İyi Kitap

Edebiyatta çocuğa görelik… kim karar verir?

“Çocuğa görelik” kavramını tartıştığımız dosyanın ikinci sayısında,
“Bir kitabın çocuğa uygunluğuna kim karar verir?” sorusunun peşine düştük.

Geçen sayımızda başlattığımız ve ilkinde “çocuğa görelik” kavramının ne olduğunu tartıştığımız dosyamızın bu ikinci sayısında, bir kitabın “çocuğa uygun” olup olmadığına kimin ya da kimlerin karar verebileceği üzerinde durduk. Yazar mı, yayınevi ve editör mü, yoksa profesyonel bir kurum mu buna karar vermeli, dedik. Ayrıca böyle bir uygunluk belirleme yetkisinin, taraflar üzerinde sansüre yol açıp açmayacağını tartışmak istedik. Sorularımızı gene aynı kişilere, yani ağırlıklı olarak işin mutfağından gelen yazar, yayın yönetmeni ve editörlere yönelttik.

Farklı görüşlerin ifade edilip, satır aralarında başka pek çok önemli konunun dillendirildiği dosyamızın ufuk açıcı olması dileğiyle…

Ayşe Yüksel Durukan
Robert Kolej Kütüphanesi
Medya Merkezi Yöneticisi

Dünyada oluşmuş evrensel uygunluk değerleri var. […] Doğrudan olmasa da bu uygunluğa yayınevleri de etkide bulunuyor, çünkü tüketiciler için bir pazar oluşturuyorlar.

Bu belirlemeler yüzyılların birikimi ve yapılan araştırmaların sonuçlarına göre yapılır. Çocuk psikolojisi, davranışları ve gelişiminde uzman olan araştırmacılar, akademisyenler, eleştirmenler, eğitim uzmanları bir şekilde etki mekanizmalarını oluşturuyorlar. Dünyada oluşmuş evrensel uygunluk değerleri var. Bu değerler zaman içinde renk ya da ton değişikliğine uğruyor. Doğrudan olmasa da bu uygunluğa yayınevleri de etkide bulunuyor, çünkü tüketiciler için bir pazar oluşturuyorlar. Kültür, ekonomi, pazar ve teknoloji birbirlerini ve kitleleri etkileyen oluşumlardır.

 

 

 

 

Yazar toplum baskısından oto-sansür uyguluyor, yayınevi bir öyküyü ilgi görmeyeceğini düşündüğü için yayımlamıyor, editör yazarın metninde değişikliğe gidiyor: Bu tür sansürler maalesef oluyor. Bir kitabın “iyi” olduğuna sonunda karar verecek olan okurlardır. Aileler, öğretmenler, eğitmenler, kütüphaneciler, sivil toplum kuruluşları, eğitim bakanlıkları bu sürece katkı yaparlar. Baskıcı toplumlarda sansür hep olagelmiştir. Aileden başlar, mahallede, okulda, meslek yaşamımızda hep devam eder…

Bahar Siber
İletişim Yayınları, Editör

[Çocuğa görelik] kişinin dünya görüşüyle belirlenebilecek, zamana, coğrafyaya bağımlı, içeriği her dem değişen ve değişecek bir kavram. Dolayısıyla çocuğa uygunluk kavramını belirleyenler, pratikte çocuk edebiyatının aktörleri oluyor.

“Çocuğa görelik”, kesin kurallarının belirlenmesi ya da genel geçer bir kabule bağlanması mümkün olmayan, muğlak bir kavram, çünkü aslında siyasi bir şeyden bahsediyoruz. Ancak kişinin dünya görüşüyle belirlenebilecek, zamana, coğrafyaya bağımlı, içeriği her dem değişen ve değişecek bir kavram. Dolayısıyla çocuğa uygunluk kavramını belirleyenler, pratikte çocuk edebiyatının aktörleri oluyor. Yazarlar, çizerler, editörler, çevirmenler… Son zamanlarda belli kurumların onayıyla yayımlanan kitaplara rastlıyoruz, ama bu da nihayetinde mutlak bir otoritenin bağlayıcı yargısı değil, belli bir ticari kurumun öznel görüşünden öteye gitmiyor. Bunun ayrımına varmak gerek.

Buradaki sansür ancak bir otosansür olabilir ki bunun derecesi de yine ilgili aktörlerin yaklaşımıyla ölçülebilir. Belli derecelerde sansür anlaşılabilir bir durum olarak kabul edilebilir belki, sonuçta yayıncılık da diğer iş kolları gibi ticari bir faaliyet. Ama şunu da biliyorum; iyi yayıncılık, ticari kaygılarla söylenecek söz arasında denge kurmaktan geçiyor. İletişim Yayınları’nın çocuk kitapları dizisinde sansüre olabildiğince uzak bir noktadayız, bunu iç rahatlığıyla söyleyebilirim, çünkü zaten dönüştürücü kitaplara yer vermek gibi temel bir kaygımız var. Belki dışarıdan bir göz tarafından rahatsızlık verici diye algılanacak metinleri çoğu zaman bile isteye, niyet ederek, büyük bir farkındalıkla basıyoruz. Çoğu zaman bunların özellikle genç yazarlara yeni ilhamlar verdiğini, çocuk edebiyatı ortamında tartışmalara yol açtığını görüyoruz. Türkiye’de bunların her ikisine de çok ihtiyacımız var.

 

 

 

 

Gökçe Ateş Aytuğ
Hayykitap, Editör, Yazar

Yazar metnini tamamladıktan sonra belirleyici olan, okuma birikimi ve okurlardan gelen geri bildirimlerden edindiği tecrübeyle, yayınevi ve editördür.

Çocuk edebiyatı yazarı çocuklar için üretir, üslubunu okurlarını gözeterek oluşturur. Yazar metnini tamamladıktan sonra ise belirleyici olan, okuma birikimi ve okurlardan gelen geri bildirimlerden edindiği tecrübeyle, yayınevi ve editördür. İşte burada uzmanlık devreye giriyor. Kitabın seçiminden yayımlanışına, bütün aşamalardan yayınevi sorumludur. Okurları kitapla en iyi şekilde buluşturmaya çalışır. Bunu yapmak için de okuru iyi tanıması, ihtiyaçlarını iyi bilmesi gerekir.

 

 

 

 

Yazarla birlikte yürüttüğü metinsel çalışmanın yanı sıra kitabı fiziksel olarak da okuruna göre biçimler. Örneğin yazı büyüklüğü, resimler, kapak, tanıtım yazısı, hedef yaş grubu gözetilerek düzenlenir… Zaman zaman kitapların çocuğa uygunluğunu “ispatlamak” niyetiyle, yayınevi ve yazarı denetlemeye yönelik uygulamalar deneniyor. Örneğin bir süredir bazı kurumlar, edebi
çocuk kitaplarının üzerine bir tür “uygundur” ibaresi basmaya başladı. Edebiyat yayıncılığı, yazar ve yayınevlerinin işi değil midir? Fakat maalesef satış kaygısıyla yayınevleri kendilerine
denetleme kurumları seçiyor. Oysa yayınevleri işinin en iyisini yapma gayretinde, yetkinlikleriyle güvenilir kurumlar olmalı. Tabii ki yayınevi ne yayımlarsa iyidir demiyorum, yayımlanan
her kitap için her türlü eleştiri mekanizması işletilebilir; aslında en büyük eksiğimiz de burada.

Kurumlar, kişiler farklı farklı yorumlayacağı için çocuğa görelik-uygunluk kavramının masumane bir sansür gerekçesine dönüşmesi işten bile değil. Bir yetişkin ya da kurum, bazı davranışların, kelimelerin, düşüncelerin çocuğa uygun olmadığını düşünebilir mesela, yazar ve yayıncı da bunları metinden ayıklar… Kitaplarını kurumlara onaylatan yayınevi sayısının artmasından ve çocuk kitaplarının yetişkin alıcılarında böyle bir talep oluşturmalarından endişe ediyorum… Ben kendi okumalarımda dil ve üslup, olay örgüsü açısından bir değerlendirme yapıyorum. Bazı metinlerde
yazarın anlatmak istediğini sezdiğim şeyle okuduğum şey bambaşka olabiliyor. Bazıları da bulanık, didaktik, fazla doğrucu, fazla karanlık, olay örgüsü zayıf ya da fazla karmaşık…

Mine Soysal
Günışığı Kitaplığı
Genel Yayın Yönetmeni

Metnin çocuğa göreliğine bütünüyle yayınevi, yani editörlük karar verir. […] Yazılan her metin edebiyat olmayabileceği gibi, çocuk için yazıldığı sanılan bir metnin okuru da çocuk olmayabilir.

Metnin çocuğa göreliğine bütünüyle yayınevi, yani editörlük karar verir. Profesyonel anlamda bir yaratıcı yazarın yaş grubunu belirlemesi, daraltması ya da genişletmesi de mümkün olabilir belki, ama bu da deneyim ve odaklanma gerektiren zorlu bir yaratma süreci demektir.

Bizim alanımızda yayınevlerinin okurlarına karşı sorumluluğu on kat daha ağırdır. Bunun için yayınevinin ölçütlerini hem derinleştirmesi hem de billurlaştırması gerekir. Bazı yazarlarda, bazı dosyalarda bu çok zorlayıcı olabilir. Ölçütlerimizi her şeyin üstünde tuttuğumuz için, çok değer verdiğimiz, çok sevdiğimiz bir yazarın dosyasını kitaplaştıramayabiliriz. Yazılan her metin edebiyat olmayabileceği gibi, çocuk için yazıldığı sanılan bir metnin okuru da çocuk olmayabilir.

 

 

 

 

Nilay Yılmaz
Yazar

Bir yapıt ilk sözcüğünden itibaren hedef kitlesiyle bir uyumsuzluk içindeyse yapacak fazla bir şey yoktur. Sonradan yapılacak her müdahale yazarla yapıtın arasına girecek, yapıt editörün sihirli dokunuşlarıyla çocuklara yaklaşmış olsa bile artık onu yaratan asli bilinçten uzaklaşacaktır.

Bu iş bence bir bilinç sorunudur, yaşama nasıl baktığımızla ve çocukluk olgusuna hangi anlamları yüklediğimizle ilgilidir. Eğer bir aksaklık varsa bunun başlangıcını öykünün başladığı yerde, yani yazarın duruşunda aramak lazım. Yazar, içini rahatlama hevesine kendini kaptırmışsa onu ne iyi bir editör ne de bir yayınevi kurtarabilir. Bir yapıt ilk sözcüğünden itibaren hedef kitlesiyle bir uyumsuzluk içindeyse yapacak fazla bir şey yoktur. Sonradan yapılacak her müdahale yazarla yapıtın arasına girecek, yapıt editörün sihirli dokunuşlarıyla çocuklara yaklaşmış olsa bile artık onu yaratan asli bilinçten uzaklaşacaktır. Bu sadece editör desteği değil, yapıtı onaylayan, onun var oluşunu gerekçelendirip açıklayan bir kurum, enstitü, otorite, sivil toplum kurumu vb. söz konusu olduğunda da geçerlidir. Kısacası, yazarla okur arasına giren kişi sayısının çokluğu bence uyumsuzluğu düzeltmekten çok uyumsuzluğu artıran bir durumdur.

 

 

 

Böylesi bir uyumlama çabasına yazarın açısından baktığımızda, bu durumun otokontrole ve tektipleşmeye sebep olacağı söylenebilir. Yazar bir süre sonra kendini bu “göre” şablonuna uygun şeyler yazarken bulabilir. Ne yazık ki günümüzde çocuğu okurla birleştiren otorite bu “göre” bilinçleriyle yaratılmakta ve normalleştirilmektedir. Bir başka deyişle, yazar ve çocuk buluşmasını bu göre’ler belirlediği için yazar ya hiç bir göre’ye uymadan kendi içsel göre’sini izleyecektir ya da müfredatı destekleyen kazanımlara ve ünite konularına göre; anne-babaların beklentilerine göre; öğretmenlerin ve MEB’in onayına göre; X yayınevine göre; X yarışmasına göre; X çizerine göre; X akademisyenine göre; X sendika/ dernek/vakfın duruşuna göre; X partisinin eğilimine göre; X kurumunun öneri ve onayına göre diye uzayıp giden bu göre’lik listesinden birine kaçınılmaz olarak yakınlaşacaktır. Bu listelerdeki göre’lik ölçütü, daha önce de belirttiğim gibi, ne yazık ki çocuğun yararından çok yetişkinin yararına işleyen bir sürece işaret etmektedir. Bu duruma yazarlık gözlüğümü takıp baktığımda, yaşama karşı duruşumun ve çocuğa bakışımın neyi nasıl yazacağımı belirlediğini söyleyebilirim. Elbette bir de kalemimin… Göre’lik ölçütlerinin hepsinin göreli olduğuna inanarak elimden geldiğince bir şeye bağlı olmamaya özen gösteriyorum.

Konuya akademisyenlik gözlüğümü takarak baktığımda ise özgürlüğümün biraz daha kısıtlandığını belirtmeliyim. Bir kitabı incelemek ve değerlendirmek elbette kavramsal bir çerçeveyi gerekli kılıyor. Ne var ki burada bahsettiğim şey bu değil. “Çocuğa göreliği” belirleyen ölçütlerin bir süre sonra tek tip yapıtlar üretilmesine ve yapıtların tek açıdan bakılarak değerlendirilmesine neden olduğunu söylemek istiyorum. Kısacası, bir insanın yüreğine ve diline ne kadar çok “göre” ve “ama” yansıyorsa, bence o insan o kadar tutsaktır.

Simla Sunay
Yazar

Sanat-edebiyat ile pedagojinin pek çok noktada çatıştığını gördüğüm için kitaplarımın üzerinde uzman doktorların onayını görmeyi hiç arzu etmem.

Yazarı bir kenara koyalım, bir kitabın “çocuğa göre” olup olmadığını doğrudan belirleme hakkına sahip hiçbir kimse ya da kurum yoktur. Ancak editörlerin ve yayınevlerinin seçme eylemlerini göz ardı edemeyiz. Eseri yayımlamak ya da yayımlamak ellerinde. Belirleyici değil de seçicilerden söz etmek mümkün. Yayınevleri genel bir politika güdebilir bu konuda. Mesela İletişim Yayınları son zamanlarda özgür ve özgün resimli çocuk kitaplarına yöneldi. Ölüm dâhil pek çok cesur mesele, okul öncesi dönem çocuklarına sunuldu. Türkiye’de yoksun olan bu atılımı bence bilinçli gerçekleştirdiler, bir ihtiyaç vardı, çok da iyi oldu. Sanat-edebiyat ile pedagojinin pek çok noktada çatıştığını gördüğüm için kitaplarımın üzerinde uzman doktorların onayını görmeyi hiç arzu etmem. Çünkü bana göre kitap ne aşıdır, ne de ilaç. Öyle olsa Goethe’nin ülkesinde soykırım olmazdı.

 

 

 

 

Yazarı o ayırdığımız yerden alacak olursak, hangi yazar çıkıp da diyebilir ki “Ben bir çocuk kitabı yazdım!” Yazdığı eser için bu kadar kesin konuşması mümkün değil. Çünkü eser aslında gerçek anlamda doğmadı, henüz okurların zihninde bambaşka bir biçimde vücuda gelmedi. En büyük belirleyici “zaman” bu nedenle.

“Çocuğa görelik” tartışmaları bir yerde çok iyi oldu, geçen sayıda yazarı tümüyle özgür bırakamadığımızı gördüm. Bana “Kitapların çocuklara göre değil,” diyen çok oldu. İşin ilginci o öyküleri çocuklarla atölyelerde, söyleşilerde çok keyifli paylaştım, geri verim aldım. Bana göre amacıma az da olsa yaklaştım. Bir deneydi bu ve tabii ki riski vardı. Her çocuk kitabı bir deneydir. Editörü, yayıncıyı, hadi daha öteleyelim, eğitim kurumlarını “çocuğa uygunluk” açısından görevli tayin ettiğimiz noktada sansür başlamış oluyor. Son günlerde hükümet de çocuk kitaplarına sansür uygulamaya başladı. Özel okullar çağdaş yazını takip etseler de kendi listelerini dayatıyorlar. Devlet okulları 100 Temel Eser kıskacında. Yazar özgür değil, okur da özgür değil bu zincirde.

Şiirsel Taş
Yazar, Çevirmen

Tartıştığımız konu çocuk “edebiyat”ı ise “çocuğa görelik”, hadi bir adım daha ileri gidelim, “çocuğa uygunluk” ölçütünün belirleyicisi profesyonel bir kurum olamaz.

Eğer genel kapsamıyla çocuk kitaplarından değil de çocuk edebiyatından söz ediyorsak (eğitim amaçlı kitapları kapsam dışı bırakıyorum), yazarın, yayınevinin, editörün sorumlulukları açısından işleyiş erişkin edebiyatındakinden farklı olmamalı. Yapıtın içeriği, dili, üslubu konusunda asıl söz sahibi olan elbette ki yazarın kendisidir. Editör –burada çeviri editörlüğünü biraz daha farklı konumlandırmak gerek– tıpkı erişkin edebiyatında olduğu gibi, gerek kurgu gerekse dil açısından yönlendirici rol üstlenir. Ancak Türkiye sınırları içinde düşünecek olursak, çocuk edebiyatı alanında belki birkaç istisna dışında yetkin bir editörlük anlayışının varlığından söz etmek zaten mümkün değil. Yine üstüne basa basa tekrarlayayım; tartıştığımız konu çocuk “edebiyat”ı ise “çocuğa görelik”, hadi bir adım daha ileri gidelim, “çocuğa uygunluk” ölçütünün belirleyicisi profesyonel bir kurum olamaz. Bu tür bir denetim, edebiyatın (çocuk edebiyatı dâhil) ruhuna aykırıdır ve ancak az önce kapsam dışı bıraktığım edebiyat dışı, özel gereksinimlere yönelik, eğitim amaçlı kitaplar için söz konusu olabilir.

Çocuk edebiyatında sansür konusu, üzerinde kafa patlatmak gereken, aşılması zor bir sorun. Öncelikle yazarın çocuklar için yazıyor olmaktan tedirginliğe kapılarak uyguladığı otosansür sıkıntısı var. Ardından editörün ve yayınevinin müdahalesiyle işleyen, yayınevinin politikası ya da daha da acıklısı, “müşteri memnuniyeti” (burada müşteriden kastım elbette ki çocuk değil, çocukları kastetseydim okur kitlesi demeyi tercih ederdim) güdümlü sansür mekanizması var. Bütün bunları aşsanız bile kitabın çocuğa ulaşmasında temel aracı olan yetişkinin (çoğunlukla ebeveyn ya da öğretmen) “Hayır, o kitap olmaz!” engellemesi, “Bu kitap daha uygun,” dayatması var. Bir de profesyonel bir kurum işin içine girince, sorun daha da karmaşıklaşıyor. İşin ironik yanı, profesyonel bir kurumun kitaba “uygundur!” damgası basması, kitabın yetişkin eliyle çocuk okura ulaşmasını kolaylaştırıyor. Bunun da anlamı şu: Son basamakta yetişkinin uyguladığı blokajın sorumluluğunu yetkili bir kurum üstlenince, sansür mekanizması el değiştirmiş oluyor.

 

 

 

 

Ebru Akkaş
Can Çocuk Yayınları
Editör

Dayatmadan önermeyi beceren edisyon  inanıyorum.

Kitabın içeriği ve anlatımı elbette yazara aittir. Yazara müdahale edilemez diyerek birtakım kurgusal hataları, tutarsızlıkları, maddi hataları göz ardı etmek, önerilerde bulunmamak da doğru olmaz. Kimi yazarlar birlikte çalışmaya çok yatkındır, kimileri değildir. Yazarın müsaade ettiği ölçüde en yakınında olan arkadaşından, yayıncısına kadar herkes söz alabilir; ama son söz yazara aittir. Dayatmadan önermeyi beceren edisyona inanıyorum.

Fatih Erdoğan
Mavibulut Yayınları, Genel
Yayın Yönetmeni, Yazar

Okunmayı hedeflemek, okunup beğenilmeyi hedeflemek sansüre (veya otosansüre) girmez bence. Sansür, bir yetkenin yazdığımızın okunmasını engellemesidir.

Bir bakıma, yazar, yayınevi, editör ya da profesyonel bir kurum, andığınız tarafların hepsi bu konuda söz sahibidir. Yazar, tabii ki özgürce canının istediğini yazar/yazmalı, ama daha yazarken,
hatta yazacağını kafasında oluştururken okurunu da hesaplıyordur. O zaman meramını anlatırken seçtiği dilden başlayarak, bazı biçimsel özellikleri gözetmeye başlar zaten. İçeriği belirleyen de kendisidir. Çocuğa neyi nasıl anlatacağı da onun yazarlık becerisinden geçer. Örneğin, kardeş kıskançlığını belki daha kolay anlatabilir de, “ölüm” kavramında zorlanabilir, ama sonuçta bu onun meselesidir. Yazıp önümüze koyar ve biz de deriz ki “Ayrılığı çocuklara ne güzel anlatmış!” Deriz de, bunu çocuğun da söyleyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Kaldı ki yazarın “Yoo, ben ayrılığı filan anlatmak istememiştim,” deme olasılığı da vardır. Sanatsal yapıtın kime ne söyleyeceğini önceden belirleyemiyoruz ne yazık ki -ve ne güzel ki-!

Yayınevine düşen, işte bu meramın taşıyıcısı olan kitabı hedeflenen menzile gidebilecek bir forma sokmaktır, ancak editörün işlevi biraz daha yazarın alanına sokulur. Meramı ile fazlaca haşır neşir olmuş olan yazarın, yazdığının dışarıdan nasıl algılandığı konusunda körleşmesi olağandır, ki işte bunu (iyi bir) editörle aşabilir.

Okunmayı hedeflemek, okunup beğenilmeyi hedeflemek sansüre (veya otosansüre) girmez bence. Sansür bir yetkenin yazdığımızın okunmasını engellemesidir.

Bir yazar olarak, yazarken hiçbir sınırlamaya tabi olmak istemem, çünkü aslında zaten kendini sınırlamadan yazan yazar yoktur. Sınırlama bir anlamda seçmedir, alanını belirlemedir, nasıl söyleyeceğine, neyi söyleyeceğine karar vermektir. Yazmak benim oyunumdur ve oyunumu canımın istediği gibi oynamak isterim. Yazdıklarımın kitaba dönüştüğü noktada ise şunu söyleyebilirim: Hiçbir kitabımın üstünde “çocuk kitabı” yazmaz. Yetişkinler de okuyabilir ve bunu da istiyorum zaten.

 

 

 

 

Burhanettin Düzçay
Tudem Yayınları, Editör

Yaratıcı yazardan başlayarak, yayınevleri, akademik ya da profesyonel danışmanlıklar bu sürece katkıda bulunabilir.

Edebi/sanatsal niteliğin belirlenmesi tek tek bireylerin beğenisini aşan bir durumdur ya da öyle olmalıdır. Aynı şeyin “çocuğa göreliğin” belirlenmesinde de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu, tek bir kişinin/kurumun değerlendirmesine bırakılamayacak kadar özen gösterilmesi gereken bir konu. Yaratıcı yazardan başlayarak, yayınevleri, akademik ya da profesyonel danışmanlıklar bu sürece katkıda bulunabilir. Ancak özellikle akademik ve profesyonel danışmanlık katkısının, kitabın basım kararı ve yayına hazırlık sürecinde olması gerektiğine dikkat çekmek isterim. Basılmış bir kitap için X derneğinin ya da Y üniversitesinin şu kürsüsünden onay almak, daha çok diş fırçası ve macunu reklamlarında gördüğümüz türden bir ticari reklam kampanyasından öteye gitmez.

Böyle bir durumun, yani bir kitabın çocuğa uygun olup olmadığı konusunda söz sahibi tarafların varlığının, akla getirdiği ilk sözcük “sansür” olabilir ama doğru sözcük olduğunu düşünmüyorum. Bir dosyayı değerlendirir ya da basıma hazırlarken kafamda bir okur tahayyülü oluşur ve onun dünyasından bakmaya çalışırım. Aynı şeyi yazma sürecinde yazarın da yaşadığını düşünürüm. Hikâyeye başlar ya da kurgularken, o hikâyeyi anlattığı yaş grubunun yazarla/ yazarda olduğuna inanırım.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz