İyi Kitap

Edebiyatta çocuğa görelik…nedir?

Edebiyatta çocuğa görelik…nedir?

Aslında nispeten modern ve yeni nedir? bir kavram olan “çocuk edebiyatı”nın bir tür olarak ortaya çıkması, kitapların çocuğa uygun olup olmadığı ya da bu uygunluğu belirleyen kriterlerin neler olduğu gibi soruları da beraberinde getirdi. Öyle ya, masallar dâhil bugün “çocuk klasikleri” kategorisinde değerlendirdiğimiz pek çok eserin aslında çocuklar için yazılmadığı düşünüldüğünde, piyasasını ve alıcı kitlesini de oluşturan bu türün ölçütlerini tanımlamak pek çok açıdan elzem oldu belki de.

Bir serbest kürsü gibi tasarladığımız bu dosya çerçevesinde, eserin bilhassa üretiminde söz sahibi olan taraflarına, yani yazarlara, editörlere ve yayın yönetmenlerine yönelttik sorularımızı. Dosyamızın bu ilk sayısında “çocuğa görelik”in bir içerik mi, yoksa daha ziyade teknik, biçimsel bir sorun mu olduğu sorusundan yola çıktık. “Çocuğun algısına uygun dil ve biçem kurulmak suretiyle çocuk edebiyatı içinde tüm konular ele alınabilir mi, yoksa çocuğu korumak adına belli konular türün dışında mı tutulmalı?” sorusunu yönelttik.

Ayrıca gene bu tema çerçevesinde iki kitap değerlendirme yazısına yer verdik. Tülin Kozikoğlu John Boyne’un Çizgili Pijamalı Çocuk kitabını, Nilay Kaya ise Şebnem İşigüzel’in Annem, Kargalar ve Ben isimli kitabını çocuğa uygunluk perspektifinden değerlendirdi.

Sonraki iki sayımızda, bir kitabın çocuğa uygun olup olmadığına kimin ya da kimlerin karar verebileceği, vermesi gerektiği ve kitapların çocuğa görelik bağlamında yaş gruplarına göre sınıflanmasının sakınca ya da yararları üzerinde duracak, serbest kürsümüzde bu konularla ilgili görüşlere yer vereceğiz.

Bahar Siber
İletişim Yayınları, Editör

Gerçek hayatın çıplak şiddeti, en zorlayıcı edebiyatın gerçekliğinden çok daha sert ve acıtıcı.
“Çocuğa görelik” kavramını tartışmadan önce belki çocuk edebiyatı tanımına ve bu tanımın niteliğine bakmak gerekiyor. Çocuk edebiyatı tanımının ayırıcı özelliği, hitap ettiği okurdur. Edebiyatın bilimkurgu, polisiye, fantastik edebiyat, tarihi romanlar gibi diğer alt türleri belli bir konu, estetik anlayış veya yazım biçimi etrafında tanımlanırken, çocuk edebiyatı temel olarak seslendiği okur profiliyle ayrışıyor.

Bu noktadan hareketle, çocuğa göreliğin bir içerik sorunu olarak ele alınması doğal bir sonuç ya da gereklilik gibi görünse de, pratikte Türkiye’de teknik ve biçimsel özellikler de belirleyici özellikler olarak kabul görüyor. Resimli kitapların otomatik olarak okul öncesi yaş grubuyla bağdaştırılması bunun en basit örneği. Oysa pekâlâ ilköğretim birinci ve ikinci kademeye uygun resimli kitaplar da olabilir ve zaten de var. Bu, anne babaların okumayı öğrenen çocuklarına kitap okumayı bırakıp, “Artık kendin oku,” demesine benziyor. Okumayı öğrendiği için çocuğu cezalandırmak gibi bir şey bu. Resimli kitaplarla ilgili olarak da benzer bir algı var. Okumayı öğrenen çocuk resimsiz, düz metinden oluşan kitaplar okumak zorundaymış gibi. Bu ortalama yedi yaşından itibaren çocuğun resimli kitaplarla ilişkisinin kesilmesi anlamına geliyor ki çok üzücü bir durum.

İçerik meselesine geri dönecek olursak, burada “çocukları koruma kaygısı” başlığı altında meşrulaştırılan, ama gerçekte çocuk edebiyatını kısıtlayan bir tutum gözlemlemek mümkün, çok da yaygın bu tutum maalesef. Belli konuların ve kavramların çocuklardan uzak tutulmasını savunan bir görüşten bahsediyorum. Özellikle ölüm, hastalık, ayrılık, korkular gibi duygusal açıdan zorlayıcı konuların, çocukları korumak kisvesi altında yok sayılmasını, çocuk kitaplarının dışında tutulmasını hiç sağlıklı bulmuyorum. Çocuklar kavanoz içinde büyütülecek, ancak belli bir yaşa gelince kapakları açılıp hayata karışmalarına izin verilecek, kategorik olarak yetişkinlerden farklı yaratıklar değiller ki! Ayrıca edebiyat korkularla yüzleşme, onları iyileştirme fırsatı verir; bu edebiyatın en yapıcı ve en anlamlı özelliklerinden ve işlevlerinden biridir. Bu açıdan bakmak gerek bir de. Bir tür “duygusal eğitim imkânı” sunar diye bakıyorum edebiyata. Bu her okurun bir kitabı aynı şekilde algılayacağı anlamına gelmiyor elbette, bu yüzden imkân diyorum, ama bazı kitaplar kimi okura duygusal olarak gelişme fırsatı sunabilir ve bu hiç de azımsanacak, hafifsenecek bir şey değildir. Fazla steril ortamda büyüyen çocukların daha kolay hastalanmalarına, daha kolay alerjik reaksiyon geliştirmesine benzetebiliriz bunu. Tersten söyleyecek olursak, çocukların normal gelişimleri için nasıl belli düzeyde mikropla, bakteriyle karşı karşıya gelmeleri gerekiyorsa; aşırı hijyen nasıl bizatihi sakınılan şeyi, yani hastalığı davet ediyorsa; ağır, üzücü, korkutucu temaları işleyen kitaplar için de aynı şey geçerli.

Çocukların “sorun odaklı edebiyat” diye anılan bu tür metinlerle tanışması, duygusal olarak güçlenmelerine vesile olabilir ve gerçek hayatta karşılaşacakları travmalarla daha kolay başa çıkabilmelerine yardımcı olabilir. Bu tür kitaplar elbette ebeveyn gözetiminde okunmalıdır, ancak çocuklara güvenmeyi, onları hafife almamayı da öğrenmeliyiz! Kaldı ki bugün artık çocukların her tür bilgiye eskisine göre çok daha kolay ulaşabildikleri bir dönemde yaşıyoruz. Yani çocuklar aslında her zamankinden daha korumasızlar. Bu ortamda onlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, onlara, kendilerini karşılaşacakları zararlardan korumalarını sağlayacak donanımı sağlamaktır. Ayrıca çocukları ille bir şeyden korumak gerekiyorsa, haber bültenlerinden korumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sürekli ve çok yüklü şiddet üreten bir toplumda yaşıyoruz ve akşam haberlerinde maalesef kurmaca gerçekliğin korumacılığı da, tesellisi de yok! Gerçek hayatın çıplak şiddeti, en zorlayıcı edebiyatın gerçekliğinden çok daha sert ve acıtıcı.

Mine Soysal
Günışığı Kitaplığı, Genel Yayın Yönetmeni

[“Çocuğa görelik”…] yaratıcı bir yazarın ve yaş gruplarında uzmanlaşmış bir editörlüğün altından kalkabileceği çetrefil bir konudur.

“Çocuğa görelik” edebiyat yayıncılığının temel ölçütlerindendir. Ancak yaratıcı bir yazarın ve yaş gruplarında uzmanlaşmış bir editörlüğün altından kalkabileceği çetrefil bir konudur. Edebiyatta yasakların da sansürün de yeri yoktur. Elbette çocuk edebiyatında da. Her konu çocuğun dilsel, düşünsel ve duygusal gereksinimlerine ve algısına uyumlu bir edebi estetikle yoğrularak anlatılabilir. Önemli olan, metnin edebi yapısının, yaş grubunun okuma gereksinimiyle en yüksek noktada buluşmasını sağlayacak bir kitaplaşma sürecinden geçmesidir. Kısacası çocuğa görelik, hem sanatsal hem teknik anlamda farklı pek çok dinamikle çalışabilen karmaşık bir ölçüttür.

Şiirsel Taş
Yazar, Çevirmen

Çocuğa görelik üzerinde düşünürken, kendimizi belli kalıplar içinde sınırlandırmak yerine, olabildiğince özgür bırakmamız ve okuma kültürü edinmiş çocuğun tercihlerine güvenmemiz çok daha yerinde olacaktır.

“Çocuğa görelik” kavramı kanımca büyük ölçüde teknik bir sorun. Ancak çocuğa görelik derken, belli bir yaş grubundaki tüm çocuklara göre olmayı tarif etmekten çok, çocuğun kişisel özelliklerini göz önüne alan “bireysel görelik” şeklinde tanımlanması daha doğru geliyor bana. Sonuçta bir kitabın bir çocuğa uygun olup olmadığını belirleyen etken sadece kitabın değil, aynı zamanda çocuğun kişisel özellikleri. Dolayısıyla çocuğa görelik üzerinde düşünürken, kendimizi belli kalıplar içinde sınırlandırmak yerine, olabildiğince özgür bırakmamız ve okuma kültürü edinmiş çocuğun tercihlerine güvenmemiz çok daha yerinde olacaktır. Mesele çocuğun eline “senin yaşına uyan bu” zihniyetiyle kitap tutuşturmak değil, çocuğun tercih ettiği, sıkılıp yarım bıraktığı (ve belki zaman geçince tekrar başladığı), soluksuz okuduğu, “kendisine uygun bulduğu/ bulmadığı” kitapları keşfetmesi için yolunu açmak. Ve bu yolda, katı kurallarla örülmüş, içerik açısından sınırlandırılmış, çocuk edebiyatını “o konu uygun değil, bu içerik çocuğa göre değil” yaklaşımıyla budayan, çoraklaştıran bir yaklaşıma yer yok bence.

Çocuğa korku ve kaygı aşılamaktan kaçınma meselesine gelince, yaz tatilinin bir bölümünü birlikte geçirdiğim on yaşındaki yeğenimden tatil boyunca “Testere” filminin detaylı sahnelerini dinledim (o filmi izlemeye asla yeltenmemişimdir). Hangi çocuklardan, hangi korku ve kaygılardan bahsediyoruz? Bizim korku unsuru, “çocuğa görelik” vb. diye tanımladığımız kavramlar zaman içinde öyle hızlı ve büyük bir değişime uğradı ki çocuklar neden korkuyor, neden kaygı duyuyor sorularını tekrar sormamız gerekiyor. Dahası, çocuğu korku ve kaygılardan arındırmaya çalıştığımız yapay bir dünyada koruyup kollayarak değil, yaşadığı korku ve kaygılarla nasıl başa çıkabileceğini anlamasına yardımcı olarak güçlü kılabiliriz.

Ayşe Yüksel Durukan
Robert Kolej Kütüphanesi Medya Merkezi Yöneticisi

Tarih “çocuğa görelik” kavramının değişebildiğini gösterir.

“Çocuğa görelik” hem içerik hem de biçimsel bir sorundur. Konuların ve sunuş tarzının yaş grubuna uygun olması beklenir. Çocuk kendisine sunulanı anlayabilmelidir. Edebiyat kitapları söz konusu olduğunda çocuk bir başkasının gözünden dünyaya bakar. Kelimeler ve çizimler yalnızca öykü anlatmaz, aynı zamanda onun insanları ve çevresini algılama biçimini etkiler. Tarih “çocuğa görelik” kavramının değişebildiğini gösterir. Bakarsınız bir yazar çıkar ve aykırı denen konuyu öylesine bir beceriyle işler ve anlatır ki engellerin işe yaramadığını görürüz. Çocuklarımıza ne okuyacağımızı ve okutacağımızı en önce aileler seçer. Okulda öğretmenler ve okul kütüphanecileri destek olur. Çocuklarımıza tepeden inmeci tavırlarla tavsiye yapmamamız gerekir.

Nilay Yılmaz
Yazar

“Çocuğa görelik” konusunda dikkat edilmesi gereken nokta, yetişkinlerin bile baş etmekte zorlandığı, çözemediği sorunların ağırlığını çocuklara yüklememek ve
söylemek istenilenleri onlara umut kırıcı bir tonla aktarmamaktır… Öykülerin mutlu sonla bitmesi şart değildir ama umut pırıltısı taşıması, çocuğu açık kapılarla ve yanıtlarını araması gereken sorularla baş başa bırakabilmesi önemli bir ayrıntıdır.

Bence “çocuğa görelik” hem içerik hem de biçimsel algının bir ürünüdür. Yani hiç biri bir diğerinden daha öncelikli değildir. Ben çocuk gerçekliğinin yetişkin gerçekliğinden bağımsız bir gerçeklik olmadığına, yaşa göre gerçeklikleri ayırmanın bizi asıl gerçeklikten uzaklaştırdığına inananlardanım. Bence çocuğun dünyasını ayrı bir dünya ve gerçekliğini de bu dünyaya ait ayrı bir gerçeklik olarak düşünen yaklaşım, çocuğu toplumsal gerçeklikten soyutlayan bir bakıştır. Oysa yaşamın her alanında çocuk tüm varlığıyla yetişkinin dünyasıyla buluşur. Bu düşünceden hareketle diyebilirim ki her olgu zaten çocuğa tanıdıktır, yaşamda yeri olan her şey ona anlatılabilir.

“Çocuğa görelik” konusunda dikkat edilmesi gereken nokta, yetişkinlerin bile baş etmekte zorlandığı, çözemediği sorunların ağırlığını çocuklara yüklememek ve söylemek istenilenleri onlara umut kırıcı bir tonla aktarmamaktır. Yani insani olan her şeyden çocuklar da paylarına düşeni almalıdır. Öykülerin mutlu sonla bitmesi şart değildir ama umut pırıltısı taşıması, çocuğu açık kapılarla ve yanıtlarını araması gereken sorularla baş başa bırakabilmesi önemli bir ayrıntıdır. Çocuklarını gerçek hayatta koruyamayan bir toplumun, çocuk kitapları söz konusu olduğunda takındığı koruyucu, kollayıcı ve yönlendirici tavır, bana sorarsanız, yetişkinin kendi içini rahatlatmasından başka bir şey değildir. Ben “çocuğa göre” vurgusuyla yapılan işlerin arkasında çoğunlukla yetişkinlerin işine gelen şeyler olduğunu düşünüyorum.

Ebru Akkaş
Can Çocuk Yayınları, Editör

… [Ö]lümü yücelten, şiddeti öven, intiharı tasvir eden ve müstehcenlik içeren bir metnin çocuklara uygun olduğunu düşünmüyorum.

İnsana dair hiçbir şey çocuktan uzağa düşmez. Çocuğa her konu anlatılabilir. Fakat “hassas” konuların anlatılması zor bir iştir. Sadece çocuk okurlar için değil, tüm okurlar için geçerlidir bu. Ama gelin görün ki hassas konulardan biri olarak görülen ölüm, bütün edebiyat tarihinin başucu kitaplarının ana konusudur (elbette aşkla birlikte). Mesela bu temel edebi “malzeme”yi çocuktan gizlemek doğru gelmiyor bana. Fakat ölümü yücelten, şiddeti öven, intiharı tasvir eden ve müstehcenlik içeren bir metnin çocuklara uygun olduğunu düşünmüyorum. Ursula K. Le Guin, Mülksüzler kitabında, “Sokakta bir paket patlayıcı bulsan onları önüne gelen her çocukla paylaşır mıydın?” diye sorar ki bence bu soru çocuğa görelik için de geçerlidir.

Gökçe Ateş Aytuğ
Hayykitap, Editör, Yazar

Çocuğun özne olamayacağı konuları bir yana ayırdığımızda, geriye kalan her şey ele alınabilir. Çocuğa göre olan konuları sıralayıp çemberi daraltmak yerine, “sadece” yetişkine göre olan konuları dışarıda tutmayı tercih ediyorum. Çocuğun özne olamayacağı konuları bir yana ayırdığımızda, geriye kalan her şey ele alınabilir. Yani çocuğa göre olan konuları sıralayıp çemberi daraltmak yerine, “sadece” yetişkine göre olan konuları dışarıda tutmayı tercih ediyorum. Örneğin savaş, aşk, korku, yokluk gibi konular da çocuğu ilgilendirir. Fakat ne anlattığınız kadar, nasıl anlattığınız da önemli. Bana kalırsa “çocuğa görelik”, işte bu “biçimde” ortaya çıkıyor. “Çocuğa görelik” mutlak bir şey ifade etmediği gibi, bu biçimin de mutlak bir formülü yok.

Simla Sunay
Yazar

“Çocuktan yana durmak” en doğru tanım sanırım.

“Çocuğa görelik” hem içerik hem de biçimsel bir tür süzgeç. Elbette yetişkinlerin hayatına dair meselelerin çocuklar için üretilen eserler içersinde çıplak halleriyle yer alması sakıncalar yaratabilir. Çocuklar için yazarken hiç sınır yoktur diyemeyiz ama asıl sorun, sanırım, “çocuğa görelik” adına çocukların zekâsını küçümseyen, hayattan soyutlayan, belli başlı konularla kısırlaşmış, cesaretsiz ve yenilikçi olmayan bir kalıbın türemesi. Çocuklar hayatı imgelerle okuyor. Yazarın
dert edindiği meseleyi doğru imgelerle yazmaması için bir engel yok. Ağaçlar ağladı, dediğimizde çocuk doğayla ilgili bir sorunun varlığını çözebilir. Çocuklar için yazan kimse –hiç kendini kandırmasın– bir yetişkin. Çocuk gözüyle göremez artık. Yetişkin bir akla sahip olduğu için de onu yazmaya iten şey, ister istemez, o dünyaya ait bir dertten doğacak ya da ilintili olacak. Çocuğun bakış açısını yakalayan yazarlar yok mu peki, elbette var. Bu, çocuk gözüyle ve ağzıyla yazıyor demek değil, böyle bir şey mümkün değil zaten. Yazarken çocukla duygudaşlık kuruyor, onu özgür kılıyor, ondan taraf oluyor, onu tutuyor anlamına geliyor. “Çocuktan yana durmak” en doğru tanım sanırım.

Fatih Erdoğan
Mavibulut Yayınları, Genel Yayın Yönetmeni, Yazar

İyi bir çocuk kitabının yaş sınırı yoktur!

“Çocuğa göre” kavramını hem içerik hem de biçim açısından ele alabiliriz. Ama önce kavramın kendisini genel algı düzeyinde gözden geçirelim: Bir yapıt üretiyorsunuz, ki bunun benim ele alacağım bağlamda “sanat yapıtı” olduğunu varsayıyorum, bu yapıtın “alıcısı” için “uygun” olup olmaması konusunu tartışıyoruz. Basitleştirelim, ayakkabı üretiyorsunuz, çocuk ayakkabısı, şunu sorabilir misiniz: “Ben bir ayakkabı ürettim ama acaba çocuğa uygun mu?”

Bir, sıralama tuhaf çünkü zaten çocuk ayakkabısı üreteceğinize baştan karar verirsiniz; iki, hemen karşı soru gelir: “Hangi çocuğa? Çocuk var, çocuk var… Hepsinin ayağı bir değil ki?”

Ayakkabı için durum böyledir. “Çocuk ayağı” diye standart tek boyutta bir ayaktan söz edemiyoruz. Uzun, kısa, taraklı, şişko, cılız, kemikli, etli… Birçok ayak var ve hepsi de çocuk ayağı. Aynı şey yetişkinler için de geçerli. Dolayısıyla, ayakkabıcıya girdiğimizde bize veya çocuğumuza en uygun ayakkabıyı “deneyerek” seçiyoruz ve alıyoruz.

Ancak buradan yola çıkarak, yetişkin ayakkabılarıyla çocuk ayakkabıları arasında hiçbir fark yoktur, diyebiliyor muyuz? Pek tabii ki hayır. Çok genel olarak ilki ile ikincisi arasında öncelikle boyut farkı var; yetişkin ayakkabılarının ortalama boyutları daha büyük. Her durumda söylemek istediğim şey, çok kaba bir kategori olarak “çocuk ayakkabısı” üretmiş olsak da, sonuçta “uygunluk” deneyerek sınanabilecek bir şey.

Konumuz ayakkabı gibi zanaat ürünü değil de edebiyat gibi sanat ürünü olunca, bu basit analojimizi karmaşıklaştırmak zorunda kalacağız tabii ki. Ayakkabıda uygunluğu tayin etmemizi sağlayan şey daha yalın: Ayağın ayakkabıya sığması, bol gelmemesi, “vurmaması”, sıkmaması…

Edebiyatın çocuğa sunulduğu en yaygın araç olan “kitap” da bir yere kadar benzer ölçütlerle ele alınabilir: Kitabın çocuğun algılama kapasitesine “bol” gelmemesi, “yetersiz” gelmemesi, sıkmaması… Bütün bunlar uygunluğu belirleyen etmenlerden sayılır. Böyle bakınca çoğunlukla bir içerik sorunundan söz ediyor gibiyiz, ama önce biçim açısından bir bakalım. Nedir çocuk kitabı ile yetişkin kitabını biçimsel olarak ayıran? Kabaca, daha büyük puntolu yazılar, daha kısa cümleler, sınırlı bir kelime dağarcığı ve daha az sayfa, resimlerin kullanılması, renk ve kitabın nesne olarak çekici olması vb… İçerik ise bir metnin “edebi” olup olmamasından başlayarak, o metnin içerdiği kavramlar, düşünceler, imgeler, metaforlar, söz oyunları, benzetmeler (ki bunlar biçim gibi görünse de daha çok içeriği belirler) ile ilgilidir.

Bir kez “çocuğa göre” kavramını andığımızda kaçınılmaz olarak dünyayı ikiye ayırırız: Dünyanın çocuğa göre olan kısmı ve çocuğa göre olmayan kısmı… Günümüz dünyasında bu ne kadar geçerlidir? Yetişkin dünyasının hiçbir yaşantısı veya sorunu yok ki bir yerinden çocukların hayatına bulaşmasın. Dolayısıyla, “çocuğa uygun olmayan”, çocuğun erişimi dışında kalacak bir içerikten söz edebilmek zor. O halde bazı konuları çocuktan sakınmak yerine, onları çocuğa “iyi anlatmak” tercih edilebilir bir çözüm olabilir.

Şu sorulabilir: Madem içerikte sınır koyamıyoruz, o halde çocuk kitabını yetişkin kitabından nasıl ayıracağız? Yanıt, ayakkabı örneğinden çok farklı değil. Tabii ki, nasıl çocuk reyonu ve yetişkin reyonu farklıysa, kaba çizgileriyle çocuk kitabının da daha çok biçimsel özelliklerinin (yukarda saydım) belirlediği bir kategorisi var. Dolayısıyla çocuk kitabı almak istediğimizde o reyona gidiyoruz, ancak kendi çocuğumuza uygun olan kitabı çocuğumuzun benzersiz özellikleri belirliyor; yani “deniyoruz”, çocuğumuzun ayağına –pardon– zihnine/algısına/zevkine/ilgisine/ merakına uygun olup olmadığını. Çünkü öyle kitaplar vardır ki içeriği biçimini aşar, katmanlıdır. Çocuk ilk katmanını algılayabilir, yetişkinse (okuyan bir yetişkinden söz ediyoruz tabii) öteki katmanları algılar. Ve sıkça söylenen bir söz: İyi bir çocuk kitabının yaş sınırı yoktur!

Burhanettin Düzçay
Tudem Yayınları, Editör

Çocuk edebiyatı içinde yer alan bir kitap, seslendiği yaş grubunun gerçekliğini/ilgilerini (anlam evrenini) ve anlayabilme, algılayabilme, izleyebilme gibi becerilerini göz önünde bulundurmak zorunda.

“Çocuğa görelik” suistimale açık bir alan. Çocuğu biçimlendirme, kendine benzetme meraklısı her türlü otoritenin, hoşuna gitmeyen konuların dile getirilmesi
karşısında engelleyici bir silah olarak kullanabileceği ya da edebi/ sanatsal niteliği yakalayamamanın mazereti olarak ileri sürebileceği bir esneklik taşıyor.

Soruyu yanıtlamaya başlamadan önce “çocuğa görelik” kavramının amaca, duruma göre esnetilmesine karşı, bu kavramdan ne anladığımızı, öncelikle çocuk edebiyatını tanımlayarak, bu alana katkıda bulunmuş isimlerden birkaç alıntıyla netleştirmeye çalışalım. Sedat Sever Çocuk ve Edebiyat adlı kitabında şöyle diyor:“Çocuk edebiyatı (yazını), erken çocukluk döneminden başlayıp ergenlik dönemini de kapsayan bir yaşam evresinde, çocukların dil gelişimi ve anlama düzeylerine uygun olarak duygu ve düşünce dünyalarını, sanatsal niteliği olan dilsel ve görsel iletilerle zenginleştiren, beğeni düzeylerini yükselten ürünlerin genel adıdır.”

Alıntıdaki, “sanatsal niteliği olan” ifadesinden anlaşılacağı gibi, çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatının biraz daha basiti anlamına gelmiyor. Çocuğa görelik kavramını sanatsal niteliği ıskalamış, çocuklar için didaktizm/yönlendirme niteliği taşıyan metinlere kalkan haline getirmemek gerekiyor. “Çocuk edebiyatı önce edebiyattır. Edebiyat yönü ile edebiyatın içinde en incelikli yazarlık biçimidir. Her yaştan okurun ilgisini çekebilen, okunabilen, dili, anlatımı ve biçimi ile edebiyatın içinde yeni bir türdür.” (Mustafa Ruhi Şirin – 99 Soruda Çocuk Edebiyatı)

Çocuğa göreliğin, edebi/sanatsal nitelikle ilgili bir kavram olmadığını belirttikten sonra gelelim “Peki, nedir?” sorusuna: “Çocuğa görelik, onun ilgilerini, gereksinimlerini, dil evrenini göz önünde tutmayı, hazırlanacak okuma metnini bunlarla örtüştürmeyi zorlar. Çocuksuluksa tam tersine, dilin acemice kullanımı, daha doğrusu anlatımda ilkelliktir.” (Emin Özdemir – Anadili Öğretimi) bulundurduğumuzda, çocuğa göreliğin kendi içinde de alt kategorilere ayrılabileceğini söyleyebiliriz. Öyleyse çocuk edebiyatı içinde yer alan bir kitap da seslendiği yaş grubunun gerçekliğini/ilgilerini (anlam evrenini) ve anlayabilme, algılayabilme, izleyebilme gibi becerilerini göz önünde bulundurmak zorunda.

Tekrar soruya dönersek, evet, “çocuğa görelik” bir içerik sorunudur: Seslendiği yaş grubunun ilgi, öğrenme kapasitesi ve potansiyelini dikkate almayı gerektirir.

Anlatım sorunudur: Sözcük seçiminden cümle kuruluşuna; metnin uzunluğundan anlatımın somutluğu-soyutluğu, çok katmanlılığına kadar çocuğun dil evrenini
göz önünde bulundurmayı gerektirir.

Teknik/biçimsel bir sorundur: Font ve punto seçiminden tutun da sayfa düzeni, resimleme (hatta resimlerin sayısı, tarzı) ve basılacak kâğıdın niteliği dâhil birçok teknik ayrıntıya dikkat etmeyi gerektirir.

Çocuğun algısına uygun bir dil ve biçem kurulmak suretiyle tüm konuların ele alınıp alınamayacağı, çocukları korumak kaygısıyla bazı konuların kapsam dışı mı bırakılması gerektiği konusunda ise edebiyata, yaratma özgürlüğüne sınır getirmektense, yazma/kitabı hazırlama aşamasında kafamızdaki okur tahayyülünün ilgi, gereksinim ve hazır bulunuşluğunu göz önünde bulundurmayı tercih ederim. Ve yanıtlardan çok sorularla konuşmayı…

Bu soruların kaynağı olarak düşündüğüm iki netameli alan üzerinden, şiddet ve cinsellik üzerinden düşünelim. Her ikisi de çocukluğun belirli dönemlerinde ilgi odağı olabilir; bunu çoksatarlığa/ticari sömürüye dönüştürmek kelimenin en hafif tabiriyle etik değildir. Ancak bunlar yokmuş gibi davranmak ne derece doğru ve sağlıklıdır? Böyle bir durum bizi kapalı-geleneksel toplum yapısının ikiyüzlülüğüne mahkûm etmez mi? Şiddet maalesef hayatın içinde var. Şiddetin sonuçlarıyla kurgusal/sanatsal bir ortamda karşılaşma, yüzleşme; kişinin kendi hayatında karşılaştığı /karşılaşabileceği şiddete karşı sağlıklı tavır geliştirmesine katkıda bulunamaz mı?

Örneğin Johne Boyne’un Nazi toplama kamplarının gerçeğini anlattığı Çizgili Pijamalı Çocuk adlı eseri, bir çocuk kitabı olarak arka planında insanlık tarihinin en büyük şiddetini barındırıyor. Bırakın çocuklara öğretmeyi, belki de tüm insanların unutmak istediği bir trajediden söz ediyoruz. Bu yönüyle eleştirilebilir, çocuğa görelik ilkesine aykırı bulunabilir. Ancak yoğun bir şiddet barındıran bir olguyu, hiçbir şiddet unsuruna, hatta imasına bile yer vermeden dile getirmesi, çocukluğun o saf bakış açısını yakalaması ve –bir okumadan beklenmesi gereken özellikler olan– “yeni okumalara, bilgilenmelere, öğrenmelere” taşıyabilecek potansiyeli ile çocuğa görelik ilkesinin başarılı bir örneği de sayılabilir.

Ve Hürrem: Barış Pirhasan’ın şiir gibi anlatısıyla hayvan sevgisinin en somut hali olarak okunabilecek bir metin. Fakat sahip olduğu çok katmanlılıkla, popüler bir diziye adı dâhil yaptığı göndermelerle çocuğa görelik ilkesini zorlamıyor mu? Metne popüler kültür unsurlarının yerleştirilmesiyle, her an maruz kalınan popüler kültür karşısında özgür düşünmeyi sağlaması gereken edebiyatın, okuma eyleminin, bir biçimde çocuğu tektipleşmeye çekme tehlikesi doğmuyor mu?

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz