İyi Kitap

İklimleri barıştıran öykü bir yazar…

İklimleri barıştıran öykü bir yazar…

Simla SUNAY

Yazar Hidayet Karakuş, Türkçe öğretmenliğinin de verdiği dil ustalığını, 1980 sonrası yoğunlaştığı çocuk yazınında sürdürüyor. Kâh bir ağacın ağzından kâh bir kedinin ağzından engin bir Türkçe ile gözlem gücü yüksek, ılık ılık, sevgi dolu öyküler anlatıyor.

Deneyimli yazar Hidayet Karakuş, çocuk okuru sıkmayan geleneksel anlatımı, sıcak, samimi uzun cümleleri, geniş sözcük çeşitliliği ve hem kenti hem kırsalı inandırıcı aktarması ile Türkiye çocuk yazını için önemli bir değer taşıyor. Neredeyse hiçbir olumsuz öğe kullanmadan öykünün akışına bırakıyor okuru. Her öykünün bir meselesi var, ancak bu öyle bir ağla gizlenmiş ki okuru rahatsız etmiyor, kim suçlu dedirtmiyor, kimseyi doğrudan yargılamıyor. Güçlü bir adalet duygusuyla yeryüzündeki her şeye eşit mesafede kalmış yazar. Çevre temalarına değinirken didaktik olmadan doğanın yanında yer alabiliyor. Keşke çocuklar sular seller gibi okusalar öykülerini… İyilere yenilen kötüler, soluksuz maceralar, fantastik canavarlar içermese de okusalar keşke.

Ben hep zorluk çekerim; siz çocuklara öykü ile romanın farkını anlatmak isteseniz nasıl anlatırsınız?

Doğrusu, tanımlayarak anlatmak yerine okutarak bu ayrımı göstermeyi daha doğru bulurum. Roman da öykü de kendi içlerinde bütünlük taşır.

Tanımlamaya kalkınca, ikisinin de niteliklerini sıralamak gerekir ama çocuklara tanımlar çoğu kez soyut gelir. Zihinsel bir etkinlik olarak okuduğunu karşılaştıran çocuk, iki tür arasındaki ayrımı çok daha güzel anlayabilir. Yine de böyle bir ayrımı anlatmayı denersek öykü kısa, roman uzun; öykünün çevresi dar, romanın çevresi geniş; öyküde kişiler az, romanda fazla; öykünün örgüsü yoğunluk içerir; romanda örgü biraz daha rahat olabilir; öykü de roman da bütün zamanları kuşanabilir… Bu gibi ortak özellikler ya da ayrımlar üzerinden anlatılabilir aralarındaki benzerlik ya da ayrılıklar.

Edebiyat yarışmalarının jürilerinde yer aldığınızı biliyoruz. Siz bir öyküyü, öykücüyü değerlendirirken hangi kriterlere dayanıyorsunuz? “İşte bu iyi bir öykü,” demenin ölçütleri sizin için neler? Soruyu bir de tersten sorarsak; ya kötü bir öykünün kriterleri?

Ben çocuk öyküleri yazıyorum; büyüklere öykü yazmadığım için öykücü saymam kendimi. Yetişkinlere öykü yazmıyorsanız öykücü sayılmanız için bir neden yok. Edebiyatta böyle bir genel görüş var.

Çocuklar için açılan yarışmalarda seçici kurul üyeliklerim oluyor. Yine de küçükler için olsun, büyükler için olsun, öykülerde en önemli ölçütüm önce yazanın dili, anlatımı, sonra özgünlüğüdür.

Yakaladıkları konuyu çocuklara önce yanlışsız bir Türkçeyle, sonra da birikimlerini barındıran bir kurguyla, yoğunlukla anlatıp anlatmamaları önemli. Ne yazık ki okullarımızda Türkçenin tadını duyuran eğitim izlenceleri yok. Yıllardır yok. Yaşanılan her olay yazılınca öykü olur diye düşünen öğrenciler, öğretmenler ya da yetişkinler çok. Özgünlük yetişkinlerde daha çok aranmalı. Türk öykücülüğünden, dünya öykücülüğünden habersiz insanların öykü yazması ne kadar olanaklıdır?

Elbette öyküyü öykü yapan dil, anlatım, kurgu, yoğunluk, okuyanda yaratacağı ya da yarattığı heyecan önemli ölçütlerdir.

Okuyamadığım, diline takıldığım, ne söylemek istediği belirsiz, yavan konuları işleyen yazılara öykü diyemiyorum. Böylesi öyküler daha ilk tümceden kendilerini ele veriyorlar.

Yetişkinler için yazdığınız Şeytanminareleri adlı romanınızla 2010 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldınız. Bu romanınızda, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında aydınların diri diri yakıldığı 1993 Sivas Katliamı’nı anlattınız. Bu örnekten de yola çıkarsak, çocuklara ya da yetişkinlere yazmak sizin için nasıl ayrılıyor. Mesela aynı konuyu çocuklara yazmayı düşünseydiniz, burada ne gibi kaygılar ya da güçlükler dikilirdi karşınıza? Bu durum içinizde bir otosansüre yol açar mıydı?

Yetişkinler için yazarken onları korumak gibi bir kaygım yok. Yetişkin insan, yaşamın gerçekliğiyle baş edebilecek güçtedir. Ancak çocuklar öyle değil. Onlara yazarken acılarla, korkularla dolu bir gerçekliği vermeyi değil, onları geleceğe dair daha umutlu kılacak, diliyle, göstergeleriyle onları bilinçle donatacak bir öykü kurmayı amaçlarım. Şeytanminareleri’ni çocuklar için yazamazdım. Oradaki gerçeklik tarihsel, toplumsal, ruhsal birçok etmenin iç içe geçtiği bir gerçekliktir ki çocuğun bunu kavraması zordur; kavrasa da onu örseleyecek bir gerçekliktir. Burada özdenetimden çok öğretmenliğimden gelen bir korumacı tutum olduğu kadar, ondan da çok çocuğa göre yazmak düşüncesi söz konusu. Onun dil dağarcığını dikkate almak, onu geliştirirken dil tadı vermek, düş gücü kazandırmak, düşünmesini sağlamak…

Çoğu yerde söyledim; insan davranışlarının temelinde iki güdü vardır: Biri korku, öteki gereksinmeler. Gereksinmeler doğal ama korkular çocuğu ömür boyu gölge gibi izleyecek duygulardır. Onu ruhsal yönden etkileyecek, yaşamını karartacak tepkilere götürecek korkulara, çocuklar için yazdığım öykülerde, romanlarda yer vermedim. Bu konu, çocukların da dikkatini çekmiş olmalı ki okullardan birinde kitaplarımda neden korku olmadığını sordu çocuklardan biri. Ben de size söylediğim gibi yanıtladım çocuğumuzu. Onların korkularla büyümelerini doğru bulmuyorum.

Sizce her öykünün bir meselesi olmalı mıdır?

Ben hiçbir sorunu olmayan öykü yazmak istiyorum, diyen yazarın da bir sorunu vardır. Her öykünün şöyle ya da böyle bir sorunu olmalıdır. Çocuğun dünyayı, evreni, insanı doğru kavramasını sağlayacak öykülerin her zaman bir sorunu işlediği görülür. Sorunsuz bir öykü olabileceğini sanmıyorum. Yazar, bilinçle seçer konusunu en baştan. Seçtiği konu nasıl bir konu olabilir? Çevreyle, uzayla, köyle, kentle, hayvanla, insanla, çocukla ya da benzer bir konuyla ilgili kurulacak öyküde, yazar alttan alta bir şey söyler. Onun öyküsünde söylediği, suyun içindeki oksijen gibidir. Çocuk öğüt istemez ama yazarın söylediğini içer ayrımında olmadan. Bu onu zihnen yaşatır. Çocukta duyarlık başka türlü nasıl geliştirilir?

Öykülerinizde kahramanların çoğunun adı geçmiyor. Mavi tulumlu adam, yaşlı adam, baba, dede, anne gibi ifadeler yoğunlukta. Bu öykü ile okurun kısa birlikteliğinde metne inandırıcılık katıyor. Bunu kasıtlı mı tercih ettiniz?

Yakınlarımızın adları ortaktır, sizin de sorunuzda belirttiğiniz gibi. Herkesin dedesi, ninesi, amcası, babası vardır. Adlarıyla yazdığımızda özelleştiririz çoğu kez. Ancak öyleyken bile güzel yazılmış bir öyküde kahramanlarla özdeşleşir okuyan. Yine de genel adlarla gerçeği somutlamak, inandırıcı kılmak daha kolay sanki.

Kahramanlarımın adlarının geçmemesi gerçeğini sizin sorunuzla ayrımsadım. Bilinçli bir seçimden çok, yaşamın içinden çıkan bir sonuç sanıyorum. Böylesi bana daha doğal geliyor.

Yurdunu Yitiren Ağaç adlı öykünüzde, güney ülkesinden kuzey ülkesine satılan bir fidanın hikâyesini okuyoruz. Uçakla “kışın üzerinden” geçerek bambaşka diyarlara gelir fidan ve gurbet acısı başlar. Fakat en sonunda, taşındığı toprağa, iklime alışır ve yurdunu unutmasa da mutlu olmaya çabalar. Yeni ülkesindeki bahçıvan onun bu uyum sürecini, iklimleri barıştırdın sen, diyerek anlatır. Artık apartman boyunda bir ağaç olan öykü kahramanı şöyle der: “Dünyanın bütün toprakları benim yurdumdur.” Ben ilk defa savaşın olmadığı bir barış öyküsü okudum ve çok etkilendim. Öyküyü okuyanda kurgulatmak istediğiniz dikenli tellerle çevrilmemiş barış dolu bir dünya mıdır? Toprak bizi zaten birleştiriyor, diyebilir miyiz?

Her canlı barış içinde büyüyebilir. Bunun tersi düşünülemez. Dünya çok güzel. Ruhi Su, bir türküsünde “Herkese yeter dünya / Herkese yeter ekmek” diyor. Daha geçen gün gazetede okudum; dünyanın beslenme kaynakları on iki milyar insanı doyurmaya yetecek kadar boldur. Peki, neden yetmiyor? Neden bir milyara yakın insan aç? Çünkü dünya gıda üretimini uluslararası şirketler denetliyor, büyük kazançlar için insanlığı bir kıyıya itiyorlar. Ben öykülerimde bir anlamda seçenek oluşturacak bir dünyayı sezdirmeye çalışıyorum. Toprak, hava, su insanı birleştirmezse ne birleştirebilir? İnsanoğlu aklını, bilimi kullanarak bu açmazdan kurtulacaktır. Yazar da yazdıklarıyla akla, bilime aykırı düşmeyecektir.

Sahibini Gezdiren Kedi adlı öykü kitabınızda, kentte yaşamak zorunda kalan sokak hayvanlarına çeviriyorsunuz bakışınızı. Yine gözlem gücü yüksek öyküler bunlar. Kedi Kehribar’ın sahipleri önce ona miyavlamayı öğrenmesi için öğretmen tutmak istiyor, sonra kaçmasın, ezilmesin diye tasma ve grip olmasın diye bir de maske takıyorlar… Bir kediniz olduğunu tahmin ediyorum. Yani kedilerle yaşaya yaşaya kedileşenlerdensiniz sanırım. Sahi kedilere tasma takılabilir mi? Biraz Kehribar’dan konuşsak…

Doğrusu Kehribar’ı çok özlüyorum. Gerçekte adı Paşa’ydı. Şeytanminareleri’nde Beybaba’nın kedisiydi. Öyküde Kehribar olmuştu. Çok uslu, algılaması yüksek bir kediydi. Altı yaşında birdenbire hastalandı, on beş gün içinde öldü gitti. Bembeyaz bir kediydi Paşa; öyküdeki gibi. Benim kedileştiğim doğru; kedimiz de insanlaşmıştı. Evin bir bireyi idi. Bir yere giderken bizi hüzünle izlemesi, dahası ağlaması; geldiğimizde evin hangi kuytusundaysa koşarak gelip, konuşarak bizi karşılaması; gösterdiğimiz sevgiyi öperek ödüllendirmesi… Üç katlı bir evden altı katlı bir apartmanın en üst katına taşındığımızda iki yaşındaydı Paşa. Çok sıkılıyordu. Altıncı kattan sokaktaki kedileri gözler, sanki atlamak ister gibi balkon demirlerinin arasından başını çıkarırdı. Biz bahçelerde özgürce büyümüş kedimizin bu durumuna çok üzüldük; trafiğin çok yoğun olduğu bir yerde oturduğumuz için de ona bir tasma aldık. Hiç yadırgamadı. Birlikte sokakta çok dolaştık. Özellikle akşamüstleri onu dolaştırmaya bayılırdım. Ben mi onu gezdirirdim, o mu beni… Görüyorsunuz öykünün yaşanmışlığı çok fazla. Gerisi kurgu elbette…

Yurdunu Yitiren Ağaç
Hidayet Karakuş
Resimleyen: Murat Sayın
Bilgi Yayınevi, 85 sayfa

Sahibini Gezdiren Kedi
Hidayet Karakuş
Resimleyen: Murat Sayın
Bilgi Yayınevi, 99 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz