İyi Kitap

Çocuğu tüm gerçekliğiyle kucaklamak…

Çocuğu tüm gerçekliğiyle kucaklamak…

Irmak ZİLELİ

Çocuk edebiyatımızın ayrıksı sesi Sevim Ak, hâkim eğitim anlayışının dışında kalan kitaplarıyla yıllardır çocukların dünyasında yer tutmayı başarıyor.

Sevim Ak yirmi altı yıldır çocuklar için üretiyor. “Eğitim için edebiyat” anlayışının dışında kalan; özgün, çocukları tüm yönleriyle ve gerçeklikleriyle kucaklamayı amaçlayan öyküler, romanlar yazıyor. Çocuk edebiyatının hiç de gözde olmadığı bir dönemde bu alanda eser vermeye başlayan ve “Egemen eğitim anlayışına alternatif kitaplar kuytu köşelerde kalıyor,” diyen yazarımızla, ülkemiz çocuk edebiyatının ve yayıncılığının sorunlarını, yazarlık yolculuğunu ve bu yolculuğun saiklerini konuştuk.

Sevim Ak, çocukluğunda neler okurdu? Hangi kitaplarla ve yazarlarla büyüdünüz?
Çocukluğumda okuduğum kitaplar bir taşra kentinin tuhafiye dükkânına gelen kitaplarla sınırlıydı. Klasiklerin kısaltılmışları, özellikle de çizgi romanlar… Sevdiğim kitapları 5-6 kez okumaktan zevk alırdım. İkinci, üçüncü sınıflarda elimden bırakamadığım bir kitap vardı; okula gönderilemeyen yoksul bir çocuğun
hikâyesini anlatıyordu. Yıllar sonra İstanbul’da o kitabın peşine düştüğümde, Cubao’nun Okumak İstiyorum kitabı olabileceğini düşündüm. Okuldaki ilk yıllarımı hatırlıyorum, babamın çalışma odasındaki koca kitaplıktan bir kitap okumak için ne kadar büyümem gerektiğini düşünüp dururdum. Babam üçüncü sınıfı bitirdiğim yaz bana kitaplığından Jane Eyre romanını vermişti. Kısaltılmamış bu yetişkin romanını, uzun anlatımları atlaya atlaya yarım yamalak okurken ne sıkıntılar çekmiştim. Sonraki yazlarda da aynı kitabı tekrar tekrar okurken, önceki okumalarda kaçırdıklarımı yakalamış, her seferinde yeni bir kitap okuyormuş hissine kapılmıştım.

Okuma serüveniniz ile yazma serüveniniz arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz? Yazarlık ikliminizde okuduklarınız ne tür bir etki yaptı?
Edebiyat ürünleriyle ilişkim küçük yaşlardan beri iyi oldu. Öykülerin, romanların dünyası, hayaller kurabileceğim, değişik yaşamların izinden gidebileceğim, duygularımı keşfettiğim büyülü bir güçtü. Okumayla geçen zamanların, gündelik yaşamımın zamanından daha hızlı ve dolu geçtiğine inanırdım. Keşfettiğim yazarların Türkçeye çevrilmiş tüm kitaplarını okumak gibi bir zevkim vardı. İç dünyaları didikleyen, öykü ilerlerken karakterlerin psikolojik derinliklerine katman katman inen kitapları seçerdim. Dostoyevski, Stefan Zweig, Marguerite Duras, Camus… en sevdiğim yazarlar oldu.

Çocuklar için yazmaya başlarken ise başucu kitabım, Bulgar yazar Dora Gabe’nin Ufacıktım’ıydı. Kısacık cümlelerle, yabancı bir köye giden çocukların korkularını; anneleri bahçede gitar çalarken kuşların, sineklerin, kelebeklerin, meşe ağacının titreyişiyle çocukların duygulanışını; karın evleri örten kürkünün günün ışıklarıyla renk değiştirmesini anlatışı; düşle gerçeği iç içe verişi hayranlığımı kazanmıştı. Onun gibi yazabilmenin derdine düşmüştüm.

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?
Küçük öyküler yazmayı çocukluğumdan beri severdim. Mahallemizde, okulda geçen olaylardan yeni öyküler yaratır, bu işi oyun gibi, kimseye sezdirmeden, sessizce sürdürürdüm. Çocuklar için yazmaya sanatoryumunda biyokimya uzmanı olarak çalıştığım Heybeliada’da yaşarken başladım. Küçük bir çocuğun kendi ağzından günlük yaşamını, arkadaşlarıyla ilişkilerini, duygularını anlattığı küçük öykülerdi bunlar. Kahramanlar çocuk duyarlığıyla yetişkinlere, gündelik sorunlara, dünyaya bakıyor; hayatı, kendilerini düşe kalka, deneye yanıla tanımaya çalışıyorlardı.

1987’de ilk kitabım çıktı. O yıllarda, çocuklara öğütler veren, didaktik, eğitici yanı ağır basan çocuk kitapları çok yaygındı. Benimkisi okul çevrelerinde önceleri yadırgandı. Öğretmenler tarafından, “Ne demek istiyor?” “Niye yazmış?” gibi sorular soruldu bir süre… Entelektüel anne babaların çocuklarına seçtiği kitaplar arasında yer aldı ilk kitaplarım.

Özellikle çocuk edebiyatının görmezden gelindiği, buradan ekmek çıkmaz diye bakıldığı bir çağda ve toplumda kaleminizi yalnızca bu alana vakfetmiş olmanız nasıl bir düşüncenin, yaklaşımın ve çabanın ürünü?
Ben çocuk diline, algısına, duygu ve düşünce biçimine kendimi çok yakın hissettim. Yetişkinlerin dünyasına ait karmaşık sorunlar, çözümsüzlükler, iki yüzlülüklerden kaçtıkça, çocuk edebiyatının içine içine çekildim. Kendime özel bir dünya kurdum bu sayede. İlk yıllarda, bir öykümü bir dergiye gönderdiğimde, derginin çıkacağı günü iple çekerdim; ayın ilk günü koşa koşa gazete bayiine gider, dergiden birkaç tane alırdım. Her yıl neredeyse bir kitabımın çıktığı dönemlerde, kitapların telifleri benim için mücevher değerindeydi. Gündelik alışverişime asla harcayamazdım. Telifimle mutlaka yazma serüvenime katkıda bulunacak şeyler yapmayı hedeflerdim. Bir yolculuk, yeni kitaplar, yazmak için ihtiyacım olan en önemli şey… Hiçbir zaman yazarlığımı para kazandıran bir araç olarak görmedim. Çocuk edebiyatı yazarlığı çok zevk aldığım, öğrendiğim, eğlendiğim, kendime yeni bir dünya kurduğum, nefes aldığım, heyecanlandığım, çocukları tanıdığım, kendim olduğum bir alan açtığı için önemliydi. Bu yüzden de sürebildi belki.

Sizce “çocuk edebiyatı”nın ya da çocuklar için edebiyatın yetişkin edebiyatından temel farkı nedir? Bu iki edebiyatın birbiriyle kalın çizgilerle ayrıldığı ya da iç içe geçtiği noktalar nelerdir?
Çocuklar için edebiyat, yetişkin edebiyatından kalın çizgilerle ayrılmaz, diye düşünürüm. Dil ve anlatımın yalın ve çocuğa göre olması bir farklılıktır. Kurgu, karakterlerin işlenmesi, olay akışları yetişkin edebiyatıyla benzerlik gösterir. Çocuk edebiyatı yazarlarının, kalemlerini, yetişkin edebiyatı yazarları gibi dilediğince cesur kullanamama sıkıntısı vardır bir de… Kitle iletişim araçları; şiddetten savaşa, ölüme, göçe kadar, yaşadığımız dünyanın tüm sorunlarına, büyükler kadar –en steril ortamda yaşayanlar da dâhil– çocukları da ortak ediyor. Yaşamsal sorunların tam merkezinde duran çocuğun tüm gerçeğinin, çocuk
edebiyatı yoluyla aktarılmasında ciddi bir sorun olduğunu hissediyorum. Yazarların da kendilerine koyduğu bir otosansürden söz edebiliriz burada. Her sorun, yaşa ve alımlamaya uygun dil, üslup, biçim geliştirilerek anlatılabilir oysa.

Çok geniş bir çerçeveye sahip çocuk edebiyatı; eğlendirici, hayal dünyasını genişletici, macera, korku yanı ağır basan öykülerin ve romanların ağırlıkta olduğu bir alana kıstırılmış ama sanki. Sorun odaklı kitapların okutulmasında anne babadan öğretmene uzanan bir çekimserlik silsilesi seziliyor. Çocukları üzmemek, sorunlarla boğuşturmamak, umutlarını karartmamak gibi endişeler yatıyor bunun altında. Egemen eğitim anlayışına alternatif kitaplar kuytu köşelerde kalıyor, çocuğa ulaşmakta engellerle karşılaşıyor. Yayınevlerinin, eğitim kurumlarınca benimsenecek kitaplarla çarklarını döndürmesi, bu tip kitapların üretimine ağırlık vermesi, “eğitim için edebiyat” gibi bir kavram oluşmasına yol açıyor. Bunları, yazarları kısıtlayan, çocuk edebiyatının özgürce gelişmesine engel olan etkenler olarak görüyorum.

Sevim Ak, çocuklar için yazarken hangi kaygılarla yazıyor? Çocuklara anlatmak, aktarmak istediğiniz temel meseleniz ne? Saf bir okuma sevgisi, hayata bakış, doğa sevgisi?.. Ben yazarken kendim de çocuk bakışımı geliştiriyorum. Çocukların dünyasından her gün yeni şeyler öğreniyorum, kendi sınırlarımı aş ıyorum.
Yazarken pek çok konu, pek çok sorun üzerinde düşünüyor, sorular soruyorum; bize sunulanın arkasına geçmeye çalışıyorum. Yazdıklarımın, çocukların yaşadıkları toplumu, çevrelerini, ilişkilerini eleştirel ve farklı bir gözle görmelerinde, kişiliklerinin gelişiminde, duygularının keşfinde bir araç olmasını isterim doğrusu.

Tüketime yönelik ve görsel ürünlerin hızla yerlerini başkalarına terk ettiği çağımızda, her şeyin gelip geçiciliğine karşı bir savunma olarak da görüyorum yazını. Tüketim, doğallığın kaybı, parçalanmış aileler, engelli sorunları, otoriter eğitim gibi sayısız meseleyi satır aralarında geçirirken, çocukların kendi iç seslerini duymalarını ve söyleyecek sözlerinin olmasını,kendi gerçeklerini hissedebilmelerini, düşünmelerini önemsiyorum.

Türkiye’de çocuk kitapları yayıncılığı da aslında çocuk yazarlarının artması ve çeşitlilik göstermesiyle birlikte gelişti, çeşitlendi. Ülkemizdeki bu çeşitlenmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkçe yazan bir çocuk yazarı olarak, sizce çocuk edebiyatımızın ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu bu yayıncılık modeli?
Çocuk yayıncılığında büyük bir patlama yaşanıyor gerçekten. Yayın kalitesi, kitapların fiziksel görünümü ve tasarımında epeyce yol katedildi. Yayınevleri arasındaki rekabet, çeşitliliğe ve çıtanın yükselişine yol açtı. Yine de aynı konuları evirip çevirip anlatan, birbirinin benzeri pek çok yayın var. Çocukların gerçek yaşamlarına, dertlerine eğilen kitapların sayısının hâlâ çok fazla olmadığını düşünüyorum. Ayrıca farklı bakışlara karşı bir çekince gözlemliyorum. Soyut, çok yönlü düşünmeyi kışkırtan kitapları, raflarda zorlukla seçebiliyoruz. Eğitime endeksli yayıncılık, bu tür yayınlara ilgiyi özendirmiyor belki de.

Yıllardır sayısız çocuk kitabı yazdınız. Mutlaka eşsiz gözlemleriniz olmuştur. Çocukların ve anne babaların ülkemizde kitaba yaklaşımını nasıl görüyorsunuz, gözlemleriniz ışığında neler söylersiniz?
Son yıllarda evlerde ve eğitim kurumlarında kitaba ilginin arttığını gözlemliyorum. Duyarlı anne babaların, çocuklarıyla birlikte kitap okuduğunu, tartıştığını görebiliyorum. Kitaplarla ilgili yorumlarını, imza günlerine geldiklerinde ya da mesajlarıyla paylaşıyorlar. Kitabevlerinde, kitap fuarlarında çocuklarıyla zaman geçiren, onları arkadaşlarına doğum günlerinde kitap almaya özendiren anne babalar çoğalıyor.

Babamın Gözleri Kedi Gözleri kitabımın, anne babası boşanan çocukların bu sancılı süreci atlatmalarında bir ilaç işlevi gördüğüne dair sayısız geri dönüş alıyorum. Edebiyat çoğu zaman, çetrefil durumları aşmada katedilmesi gereken zamanı kısaltıyor. Horoz Adam ve Korsan kitabımın, engelli bir kardeşle, arkadaşla ilişkiyi güçlendirdiği gerçeğine tanık olabiliyorum. Geçenlerde bir baba, “Terziliğe, kumaşlara ilginiz ne zaman başladı?” sorusunu yöneltti bana, şaşırdım. Meğerse Çilekli Dondurma’daki kumaşçı ve kumaşçı dükkânının ayrıntıları onda böylesi bir etki bırakmış.

Çevremdeki anne babaların şu kaygıyı dillendirdiğini gördüm: “O kadar çok kitap var ki, çocuklarımıza hangisi alacağımızı bilemiyoruz.” Kitapların verdiği mesajın niteliğinden tutun da, iyi edebiyatı sevdiren kitapları seçmeye kadar pek çok kaygı söyletiyor bunu onlara. Burada anne babalara nasıl bir yöntem önerirsiniz? Ve bu bağlamda, İyi Kitap dergisinin rolünü, geçmiş iki yılına baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Epeyce çocuk kitabı basan yayınevi var, ama hâlâ dili, çevirisi, tasarımı, çizgileriyle kaliteli çocuk kitabı yayımlayan yayınevlerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yayınevinin güvenilirliğine öğretmen ve bilinçli anne baba birinci sırada değer veriyor zaten. Remzi Kitap Gazetesi, İyi Kitap ve gazetelerin kitap ekleri de yeni kitaplara ulaşmada iyi araçlar.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz