istiyorum. Özel güçlere sahip ejderhalara,
sihirbazlara ne gerek var! Niye her şey fantezi olmak zorunda?” diyen Saci Lyod’la iklim değişimi, çevre felaketleri, karbon kısıtlaması ve tabii ki kitabı üzerine konuştuk.

Karbon Günlükleri 2015 adlı kitabınız Laura isminde Londralı sıradan bir genç kızın çevre felaketleriyle altüst olan hayatını anlatıyor. Kitap çoktan gençlerin en sevdiği kitaplar arasında yerini aldı. Bize biraz kitaptan bahsedebilir misiniz?

Olaylar asıl olarak, karbon kısıtlamasının ilk yılında, İngiltere’de geçiyor. Bir günlük biçiminde yazılan kitabın ana kahramanı, on altı yaşında Londralı bir punk-rocker olan Laura Brown, hükümetin kişisel karbon salınımına getirdiği kısıtlama sebebiyle normal bir yeniyetme olarak süremediği hayatını anlatıyor. Zira bu kısıtlamalar herkesin kullandığı elektriğin ve yakıtın ciddi şekilde sınırlandırılmasını getiriyor. Bu da tabii ki seyahat edememeniz, daha az TV seyretmeniz,
yiyecek dahil uzaktan gelen şeyleri satın alamamanız ve daha sık elektrik kesintisi demek…

Siz Laura’nın yerinde olsaydınız tüm o sorunlarla nasıl başa çıkardınız?

Herhalde ben de aynen Laura gibi yapardım. Bütün yalanlardan nefret eder, bol bol kahkaha atar, çok kafaya takmaz, yanlış çocuğa âşık olur, hayallerimi canlı tutmanın yollarını bulurdum.

Romanda bayağı ilginç tiplerle karşılaşıyoruz. Aslına bakarsanız gençler dışında romanda “normal” diyebileceğimiz tip yok gibi. Sıradışı ve tuhaf olmalarını bekleyebileceğimiz yeniyetmeler gayet makul ve aklıselimken, yetişkinler daha ayrıksı tipler olarak çıkıyor karşımıza. Bize biraz tiplerinizden bahsedebilir misiniz?

Kadın hakları savunucusu, aktivist öğretmen Gwen Parry Jones tamamıyla uydurma bir tip. Onu zihnimde sırık gibi, zayıf, dağlara tırmanan bir Gal kadını olarak canlandırdım. Benim gözde karakterim ise Laura’nın okuldaki bir projesi için bulmak zorunda olduğu “muhtaç kişi” Arthur. Sonunda asıl muhtaç durumda olanın seksen yaşında, tek başına “karbon puanı” satarak yaşayan ve en büyük zevki sigara, siyah bira ve at yarışı olan Arthur değil de, Laura olduğu ortaya çıkıyor, ama hayatın cilvesi işte… Lauraların göz korkutucu komşuları mafyatik Leaderları, çocukken tanıdığım bir aileden esinlenerek yarattım. O aile içinde de insanları döverken ya da camı çerçeveyi indirirken kolları kırılan bir sürü kız vardı.

Kitabınızın kahramanlarından biri de bir domuz. Laura’nın babası ilk çiftçilik denemeleri sırasında satın alıyor onu ve domuz Larkin bir süre sonra Laura’nın güvenebileceği az sayıdaki varlıktan biri haline geliyor. Romana bir domuzu kahraman olarak sokmak nereden geldi aklınıza? Kendisi bayağı bir karakter yani!

Ben çocukken bir domuzumuz vardı. Onu civardaki bir çiftlikten almıştık. Eve getirmek için kamyonete koyduğumuz andan itibaren Amy Winehouse gibi ciyaklamaya başladı. Onu aldığımız gün Prens William doğmuştu. Bilin bakalım domuzcuğun ismi ne oldu?… Laura’nın gay komşusu Kieran, karbon kısıtlaması nedeniyle değişen hayat koşullarında flörtün de yeniden tanımlanması gerektiğini düşünüp “Karbon Flörtü” fikrini ortaya attığında, kahramanımız domuz Larkin
değişen flört koşullarının harika bir simgesine dönüşüyor.

Kitabı günlük biçiminde yazmışsınız. Olayları Laura’nın gözünden aktarıyorsunuz. Kitabı günlük biçiminde tasarlamanızın özel bir sebebi var mı?

Ben bu kitabı daha en başta bir günlük olarak tasarladım. Kitabın ikinci bir Adrian Mole1 olmasını istiyordum. İkinci Dünya Savaşı’nda uygulanan vesika sistemini incelerken, insanların sanki hiçbir şey olmamış, her şey normalmiş gibi davranma kararlılıkları karşısında şaşırıp kaldım. Hiçbir şey olmamış gibi davranırsanız sanki sorunlar kendiliğinden çözülecekti! Günlük, bu olguyu ortaya koyabilmek için çok iyi bir araç. Okurun, karbon kotasını sadece arka plandaki
bir gerçek olarak algılamasını ve hayatın buna nasıl uyum sağladığını görmesini istedim. Dolayısıyla kitabın hedef kitlesi sadece gençler değil, aynı zamanda yetişkinler de.

Kitabınızda, değişen iklim teması üzerinden, “doğal” felaketlerin ve sosyal krizlerin bir aile üzerindeki etkileri ele alınmış. Bize biraz bundan bahseder misiniz?

Ben düşük karbon ekonomisine geçişin sosyal yönleriyle ilgileniyorum; söylediğiniz gibi, aile romanımda önemli bir unsur. Sınırsız karbon emisyonu, toplum olarak, aile olarak ve birey olarak, altmış yıl önce kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar bireysel bir şekilde yaşamamıza imkân sağlıyor. Etrafınızdaki tipik bir aileyi gözünüzün önüne getirin; evdeki herkes interneti, televizyonu, mutfak aletlerini, cep telefonunu, müzik setini kullanarak yoğun bir şekilde enerji harcıyor, her odada herkes ayrı ayrı enerji tüketerek bir şekilde iletişim kuruyor. Ama herkes aslında etrafındaki kişilerle iletişimsiz. Ben tüm bunları ortaya sermek ve bir aile bir sorunla hep birlikte nasıl başa çıkıyor görmek istedim.

Kitapta değişimin gerçekleştiği ve insanların buna uyum sağlamaya çalıştığı hayali bir dünya anlatılıyor. Bu yeni dünyada yaşam kolay değil, fakat zamanla insanlar birlikte yaşamayı öğreniyor. Birlikte çalışmayı, birbirlerine göz kulak olup arka çıkmayı… Hatta daha cüretkâr konuşacak olursam, daha mutlu olmaya başlıyorlar, çünkü en azından mecburen akıllarını kullanıp “aklın bir olan yolunu” buluyorlar.

Gelecek konusunda kitabınızda anlattığınız kadar kötümser misiniz? Yani bir çıkış yolu kalmamış mıdır dünya için sizce?

Tabii ki gelecek hakkında endişeliyim, fakat felaket senaryoları kurmuyorum. Görünen o ki endüstriyel Kuzey ile gelişmekte olan Güney arasındaki iklim görüşmeleri durdu. Müzakerelerin merkezinde aşılması zor sorunlar var. Güney’in kendi sanayi devrimini gerçekleştirmek için zamana ihtiyaç duyması gibi… Güney atmosferdeki yüksek sera gazının büyük oranda Kuzey tarafından yaratıldığı gerçeğine işaret ediyor. Bu arada da Kuzey kelimenin tam anlamıyla şöyle
düşünüyor: Eğer Güney kendini sınırlamazsa biz neden kendimizi sınırlayalım? Bana göre “kısma ve birleştirme” en mantıklı model. Yani gelişmekte olan ülkelerin büyümesine müsaade edilirken, gelişmiş ülkeler karbon emisyonlarını kısacaklar, böylece dünyadaki herkesin gayet düşük karbon emisyonu yaptığı bir orta noktaya ulaşılacak. Bu bence en adil çözüm.

Karbon ayak izimizi azaltmakKarbon ayak izimizi azaltmakiçin kesinlikle yapmamız gereken tekbir şey söylemenizi istesem…

Politik olmalıyız.

2015 Karbon Günlükleri
Saci Lloyd
Çeviren: Nazan Özcan
Tudem Yayınları / 376 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz