İyi Kitap

Her şey masallarla başladı…

Her şey masallarla başladı…

Zarife BİLİZ

Çizgili Pijamalı Çocuk’ta Nazi toplama kamplarını çocuk gözünden anlatan John Boyne, Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor adlı yeni romanında, Pinokyo’yla paralel bir çağdaş masal anlatırken, yaşam ve ölüm meselelerini de masaya yatırıyor.

İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en korkunç ve en unutulmaz olaylarından birini (Nazi toplama kamplarını ve Yahudilerin buralarda yaşadıklarını), iki çocuğun gözünden anlattığı Çizgili Pijamalı Çocuk romanıyla tüm dünyada ses getiren ve tartışmalar yaratan John Boyne, ikinci romanında bize gizemi katman katman açılan bir erginleme öyküsü anlatıyor. Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor’da yazar, gene insanlığın kadim sorunlarından birini, bir çocuğun iç dünyasından yansıtıyor:
Hayat nedir, ölüm nedir ve büyümek bu ikisinin arasında nerede durur? Ölüm gerçeğiyle, en değerli varlığının bu dünyadan gidecek olmasıyla baş etmeye çalışan bir çocuğun, masallardan geçen ve Pinokyo’nun hikâyesiyle paralel akan büyüme öyküsü, hepimize insan olmanın çaresizliğini ve yüceliğini tek bir solukta anlatıyor.

Çizgili Pijamalı Çocuk kitabını yazma fikri nasıl doğdu, bahseder misiniz?

Çizgili Pijamalı Çocuk’un taslağını tam iki buçuk günde, hiç uyumadan yazdım. Kitabı yazma fikrini esinleyen gördüğüm şöyle bir sahne oldu: İki çocuk bir çitin üzerinde oturmuş konuşuyordu. Çitin nerede olduğunu biliyordum, bunun kitabın ana teması olacağını biliyordum. Kitabın, orada ne yaptıkları hakkında hiçbir fikirleri olmayan, oranın ne menem bir yer olduğunu anlamaya çalışan, farklı yollardan benzer deneyimler yaşayan iki oğlan çocuğu hakkında olacağını biliyordum.

Çizgili Pijamalı Çocuk bir toplama kampında, tel örgünün ayrı taraflarındaki Yahudi çocuk Shmuel ile kamp komutanının oğlu Bruno arasında geçiyor. Kitabın Amerika’da yapılan baskısına yazdığınız notta şöyle diyorsunuz: “Çizgili Pijamalı Çocuk’un ortasında yer alan çit gibi çitler hâlâ mevcut; bunların tamamen
kaybolması da imkânsız.” Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

1970’li ve 80’li yıllarda büyümüş bir İrlandalı olarak, kendi ülkemdeki ayrılıkların, yani tel örgülerin ve bunların yarattığı şiddetin, yıllar boyunca Kuzey İrlanda’da ailelerin bu sebeplerle verdiği kayıpların, kurbanların farkında olmamama imkân yoktu. Bugün bu problemler büyük oranda çözüldüyse de, yaşadığım süre boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde, Güney Afrika’da, Kosova’da, Srebrenitsa’da, Ruanda’da, sözünü ettiğim bu metaforik çitlerin varlığına şahit oldum. 1940’larda yaşanan soykırım belki de dünyanın gördüğü en insanlık dışı şeydi. Ama bugün, yani altmış yıl sonra, daha barış dolu bir dünyada yaşamıyoruz. Bruno ile Shmuel’in öyküsünden etkilenen genç okurların, mevcut olduğu her yerde, ellerinden geldiğince bu çitleri yıkma niyetiyle büyümelerini umut ediyorum sanırım.

Kitapta Bruno’nun, aynen Yahudi akranı gibi, etrafında olan biten hakkında hiçbir fikri olmadığını, hiçbir şeyi anlamlandırmadığını görüyoruz. Ancak dokuz yaşında bir çocuğun (özellikle bir kamp komutanının oğlunun), etrafında olan bitenden bu kadar habersiz olması mümkün mü?

Bu bana roman hakkında en sık yöneltilen sorulardan biri. Ben, Bruno’nun bu masumiyetinin ve bilgisizliğinin, sadece hikâye açısından yaşamsal olmakla kalmayıp, döneme de çok uygun olduğunu düşünüyorum. Aslında bu soru, çok daha kapsamlı bir soruyu imliyor: Milyonlarca insan, tüm dünyanın gözleri önünde, hiç kimsenin haberi olmaksızın nasıl öldürüldü? Gerçekten, bu nasıl oldu? Savaş bitip kamplar boşaltıldığında, bütün dünya öğrendikleri karşısında şok
oldu. Ama bu yıllardır sürüp giden bir şeydi. Bugün de dünyanın pek çok yerinde böyle şeyler yaşanıyor ve biz insanlar olarak, toplum olarak, bunun için ne yapıyoruz? Ayrıca, dokuz yaşında masum bir çocuk olan Bruno’nun, etrafında olup bitenleri anlaması gerektiği fikri, bizim geçen zaman içinde ve tarih bilgisiyle edindiğimiz, sonradan kazanılan bir bakışın işareti.

Çizgili Pijamalı Çocuk’un bayağı tartışma yaratabilecek, umutsuz ve buruk bir sonu var: İki arkadaş “banyo” denilen krematoryumlardan birinin önünde kalakalıyor ve başlarına ne geleceğini tam olarak bilemeden, kaçınılmaz sonu bekliyorlar. Kitap için başka son da düşündünüz mü?

Hayır, ilk taslaktan kitabın son haline kadar pek çok değişiklik yapmama, bazı karakterlerle oynayıp yeni sahneler eklememe rağmen, kitabın son iki bölümü hiç değişmedi. Neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynı kaldı. Başka bir son olabileceğini düşünemiyorum. O zaman kitap bütün anlamını yitirirdi.

Biraz da son kitabınızdan konuşalım. Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor, evden kaçan bir çocuk hakkında oldukça müphem ilerleyen bir kitap. Hikâye Pinokyo’nun öyküsüyle paralellikler taşıyor, çocukların yetişkin dünyasıyla nasıl başa çıktığını kendine eksen alıyor…

Her şey masallarla başladı. O dönem klasik masalları okuyor, bu masallarda yinelenen temalar karşısında büyüleniyordum. Özellikle de zalim üvey anne ya da babası tarafından ormana terk edilen çocuklardan. Genç okurlar için bir kitap daha yazmak istiyordum, ama kafamda henüz bir fikir yoktu. Masalları okurken,
çocukluğumdan beri elime almadığım Pinokyo’yu da okumaya başladım. Gördüğüm şey karşısında şaşırdım; kitabın o kadar tehditkâr oluşu, Pinokyo’nun hınzırlığı. Kendisi pek de sevimli bir arkadaş değil. Bu tarz bir masal dünyası yaratmak istedim.

Çizgili Pijamalı Çocuk’la tarihsel öneme sahip bir trajedi yazmıştım. Gene önemli bir konuda yazmak istediğimi biliyordum. Ama bunu yine tarihsel bir trajediye dayanarak yapmak istemiyordum. Nuh Arpasuyu, tarihsel bir trajediden ziyade, tek bir kişinin trajedisi. Ormana kaçan bu çocuğun ne bulmak istediğini anlamayı arzuladım. Nuh ile Pinokyo’nun hikâyesi paralel bir şekilde işlemeye başladı ve hikâye de buradan doğdu.

Nuh’un evi ormanın kenarında ve öykü içinde, Nuh’un bir keresinde ormanda nasıl kaybolup kurtlar tarafından yenmesine ramak kaldığını anlatıyorsunuz. Anlatınızda Grimm’in etkisi açıkça hissediliyor. Bu metni etkileyen belli masallar var mı?

“Hansel ve Gretel” gibi masalları düşündüğünüzde, onlarda beni ilgilendiren şey, o çocukların ormana terk edilmiş olması. Nuh için tam tersini yaratmak istedim: O evini terk ederek ormana girmeyi kendisi tercih ediyor ve yaşlı adamın oyuncakçı dükkânının güvenli ortamına ulaşması çok zaman almıyor. Ayrıca Nuh, sevgi dolu bir yuvadan geliyor. Öykünün içinde acımasız, kötü bir üvey anne yok. Nuh’un sonunda eve geri dönmeye karar vermesi de bu yüzden önemli.

İki kitabınızda da ölüm temasını işliyorsunuz. Ama Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor’da ölüme karşı yaklaşımınız, Çizgili Pijamalı Çocuk’ta olduğundan çok daha olumlu. Üstelik burada bir son ve bir sonuç var. Bu tema sizi niçin ilgilendiriyor? Bunun kendi kişisel yaşantınızla bir ilgisi var mı?

Doğrudan benim yaşadığım bir şey değil. Şanslıyım ki annem ve babam hâlâ hayatta. Ama Nuh’un yaşlarındayken bir sınıf arkadaşımın böyle bir acı yaşadığına tanık oldum ve bu beni derinden etkiledi. Bunu yaşayan bir çocuğun öyküsünü anlatmak istedim. Ama gene de sonunda olumlu bir duygu vermek istedim; evet, böyle şeyler olur, ama bunun içinde boğulmak zorunda değilsiniz. Hayatta kalabilir, yaşamaya devam edebilirsiniz, demek istedim. Kitabın son bölümünü bilinçli
olarak bu tema etrafında tasarladım. Ayrıca Çizgili Pijamalı Çocuk’ta da son sahneyi küçük bir zafer olarak görüyorum: Bruno ve Shmuel son sahnede ölüme giderken el ele tutuşuyorlar.

İki kitabınız da yetişkinler dünyasına tepki veren çocuklarla ilgili. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Hem Bruno hem de Nuh küçük olmalarına rağmen kocaman yürekleri olan, olgun çocuklar. İkisi de zeki ve dünyaya meraklı gözlerle bakıyor, susturulmak istemiyor. Ben de böyle bir çocuktum; aynen Bruno gibi. Bunlar benim gelecekte de yazacağım türde çocuklar.

Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor
John Boyne
Resimleyen: Oliver Jeffers
Çeviren: Zarife Biliz
Tudem Yayınları / 216 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz