İyi Kitap

Edebiyata adanmış iki hayat…

Edebiyata adanmış iki hayat…

Zarife BİLİZ

Aytül Akal ile Ayla Çınaroğlu yıllardır çocuk edebiyatına emek veren iki isim. Son yayımlanan kitaplarını tanıttıktan sonra, bu eserlerin arkasındaki yazar-kişiyi daha yakından tanıyın diye bir söyleşi yaptık kendileriyle…

Birlikte bir yayınevi kurup yürüten ve aynı zamanda yazın çalışmalarına soluksuz devam eden Aytül Akal ile Ayla Çınaroğlu, kitapçı raflarına gene yeni eserler armağan ettiler. Aytül Akal Babamın Sihirli Küresi adlı kitabıyla, Ayla Çınaroğlu ise Mızmız Mırnav serisinin iki kitabıyla karşıladı yazı. Üç kitabı da Mustafa Delioğlu kendine has tarzıyla resimlemiş, renklendirmiş. Karakterler ayrı bir canlılık ve sevimlilik kazanmış sayesinde.

Babamın Sihirli Küresi, babaannesinin ona keçeden yaptığı mor şapkasıyla dolaşmaya bayılan bir kız çocuğunun, asıl olarak okulda geçen üç hikâyesinden oluşuyor. Mor şapka çeşitli bağlamlarla öykülerin çeşitli yerlerinde kendini gösterip rolünü alıyor. İlk göründüğü yerde mesela, Şapka ve Kıyafet Kanunlarının çıkışının ve bu kanunların çocukların hayatında nasıl bir anlamı olabileceğinin tartışılmasına vesile oluyor. Bu tartışmalar çocukların ağzından ve çocukça bir düşünce dizgesi içinde, üstelik mizah öğesi atlanmadan veriliyor. Akal’ın, çocukları çocukça konuşturmadaki başarısının hakkını verelim. Kitap içindeki birbiriyle
bağlantılı üç öykü de 3. sınıfa giden mor şapkalı kız çocuğunun ağzından anlatılırken, okur yetişkin yazarın varlığını hissetmiyor. Bu da kahramanların inandırıcılık kazanmasını sağlıyor.

Akal her öyküye belli bir öğreticilik misyonu da katmış. Öykü içine yedirdiği çeşitli unsurlar aracılığıyla, çocuklara yakın tarih, kültür tarihi ya da coğrafyayla ilgili çeşitli bilgiler veriyor; öykü sonlarında bu konulara dair küçük dipnotlarla açıklamalar yapıyor. Ayrıca yine öykü kurgusuna yedirdiği olaylar çerçevesinde çocukları engellilik, farklılık, fırsat eşitliği gibi sosyal konularda düşünmeye davet ediyor. Eğitimde fırsat eşitliğinin yan tema olarak ele alındığı 3. öyküde, parası
olmayanların da eğitim fırsatından yararlanabilmesi için burs sistemi öneri olarak getirilip toplumsal dayanışmanın önemi vurgulanmaya çalışılıyor. Ancak değinmeden geçemeyeceğim; böyle önemli ve geniş erimli bir konuda ister çocuklardan birinin ya da öğretmenin ağzından “herkese parasız, eşit eğitim hakkı”na dair birkaç söz de bekliyor insan. Küçük yavrularımızın böyle bir hakkın varlığından dahi haberdar olamayacağı, böyle bir hakkın varlığını tahayyül bile edilemeyeceği bir toplumsal sistem içinde yaşıyoruz; en azından küçük bir düşünce filizi atılabilirdi ortaya, geleceğin büyükleri daha geniş bir düşün evreninde salınabilsinler diye…

Ayla Çınaroğlu’nun Mızmız Mırnav serisine gelince; sevimli resimleriyle göz dolduran, iri puntolu, tasarruflu yazılarıyla hem okul öncesine hem de ilk okuma çalışmalarına uygun olan bu kitaplar, okula yeni başlayacak çocukların okul korkusunu yenmelerine yönelik pedagojik bir destek niteliği de taşıyor. Çocuk gözünün başarıyla verildiği kitaplarda, Mırnavlar Okulu’nda geçen maceralar, okulda neyle karşılaşacağını bilemeyip ürken miniklerin içine su serpecek bir açıklık ve samimiyetle betimliyor okul yaşantısını.

Serinin ilk kitabı Okulda İlk Gün’de, okula başlayacağı gün “hastalanıveren” Mızmız’a annesinin yaklaşımı gerçekten farklı bir pedagojik önerme taşıyor. Anne muhtemelen heyecandan kendini hasta hisseden küçük kediciği ne zorluyor ne de ona aslında hasta olmadığını anlatmaya çalışıyor. Eve çağrılan doktorla birlikte
Mızmız’ın o gün iyi bir dinlenip yataktan çıkmamasına karar veriyorlar. Bütün gün yatakta kalan Mızmız gün sonunda zaten sıkılıyor ve ertesi gün tekrar bütün gün yatakta kalmak istemediğinden, okula gitmeye kendisi gönüllü oluyor. Nitekim okula gittiğinde de gerek öğretmeninin gerekse yeni arkadaşlarının tavrı ona okulun hiç de korkulacak bir yer olmadığını, hatta bayağı eğlenceli bir yer olabileceğini gösteriyor.

İkinci kitap olan Kırmızı Yastık ise okul korkusunu artık yenen Mızmız’ın, (sıra sert olduğu için ısrarla evinden okula götürmek istediği “sevgili” kırmızı yastığının simgelediği üzere) anne kucağından çıkıp kamusal alana uyum sağlayışının öyküsünü anlatıyor. Kitapların dili sıcak, mesajlar gayet açık ama didaktik bir ton kesinlikle yok. Ufaklıkların bu Mızmız Mırnav’da kendilerinden çok şey bulacağını ve onunla kolaylıkla özdeşleşebileceğini söyleyebiliriz.

Son kitaplarını kısaca tanıttıktan sonra, çocuk edebiyatının bu iki usta kalemiyle yaptığımız söyleşiyle baş başa bırakalım sizi.

Çocuk/gençlik edebiyatına uzun yıllardır emek veriyorsunuz. Geride bıraktığınız pek çok eser var. Sanırım dostluğunuz da uzun yıllara dayanıyor. 1995 yılında birlikte Uçanbalık yayınlarını kurarak dostluğunuzu güzel bir projeyle pekiştirmişsiniz. Nasıl oluyor aynı alanda kalem oynatan iki yazın kadınının dostluğu?
A.Ç.: Çocuk yazınını bir görev olarak benimsedik biz, yaşamlarımızı anlamlı bir amaca adadık ikimiz de. Bu nedenle, aynı amaca, yani insan niteliğini yükseltmeye yönelik her çabayı desteklemeye adanmış bir yaşamın getirdiği bir dostluk bu. Daha açık anlamıyla, ortada bir rekabet değil, elbirliği var. Ee tabii, bunca yılın elbirliğiyle konumuzun getirdiği güçlükleri aşma çabası, dostlukları daha da güçlendiriyor.

A.A: Edebiyat alanında gerçekten uzun yıllar oldu, dile kolay: 38 yıl! 106 kitap! Yazın hayatına 1973 yılında, Hayat Mecmuası’nda köşe yazarlığıyla başladım. 1982’de yetişkinler için ilk şiir kitabım Kent Duygusu; 1991’de çocuklar için ilk masal kitabım Geceyi Sevmeyen Çocuk yayımlandı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, hangi tarihi emeğimin başlangıcı olarak almam gerekir diye şaşırıyorum. Basında ilk yazılar mı? İlk kitap mı? Çocuklar için ilk kitap mı?

Ayla Hanım’la 1990-1991 yıllarında tanıştık, kitaplarımız aynı yayınevinden yayımlanıyordu. Onun daha önce yayımlanmış kitapları da vardı. Dostluğa gelince… Ayla Hanım, olgun ve sabırlı biri olmasının yanında, başkalarının kişilik haklarına son derece saygılıdır. Bence dostluğu koruyup sürdürebilmenin baş şartıdır saygı.

Ortak projeleriniz sadece Uçanbalık’la sınırlı değil. 2008 yılında farklı yazarların katılımıyla birlikte gerçekleştirdiğiniz bir proje var: “İlk Aşkım” projesi. Bu projeyle ilgili olarak, “Özellikle ergenliğe geçişte yaşadığı aşkın ilk ve son olduğunu sanan ve bu duygusal dönemdeki düş kırıklıklarını şiddete dönüştürebilen çocuklara ve gençlere, ‘ilk aşk’ı herkesin yaşadığını ve geride bıraktığını örneklemeyi hedefledik” diyorsunuz. Bu proje nasıl doğdu? Hedeflerinize ulaşabildiniz mi? Bu proje kapsamında ilginç şeyler yaşamış olabilirsiniz gibi geliyor bana gençlerle, gençliğe hazırlanan çocuklarla. Var mı böyle anekdotlar?
A.Ç.: Bu fikir Aytül’den çıktı. Böyle güzel ve yüreklilik isteyen projeler hep Aytül’den çıkar zaten. Âşık Oldum kitabının editörlüğünü benim yapmamı istedi Aytül. Proje gerçekten heyecan vericiydi, bu konuda ben de elimden geleni yapmaya çalıştım. Çocuklar, gençler, dahası yetişkinler için kitabın bir özdeşim önerisi olduğuna inanıyorum. Yaşamı, duyguları, kendini ve karşındakini keşfetmeye yönelik bir öneri bu.

A.A.: Benim en iyi projelerim hep yolda doğmuştur. Neden diyecek olursanız, arabada okuyamam, yazamam; internet de yok. Sadece düşüncelerime odaklanabileceğim harika bir süreçtir yol.

Ergenlik dönemi, aslında 1995’ten beri üzerinde durduğum bir konu. Bu geçiş sürecinin sorunlarını konu alan Kızım Ben Çocukken, Oğlum Ben Çocukken 1995’te yayımlandı. Kızım Nerdesin ve Oğlum Nerdesin adlı kitapların yayım tarihi de 1998 ya da 1999, yanlış hatırlamıyorsam… Ergenlik, gençlerin kendini ve çevresini abartıyla eleştirdiği ve dünyayı farklı aynalardan görüp yaşamla kavgalaştığı bir dönem. Ben bu dört kitapla, sorunları mizahi bir bakışla ortaya koyarak, ilkgençlik sancılarını yaşayan çocuklara, olayları eğlenceli yanından görebileceği bir ayna tutabilirim umudundaydım.

Ancak o dönem için yazılacak hiçbir şey yeterli değildi. Hatırlıyorum, Ayla Hanım’ı daha yoldayken aramıştım. Heyecanla aklımdakileri aktardım; o da çok beğendi. Ama projeyi gerçekleştirmek için bir dayatmam vardı: Kitabın editörlüğünü Ayla Çınaroğlu yapacaktı.

“Aşk” konusu bence, ergenlik döneminde ayağı yerden kaydıran en ölümcül konu. Aşk yüzünden birbirlerine ya da kendilerine zarar verebiliyor gençler. Oysa kim ilk aşkıyla evlenip de başına gökten üç elma düşmüş? Neden aşk “tek kez” yaşanır sanılıyor ki? Bu soruların yanıtlarını araştırmak ya da ilk kez âşık olunduğunda
yaşanan duyguların analizini yaparak, bunun gerçekten aşk olup olmadığını sorgulamak değildi amacım, yalnızca herkesin ilk aşkını yaşayıp ardında bıraktığını
örneklemek istiyordum.

Nice duygular gelir geçer. Biz devam ederiz yolumuza. Gençler bunu bilirlerse, geleceğe daha umutla bakar, “Benden başkasına yâr etmem,” çarpıklığıyla şiddete yönelmez umudundaydım. Yetişkin ayrılıklarında da, terk edilen ya da reddedilenin derhâl silaha sarılmasının nedenlerini ilk gençlikte yerleşip zamanla kemikleşen, “Ya benim olmalı ya toprağın” hezeyanından kaynaklandığını düşünürüm hep.

Çocukluğunuzda en beğendiğiniz, sizde iz bırakan yazarlar, eserler hangileriydi?
A.Ç.: Benim çocukluk dönemimde zaten çocuk kitabı yok gibi bir şeydi. Okul döneminde de Polyanna, Küçük Lord, Oliver Twist, Tom Sawyer gibi klasikleri okudum herkes gibi. Kütüphanelerden yararlanma alışkanlığı kazandırılmamıştı bize. Kütüphaneleri soğuk, ürkütücü yerler; kütüphane görevlilerini de asık suratlı, sevimsiz kişiler olarak anımsıyorum. Dilediğim kitabı satın alma gücüm zaten yoktu, bu nedenle ilkgençlik yıllarımda elime ne geçtiyse onu okudum.

Varlık Yayınları kitaplarının, benim dönemimin kitapseverleri üstünde büyük etkisi vardır. Çok etkilendiğim Orhan Veli ve onun Fransız şiiri çevirileri, Cahit Külebi, Dağlarca kitapları halen kitaplığımda durur. Istrati, Steinbeck, Kafka, Gogol yapıtlarının yanı sıra Sait Faik’in öyküleriyle de Varlık kitaplarında tanıştıktan sonradır ki edebiyata bir başka gözle bakmaya başladım. İç dünyama daha yakın, edebiyatın gücünü duyumsatan bir sesleniş buldum Sait Faik’in yapıtlarında. Sonra da daha fazla okumaya başladım. Eh, her okuduğum kitap bana bir şeyler kazandırmıştır herhalde diye düşünüyorum.

A.A.: Hangi çocukluktan söz ettiğinizin farkında mısınız Zarife Hanım! Tam 50 (elli!) yıl öncesi şimdi konuşulan… Saman kâğıtlara basılı, birbirinden uyduruk metinler, ilköğretimin ilk kademesi seviyesinden de kötü çizilmiş resimler. Renkli resimli kitap bir hayal…

Beşinci sınıfı bitirip İzmir Amerikan Koleji’nin sınavını kazanınca, babam okul taksitlerini ödemekte epey zorlansa da, beni bu okula yazdırdı. Kütüphaneyi ve güzel baskılı, ciltli kitapları ilk kez orada gördüm ben.

Çocuk/gençlik edebiyatında eser vermek, yazar olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
A.A.: Gençler çok aceleci. Tamam, hayatın değerini ve kısa olduğunu bizden erken keşfetmiş olabilirler, ama henüz olgunlaşmadan ağaçtan düşmek isteyen acelecilikte olmaları, onlara hayatı uzatmıyor ki!..

Daha 9 yaşında şiir kitabı hazırlayanlar mı, 11 yaşında ikinci romanını yazanlar mı dersiniz!.. Bilemiyorum, belki çağımızda Mozartlar her yerdedir. Bu konuda çok keskin olmak istemiyorum. Ama ben kendi adıma, çocukluğundan beri yazıp duran, hatıra defterleri dolduran, hele ki ilk dosyasını 17 yaşında hazırlamış, ilk köşe yazısını 21 yaşında yazmaya başlamış biri olarak, ilk kitabım 30’un üstündeyken yayımlandığı için hep “geç kaldım” telaşını yaşamışken, şimdi baktığım yerden ne kadar doğru bir zamanlama içinde olduğumu görüyorum. Bu pencereden gençlere söyleyebileceğim şudur ancak: Dosyanızı sürekli kontrol etmelisiniz. Bu kontroller günleri değil, ayları, yılları kapsamalı. Dokunduğunuz her sözcükle 3 ay sonraki, 6 ay sonraki bir okumaya randevu almalısınız. Bu arada deneyimlerinizi, okuyarak ve yaşayarak çoğaltmanız, dosyanızı mükemmele taşımanızda büyük etken olacaktır. Bir gün, artık tek sözcük, tek anlam bile değiştirmenizin gerekmediğine karar verdiğinizde, dosya hazırdır. Sonuç: Sabır ve çalışma öneriyorum…

A.Ç.: Ben de kısaca yaşama bütün duyularını açık tutarak bakmalarını, çok okumalarını ve çok yazmalarını öneririm.

Yeni çıkanlar içinde var mı gözünüze çarpan parlak yazarlar?
A.Ç.: Var elbette. İsim vermem biraz zor, ama Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’miz çeşitli kategorilerde yılın çocuk ve gençlik kitapları seçimini yaparak genç yazarları ve çizerleri destekliyor.

A.A: Yıllar önce, Mavisel Yener’in 1998’de K Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı Mavi Elma elime geçtiğinde, kitabı okurken, “İyi bir yazar geliyor,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Aradan geçen zaman içinde ortaya çıkan yapıtları yargımı doğruladı.

Şimdilerde göze çarpan yazar çok da, “parlak” deyince orada biraz dikkatli davranmak gerek. Kolay yetişmiyor parlak yazarlar. Böyle bir yargıyı yazara erken teslim etmek, yakın gelecekte yapabileceklerinin yolunu tıkayabilir, süreci doğal akışından çıkarıp yazarın yaratıcılığına zarar verebilir görüşündeyim.

Peki, son olarak size “İyi Kitap” nedir diye sorsak?..
A.Ç.: Aaa, bakın bu çok şaşırtmalı bir soru oldu. Bence İyi Kitap, ülkemizde çocuk ve gençlik yazını alanında yayımlanan bütün kitapları tarayıp inceleyerek iyi kitapları saptayan ve bu kitapları tanıtarak eğitmenlere, velilere yol gösteren, toplumu çocuk yayınları konusunda aydınlatan, nitelikli, üstelik bedelsiz bir yayın organı.

Diğer anlamını soracak olursanız eğer, iyi kitabın tanımı yapmak geniş kapsamlı, zor bir iş. Yaş grubuna görelikten tutun, belirli amaca yönelik kitaplardan, kullanılan dilden, görsel nitelikten, fiziksel nitelikten, daha da pek çok şeyden söz etmek gerekir.

A.A: İyi Kitap’ın ilk sayısını gördüğümde gözlerime inanamadım. Biraz da, “Bakalım kaç sayı sürebilecek!” diye endişe ettiğimi hatırlıyorum. İkinci yaşını kutluyor olması çok sevindirici, emeği geçen herkesi kutladığım kadar, çıkar gözetmeksizin maddi ve manevi olarak derginin arkasında duranları da kutluyorum.

Yayımlanan kitapların böyle bir vitrine, tanıtıma ve biraz da didiklenmeye ihtiyacı vardı. Gazete ekleri, sonuçta gazete eki olduklarından, günlük tüketiliyorlar. Ama İyi Kitap bütün bir ay boyunca elde dolaşıyor, ebeveynlere rehberlik ediyor, ayrıca arşivleniyor.

Okulda İlk Gün
Ayla Çınaroğlu
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Uçanbalık Yayınları / 33 sayfa

Babamın Sihirli Küresi
Aytül Akal
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Uçanbalık Yayınları / 85 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz