İyi Kitap

Kanat çırptığım gökyüzü, bu dünyanınki değil!

Kanat çırptığım gökyüzü, bu dünyanınki değil!

Sema ASLAN

Sema Aslan, çocuk edebiyatımızın özgünlüğünü ortaya koyabilmiş yazarlarından Şule Tankut Jobert ile görüştü. Çocuklarımızın kitaplıklarına Fransa’dan konuk olan yazarın başarısının sırrı, yetişkinliğin bilgiçliğinden soyunup yazabilmesinde saklı.

Şule Tankut Jobert, Fransa’da yaşayan, Fransa’dan yazan bir isim. Kitaplarının tam sayısını bilmiyorum doğrusu; benim elimde Ada Fransa’da serisi (3 kitap), Küçük Dedektif Daniel serisi (3 kitap), Gökyüzünden Yeryüzüne Öyküler, Balıklara Yüzmeyi Öğreten Deniz, Sihirli İstanbul ve geldiği gibi kızımın kütüphanesine giden Alfabe Ülkesi ile Sayılar Ülkesi var. Çocuk kitaplarının yanı sıra gençlik kitapları da yazan, ayrıca Fransa’da da kitap yayımlayan yazarla, yayımcısı tarafından organize edilen okuma günleri için İstanbul’a geldiğinde görüştük. Ancak söyleşmeyi sonraya bıraktık. İstanbul-Nice hattında gerçekleşen söyleşi, kitaplarla yazarını daha yakından tanımak isteyenlere…

Çocuk kitaplarında beni en fazla cezbeden şey, yazarın, yetişkin okurun bilgiçliğini tersyüz eden empatisi oluyor. Sizin kitaplarınızda var bu. Mesela, “…babamın sözünü ettiği yiyecek, içecek bulamayan çocuklar var. Onlara yardım etmeyi çok istiyorum ama hiçbiriyle karşılaşmadım daha. Benim tabağımdaki bezelyeyi
bitirmemin onlara ne faydası olacak, bilmiyorum,” cümlesinde olduğu gibi. Bu empatiyi nasıl kuruyorsunuz?

Ne zaman bir çocuğun bakışlarıyla karşılaşsam, onun bilgiç yetişkinliğimi hoşgörülü bir dalga geçişle izlediğini görüyorum. “Yaşlandığın belli, benden daha büyük olduğunu kendi kurallarınla ispatlamaya çalışmaktan yorulmadın mı hâlâ?” diye soruyor sanki. Ben daha büyük değilim, o da daha küçük değil. Bu dünyadan daha fazla yaş aldım diye her şeyin doğrusunu ben mi biliyorum? Çocukların bizi sabırla dinlemeleri ve anlamaya çalışmaları onların tek görevi; bizimse onları önyargısız, kuralsız, öğrenmeye aç ve hevesli dinlememiz zaman kaybı sayılıyor. Hâlbuki her an altüst olan gerçeklikle, yeni bir sürprizle, tuhaf bir
mucizeyle, korkunç bir kâbusla etrafımızda dönüp duran dünyaya karşı hiçbirimiz diğerinden daha büyük değiliz. Çocukların coşkuyla gelen umutları, örselenmemiş güçleri, bizim yaşla gelen tecrübelerimizden değersiz mi?

Çocuk dünyasını, yetişkin dünyasından koparmadan aktarmışsınız hep. Yetişkinlerin başına dert açan dil, din, etnik farklılıklar gibi konulara da değiniyorsunuz. Hem serinkanlılık hem de samimiyet seziliyor yaklaşımınızda. Nasıl bir dünya idealiniz olduğunu merak ediyorum.

Benim ideal dünyam, gerçek dünyanın üzerinde duran bir soru baloncuğu gibi. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk, “Neden?” diye sorar ya sürekli; yetişkin sabırla cevaplamaya başlayıp, düşüncelerini beklenen nedenlere uyduramadığını görerek soluksuz ve sessiz kalana kadar. Zihnindeki neden sonuç ilişkisi, çocuğun merakını tatmin edemeyecek kadar kısır kalır. İşte bu durumda kimi yetişkin, “Çocuğum da büyüyecek, benim mantık zincirimi öğrenerek dünyaya uyum sağlayacak,” diyerek kendini rahatlatır ve havada asılı kalan baloncuğun kendine özgü değerini görmezden gelir. Hep cevapsız kalacak soruların verdiği rahatsızlığın üzerine, unutuşun perdesini çeker. Kimi yetişkin de soru baloncuğunun kendisi olur, o baloncuk gibi havada asılı kalmaya ve çocuğa idealle gerçeğin buluşamadığı noktada eşlik etmeye cesaret eder.

Gerçek dünyanın komik, saçma ve yersiz bulduğu ideal; aslında sevgi, saygı, hoşgörü gibi içi boşaltılmış temel değerlerin sarıp sarmaladığı bir soru baloncuğundan başka nedir! İdeal pek de ciddiye alınmayan bir karikatür gibi, ancak kitaplarımla içinde durabildiğim bir soru baloncuğu gibi havada asılı kaldıkça; benim serinkanlı ve samimi biçimde umutlu olmam şaşırtıcı görünüyor. Ama insan ancak umutsuzluğun dibine vurduğunda, başka türlü yaşama şansı olmadığını bildiğinde, başkalarının gerçek dünyaya yakıştıramayacağı kadar ideal bir umuda, samimi durarak tutunabiliyor. O zaman işte mucizevî bir anlamı
oluyor dünyanın. Gerçekle idealin buluşamamasındaki çaresizlik ortadan kalkıyor.

Sanırım Fransa bir odak yaratmış size; oradaki toplumsal ilişkiler ve özgürlük anlayışı, çocuk dünyasına da birebir yansımış. Sözgelimi Ada’nın okulunda öğrencilerle velilerin greve çıkabilmeleri gibi detaylar var ki, bize çok da tanıdık bir durum değil. Kahramanlarının bu özgürlüğü sizi yazar olarak ne kadar
özgürleştirdi?

Fransa’ya; diline, düşünce tarihine ve yaşam biçimine aşina ve âşık olduğum ülkeye gelirken içimde taşıdığım özgürlük ideali; tanığı ve hatta kimi zaman sanığı olduğum haksızlıklara çarptıkça, gitgide örselenen bir kumdan kale gibi yıkıldı. Hayal kırıklığına uğradım ve aslında o özgürlük idealinin de dünyanın hiçbir köşesinde var olmadığını fark ettim. Var olan sadece insan. Eskiden, içimdeki, o her birimize benzeyen ve her birimizden farklı olabilen insana inanmazken, içimdeki insandan korkarken, yazdıklarımı da siler, yırtar atardım. Bugün içimdeki insanla yüzleşip hesaplaşarak yazdıklarımı dünyayla paylaşabiliyorsam, bu Fransa’da yaşamamdan kaynaklanmıyor; bana sevmenin ve güvenmenin mümkün olduğunu gösteren eşim Thomas’dan, bana anne olmayı öğreten oğlum Vincent Yunus’tan kaynaklanıyor. Kuş gibi kanat çırpabildiğim özgür gökyüzü, ülkelere ayrılmış dünyanın gökyüzü değil. Kahramanlarımın da benimle kanat çırpabildiği gökyüzü, bizim üçümüzün kurabildiği yuvaya ait.

Bir evrensellik vurgusu da var hikâyelerinizde. Dünyanın farklı yerlerinden gelen çocuklar, kendisini aynı anda iki farklı yere ait hissedenler ya da belki tam olarak hiçbir yere ait hissetmeyenler… Evrensel bir simge olarak Noel Baba üzerine Daniel’in babasının söyledikleri çok anlamlı; dünyanın her yerinde insanları sevindiren dedeler varmış diyor ya… Göçmenliğiniz ve çocuğunuzun “melezliği” hikâyelerinizi nasıl etkiledi?

Kendimi bildim bileli, seri üretim yapan fabrikaların defolu mallar bölümünde gururla ışıldayan bir ucubeyim. İçine doğduğum, büyüdüğüm şehirde, yıllar yılı bir parçası olmaya uğraştığım kıyıda, o kıyıya hiç benzemeyen uzak, yabancı diyarlarda da göçmenlik, melezlik, köksüzlük, aitsizlik hissi bırakmadı yakamı. Hep yalnız kendimden çekip giderken, hep yalnız kendime tutunuyor olmak acıydı. Ama acıyı katlanılır kılan kanatlarım varmış benim. Kitaplarla kanatlandım ve evrensel olana kendimden ulaştım. Hikâyelerimin her birimize aşılamaya çalıştığı bir umut var: “Sen ömür boyu aynı köşede yaşlansan da, ömür boyu oradan oraya savrulsan da, evrensel zenginliğin bir parçasısın,” demeli kitaplarım. “Bu yüzden işte umutsuzluğa hakkın yok, zamanın da.”

Mizah, üslûbunuzun en belirgin yanı. İnsanı şöyle bir silkeliyorsunuz. Mizah, sizin için nasıl bir araç? Mizah, benim bakışımda ya da dudağımın kıyısında unuttuğum gülümseyiş. Hep vardı, hep ordaydı, bana ait. Bu, çocuk zekâsını koruyabildiğimiz ve yeniden üretebildiğimiz anlamına geliyorsa, ne mutlu! Birbirimizi silkeleyerek sevenler türünden geliyoruz. İncitmeden, değiştirmeye niyetlenmeden yaşayıp gidebiliyoruz bu sayede.

Hikâyelerinizdeki anne babaları da çok sevdim. Sadece anne baba değil, kadın ve erkek olarak da görüyoruz o insanları.

Bu özellikle dikkat ettiğim, okuduğum her çocuk kitabında aradığım bir husus. Çocuklarımızı hatalarımızdan, mutsuzluklarımızdan, kusurlarımızdan uzakta, cam bir fanusun içinde koruyabileceğimiz yanılgısıyla yaşıyoruz. Sonra o çocuklar büyüyüp de fanusu kırdıklarında, kalbimize ok gibi fırlatılan cam parçalarından ölümcül yaralar alıyoruz. Bu kadar korkmaya ve korkutmaya gerek yok oysa. Cam fanuslarda korunmanın bir faydası ya da cazibesi yok bu dünyada. Her adımımızı, tahmin etmediğimiz bir dikkatle izleyen ve yaptığımız ya da yapmadığımız her ne varsa, süngerin suyu emdiği gibi taze beyinlerine kaydeden çocuklarımızı kendimizden ya da dünyadan korumanın mümkünü yok. Bu korumak da değil, olsa olsa hapsetmek, küçümsemek, inkâr etmek, yok saymak. Çocuklar bizi şaşırtacak ve mutluluktan ağlatacak kadar büyük bir var olma, yaşama gücüyle geliyorlar dünyaya. Zannettiğimizden çok daha affedici, anlayışlı, paylaşımcı ve ileri görüşlüler. Biz onlara kurulu dünyaya uyum sağlamayı öğretme işini fazla ciddiye alıyoruz. O kadar ki, onların bize dünyayı yeniden kurmayı
öğretme gücünü barındırdıklarını unutuyoruz…

Balıklara Yüzmeyi Öğreten Deniz
Şube Tankut Jobert
Kelime Yayınları / 80 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1978 Berlin doğumlu. Sosyoloji ve iletişim okudu, gazetecilik yaptı. “Benim Kitaplarım / 35 İsim 35 Kütüphane” (Doğan Kitap) ve “Kozalak” (İletişim Yayınları) isimli iki kitabı bulunmakta.

Yorum yaz