İyi Kitap

Anne’ye giden yol

Nazan ÖZCAN

Habib Bektaş’ın yeni kitabı Bakboklar, sadece çocukların okuyabileceği, uzaylıların ortalığı istila ettiği fantastik bir roman değil, birlikte nasıl yaşanabileceğini dair ezberleri kurcalayan bir macera aynı zamanda.

Gecenin bir yarısı. Ali uyuyamıyor ve sabaha hazırlık olsun diye kalkıp elimi yüzümü yıkayayım bari, diyor. Ah, keşke demeseydi! Ya da belki de iyi ki öyle diyor. Ne de olsa, o musluğu açıp musluktan su yerine bambaşka bir şey aktığını görmese, biz de bu maceranın içine giremeyecektik. Ne demişler? Valla bilmiyorum, siz kendiniz bir deyim buluverin duruma uygun. Benim de işim var, size Habib Bektaş’ın son kitabı Bakboklar’ı anlatmam lazım.

ÇATLAK VE DAHİ DEDE
Kitabımızın en baş kahramanı Ali. Kendisi 12 yaşında. İzmir’de yaşıyor, anne babasıyla. Bir de dedesi var. Dede pek şeker ve neredeyse bir dahi. Almanya’da mühendislik yapmışlığı bile var. Ayrıca dede bildiğimiz dedelerden de değil. Çok eğlenceli, komik, kafası acayip çalışıyor. Ali de dedesini pek seviyor. Hatta çoğu zaman şöyle diyor: “Benim birinci arkadaşım, dedemdir, tam kafa dengidir, büyükler gibi alık değildir.” Töbee çocuk, diyorsunuz, ama dedenin ettiği lafları duyunca Ali’ye haksızlık ettiğinizi anlıyorsunuz: “Nolacak, insan meyhaneye gitmezse, serserilik yapmazsa, bir arkadaşı bile olmazsa, üniversitede hocaysa, böyle, baban gibi hıyar olur,” diyor dede. Kendi oğluna! Çok ayıp! Ama dede gerçekten çok uçuk, hatta biraz çocuk: “Bu yetişkinlerin aklı ermez. Hayal dünyamız olmasaydı baban hâlâ mağarada yaşıyor olacaktı,” bile diyor. Şu, kuralları olan yetişkinlere, bıdı bıdı eden büyüklere benzemediği için dedeyi biz de seviyoruz. Ama dedenin tuhaflıkları bunlarla bitecek gibi değil. Mesela evinin içi neredeyse, alet edevattan, tamamlanmayı bekleyen aygıtlardan geçilmiyor. Ama bir de çok
sevimli ve komik hayvanları var. Papağan Ramazan; kendini köpek sanıyor! Valla! O yüzden konuşmak yerine havlıyor, bir köpek gibi. Ve dedenin iki kedisi var. Ha, öyle demeyelim, kedilerin dedesi var: Birisi Prenses, birisi Rüstem. Prenses gerçekten kendini prenses sanıyor, hatta İran şahının gelip onunla evlenmesini bekliyor. Rüstem ise tam bir azman kedi, huysuz, sinir bozucu ve dombili. Ama Ali ve dede onları sevdiği için biz de seviyoruz.

Ali’nin bir de çok sevdiği bir arkadaşı var; Burhan. Burhan daha beş yaşındayken bir kaza geçirmiş, o yüzden yürüyemiyor. Ama dede, Burhan, Ali ve Burhan’ın ağabeyi Orhan’ın yardımıyla Burhan’a neredeyse süpersonik bir tekerlekli sandalye yapıyorlar. Fakat Burhan tekerlekli sandalyesi olmadan da elleri üzerinde yürüyebiliyor. Üstelik çok ama çok güzel gitar çalıyor. Gitarının adı da Geveze.

NEDİR BU BAKBOKLAR?
İşte Ali musluktan pişmemiş nohut büyüklüğünde, yumuşak ama parçalanmayan ve kahverengi cisimler çıktığını görünce, neredeyse altına edecek kadar korkuyor. Bunlara “Bakboklar” adını veriyor. Sonra acayip de meraklanıyor. Durum bir tek onların evde mi böyle, yoksa herkesin evinde mi diye. Bunu öğrenmesi gerektiğine karar veriyor. Gecenin bir yarısı kendini dedesinin evine atıyor. Dede acil durumu dinliyor ve torununa yardım etmeye karar veriyor. Çantalarına boyzap, tepegöz, maymuncuk gibi teknolojik aletleri koyup, Ramazan’la Rüstem’i de alıyorlar ve utanmadan arlanmadan Ali’nin babasının cipini çalıp koyuluyorlar yola. Burhan’a doğru. Ama daha sokağa çıkar çıkmaz bir tuhaflık sezinliyorlar. İzmir’in bütün sokaklarının bomboş olduğunu görüyorlar. Kim olsa korkar, Ali de korkuyor, ama bir kere dede onu ekip başkanı yapmış, hızlıca karar alıp uygulaması lazım. Tam da bu sırada ıssız yolda bir kadın çıkıyor karşılarına. Tuhaf, biraz cadıya benzeyen, ölüp diriliveren, düdük sesi gibi rahatsız edici sesler çıkaran, yarı meczup bir kadın bu. El mecbur onu da arabaya alıyorlar. Dede evden aldıkları “Bakbok” örneklerini Almanya’daki bilim adamı arkadaşına gönderiyor. Gelen sonuç tuhaf: Bakboklar’ın içinde dünyada olmayan
iki element bulunuyor. İyiden iyiye kafası karışan ekip uzaktan bir denetim noktası görüyor. Durumun daha da vahim olduğunu iyice fark ediyorlar. Çünkü denetimi yapanlar, yüzleri olmayan, yüzlerinin yerinde siyah ışık bulunan, garip yeşil kıyafetler giyen, havada yürüyen, ne idüğü belirsiz yaratıklar! Ve ekibin başkanı olarak Ali bu yaratıkları adlandırıyor: “Yokyüzler”.

HIYARYILDIZ
Yokyüzler ekibimizi durduruyor ve başlıyorlar sorularına. Bizimkiler de onlardan aşağı kalmıyor doğrusu, onlar da sorup soruşturuyorlar her şeyi. Ama bir taraftan da dedenin tuhaf aygıtlarıyla Yokyüzler’in konuşmalarını tercüme ediyor, niyetlerinin ne olduğundan önce kim olduklarını öğrenmeye çalışıyorlar. İsimlerini de öğreniyorlar tabii: Çokbilmişyeşilyüz, Hıyaryıldız, Bilgeyıldız, Sellatyıldız, Meraklıyıldız, Uzakyıldız, Korkakyıldız, Cesuryıldız. Neredeyse bütün konuşması, hareketleri ve fikirleri Dede’ye benzeyen Bilgeyıldız anlatmaya başlıyor: “…[B]iliyor musunuz, gerçekten çok önemli bir sorun var. Nedir, sorun bizim gezegenimizden kaynaklanmıyor. Sizin gezegeninizden, dünyalılardan kaynaklanıyor. Ve ne yazık ki, andığım sorundan kaynaklanacağını düşündüğümüz felaket her iki gezegeni de kapsıyor.” Yani durum çok ciddi ve işbirliği yapılmak zorunda. Ama nasıl? Bu tuhaf yaratıklar kimler? Güvenilecek birileri mi? Yoksa ortada kocaman bir aldatmaca mı var? İşler Ali’nin algılamasını aşıyor ama Ali en doğru kararı alıyor: dürüst ve açık olmak.

DEVLET DE YOK, SINIRLAR DA
Uzaylıları kontrol noktasından geçmeye ve Burhan’ı almak üzere yollarına devam etmeye ikna ediyorlar. Burhan’ı evden alıyor, şehir suyunun geldiği baraja doğru yola çıkıyorlar ve barajdaki suda da sorun olduğunu korkuyla idrak ediyorlar. İşler bir kez daha karışıyor. Ramazan’la Burhan helikoptere benzeyen bir araç olan atkopter’e biniyorlar bir şekilde. Ali kaçırıldıklarını sanıyor, ama işin öyle olmadığı Burhan’la Ramazan atkopter’den şarkılar söyleyerek ve hatta diğer yaratıklara da şarkılar söyleterek inince anlıyorlar. Güvenmekten başka çare kalmıyor. Hatta o kadar güveniyorlar ki yapılan toplantıdan sonra ekibin geri kalanı da atkopter’e atlayıveriyor. “Barıştan, birbirimizi dinlemekten, birbirimizi anlamaktan başka şansımız yok. Bu gezene ait bazı şeylere müdahale ettik. Doğaya müdahale etmek, doğayla ters düşmek, doğayı barbarca tüketmek sizin için düzense, evet düzeninize karıştık,” diye anlatıyor Bilgeyıldız. Sonra esas amaçlarını açıklıyor: “Sizler seçilmiş insanlarsınız.” Yani gezegeni tanımak için oyuna getirildiklerini anlıyorlar. Ama güzel bir oyun bu. Bakınız nasıl bir diyalog geçiyor: “Yani bizde devlet yoktur.” “Sınırlar?” “Bizde öyle bir kelime bile yok. İnsanlar mutlu oldukları coğrafyada ve kendilerine güven veren insanların arasında yaşarlar.” “Ordunuz?” “Ordunun ne demek olduğu elbette biliyorum, ama bunu dünyalılardan öğrendik. Sizleri izlerken, incelerken. Bizde öyle bir kelime yoktur.” “Asker de mi yok?” “Asker denen ve düşünmeden savaşan canlıları da sizde gördük, bizim askerimiz, ordumuz, silahımız olsaydı kendimizi aşağılanmış hissederdik. Düşman kelimesi de yoktur dilimizde.”

Ekibimiz böyle bir yolculuğa çıkıyor işte. Üstelik duvarları saydam bir uzay gemisiyle ve kendi gezegenlerine yaklaştıkça yüzleri belirginleşen, güzelleşen yaratıklarla birlikte… Ve Burhan’ın şarkılarıyla. Tabii biraz da yeni yeni başlayan aşklarla… Daha da güzeli, Bilgeyıldız’ın nefis bir sözüyle: “Düşüncelerini saklama, açıkta dursun, onlara daha yararlı olanlarla değiştirmeye hazır ol.” Siz de hazır olun. Çünkü ekip henüz Anne’ye kavuşmadı…

Bakboklar – I
Habib Bektaş
Tudem Yayınları
328 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz