İyi Kitap

Annemin saçları olmadan…

Şiirsel Taş, Tülin Kozikoğlu’nun Bir Tanecik Oğlum adlı resimli çocuk kitabını, annelik rolü ve
anne-çocuk ilişkisinde özerklik gibi temalar çerçevesinden eleştirel bir okumaya tabi tutuyor. “Mutlu
olman için ne gerekirse yaparım,” diyen bir annenin öyküsünü de mercek altına alıyor.

Şiirsel TAŞ

Üzerinde epeyce konuşup tartışma ihtiyacı duyduğum (bu ihtiyacı başkalarında da uyandırdığını fark ettiğim) bir kitapla ilgili yazmak istediklerimin özetinden ibaret olacak bu yazı. Tülin Kozikoğlu’nun yazıp, Deniz Üçbaşaran’ın resimlediği kitabın adı Bir Tanecik Oğlum. Öncelikle görsellerinden başlayayım, çünkü metni çok daha ayrıntılı inceleyeceğiz. Deniz Üçbaşaran, önceki çalışmalarıyla (Yıldız Cini, Kırmızı Kuş, Pembe Kedi, Becerikli Martı ve Ben, Limon Ağacının Şarkısı…) da dikkat çeken, kendini tekrarlama hatasına düşmeksizin resimlediği her kitapta birbirinden farklı, özgün çizimlerle karşımıza çıkan bir sanatçı. Bir Tanecik Oğlum’da da aynı çarpıcı etkiyi yaratmayı başarmış. Bir ana-oğul arasındaki can ciğer kuzu sarma ilişkiyi ve o ilişkinin simgesi olarak kullanılan upuzun saçları, her türlü gereksiz süsten arındırılmış bir durulukla, masal gibi resimlemiş, görsel açıdan dikkate değer bir çalışma çıkarmış.

Gelelim metne… Yazar Tülin Kozikoğlu, aslında çok çarpıcı ve yerinde bir saptamayla başlamış öyküye: Annelik halinin getirdiği saplantılar, takıntılar ve bunların uzantıları. Malum, bizdeki annelik halinin vazgeçilmez iki saplantısı vardır: aman çocuk aç kalmasın, aman çocuk uyusun. Kozikoğlu’nun öyküsündeki ana-oğul ilişkisinde de başlangıç noktası çocuğun doyurulması ve uyutulması, yani iki temel fizyolojik ihtiyacının anne tarafından eksiksiz olarak karşılanması. Buraya kadar bir sıkıntı yok; asıl dert, çocuğun ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilir hale geldiğinde de annesi olmaksızın bunların hiçbirini yapamaması. Zira bebekliğinde emzirilirken ve uyumak üzereyken ellerini annesinin saçlarına dolamaya alışan oğul, yıllar sonra bile bu alışkanlıklarından
vazgeçemiyor.

MUTLU OLMAN İÇİN…
“Saçını süpürge etmek” deyiminin kadın, hele hele de anne olmuş bir kadın için yaşadığımız toplumda norm kabul edilen davranış modelinin ifadesi olduğunu düşünürsek, Kozikoğlu anne-çocuk arasındaki bağın simgesel ifadesi olarak saç motifini çok yerinde kullanmış. Kaldı ki, öyküdeki ilişkide annenin saçı, çocukla annesi arasında gelişen sağlıklı bir bağın ifadesi olmaktan
çıkıyor, giderek pekişen patolojik bir bağımlılığın ifadesine dönüşüyor.

Sözgelimi kadın, okula başlayan oğlu yemek yiyebilsin diye her gün yemekhaneye taşınıyor (çünkü çocuk annesinin saçlarını okşamadan yemek yiyemiyor). Oğlunu utandırmamak için okul bahçesindeki ağacın arkasına gizlenerek, resim dersinde fırça olarak kullansın diye saçlarını oğluna uzatan anne, doğduğu gün oğluna verdiği sözü (“Mutlu olman için ne gerekirse yaparım”) tutmak için elinden geleni yapıyor. Öyle ki, annesinin saçlarını okşamadan boğazından lokma geçmeyen, gözüne uyku girmeyen çocuk delikanlılık çağına geldiğinde de, elleri ancak annesinin saçlarında gezinirken, kız arkadaşının yazdığı aşk mektuplarını okuyarak uykuya dalabiliyor.

Kopma zamanı geldi de geçiyor dediğimiz bir anda, delikanlı üniversiteye başlayınca modaya uyup saçlarını uzatıyor. Fakat yemek saatlerinde kendi saçlarını değil de annesinin saçlarını okşamak istediği için, kadın saçlarını saklandığı kuytu köşelerden uzatarak oğlunun uzun saçlarına eklemeye başlıyor. Yani çocuğun anneden kopması, bağımsızlaşıp kendine yetebilir hale gelmesi şöyle dursun, ilişki giderek tuhaf bir bütünleşmeye doğru evriliyor.

Derken delikanlı günün birinde kısa saçlı bir kıza âşık oluyor, fakat bu kez de sevdiği kızın kısa saçlı olmasından rahatsız nedense. “Allahtan annesinin saçları bir süre önce ağarmış da, gelini o bembeyaz saçları duvak olarak kullanmaya ikna eden genç adam, düğünde aç kalmaktan kurtulmuş.” Yani annenin tam da zamanında yaşlanmış olması genç adam için bir şans, gelin bu simbiyotik ilişkiyi parçalayamayacağı konusunda ikna edilmiş ve kuzu hâlâ annesine muhtaç. Zifaf gecesine ait tanımlama –çocuk kitabı olduğundan mıdır nedir?– daha da çarpıcı: “O gece yattığında hiçbir şey okuyacak hali yokmuş ama uykuya dalarken gelinin duvağını yanına almayı unutmamış.” Ama gelini yanına almayı unutmuş olabilir gibi bir ifade seziyorum.

Yeni evli çift, annenin evinin tam yanındaki eve yerleşir ve anne bu kez saçlarını iki ev arasında elektrik telleri gibi asar. Bir kez daha dikkat! “O günden sonra her sofradan büyük bir keyifle kalkan oğlu huzur içinde yatağına gidiyor, bir eli annesinin saçlarında, öteki eli karısının elinde uykuya dalıyormuş.” Derken genç adama baba olacağı müjdelenir. Karısı ikizlere hamiledir.

Doğan ikiz kız bebekler, anneleri onları emzirirken bir türlü uyuyamaz. Genç adam kendi annesinden medet umar ama ikizler babaannelerinin uzattığı saçları tutmak istemez. Bunun üzerine genç adam kızlarının saçlarını okşamaya başlar ve uykuya daldıklarını görür hayretle. O günden sonra her iki eli de kızlarının saçlarını okşamakla öyle meşguldür ki annesinin saçlarına dokunmaya fırsat bulamaz, uykusuzluk ya da yemek yiyememe dertlerinden de kurtulur.

Kozikoğlu’nun öyküsünün, toplumdaki anne-çocuk, kadın-erkek ilişkisinin derinlerinde yatan bağımlılık, himaye etme, kol kanat gereyim derken güdük bırakma zihniyetinden kaynaklanan sorunlar zincirine bir eleştiri getirdiğini söyleyebilir miyiz? Yazar, sorunu ucundan mükemmelen yakalamış, ama takıldığım nokta şu ki yakaladığı ucun gerisini getirirken kanımca bunu bir sorun olarak ortaya koymamış. Öykü öyle yumuşacık, olan ve olması gereken süreç zaten budur üslubuyla ilerliyor ki, kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bu metinde eleştirel bir bakış yakalayamıyorum. Nitekim yazar, birey olarak kendini hiçe sayan annenin, bütünüyle çocuğuna endekslediği yaşamını, öykünün sonunda handiyse bir kutsallık ifadesiyle taçlandırıyor. Oğlunun evinde saçlarına gerek kalmadığını anlayan kadın, saçlarını (yani ilişkiler yumağını) sessizce evden dışarı çekip, evin üzerine beyaz bir bulut gibi seriyor ve oğluyla ailesini her türlü kazadan, beladan, kötülükten koruyor. Yani anne için ne özverinin sonu geliyor ne kol kanat germenin, sadece ifade tarzı değişiyor ve kadın, somut anne boyutundan çıkıp soyut melek mertebesine yüceltiliyor.

ANNELİK SEVGİSİ
Öyküdeki anne, mutlu olması için didindiği çocuğunun kendi ayakları üzerinde duramayan bir bireye dönüşmesine seyirci kalırken, bu ortak yaşamı gerçek bir paradoksa dönüştürüyor. Erkeğin sonunda “mutlu bir yuva kurup” kendi çocukları doğduğunda üstlendiği sorumluluklardan ötürü annesinden kopma sürecini mucizevî şekilde bir anda ve başarıyla tamamlaması ise gerçek hayatla bu denli bağdaşan bir sorun ile gelişen öykü açısından, gerçek hayatla kesinlikle bağdaşmayan bir son. Yıllar boyu kendine yetmeyi bile beceremeyen erkek bir anda bakıma muhtaç birey olmaktan çıkıp, ikizlerinin saçlarını okşayan, ailesinin sorumluluğunu sırtlanmış, ilgi dolu bir babaya dönüşüveriyor. Bu özelliklerini annesinden bir nevi kalıtsal miras gibi devralıyor. Ve ne gariptir ki bu süreçte ikizlerin annesinin esamisi okunmuyor (resimlerde de görmesek, “ikinci kadın” varla yok arası konumda). Erkekteki bu gerçek dışı dönüşümden ötürü de ikizlerin annesinin öyküde farklı bir annelik modelinin temsilcisi olarak kullanılması –yazarın böyle bir kaygısı varsa şayet– bütün inandırıcılığını yitiriyor.

Bir Tanecik Oğlum, bir çocuk kitabıdır belki ama aynı zamanda bu toplumda anneliği yaşamış/yaşayan/ yaşayacak olan pek çok kadının da kitabıdır. Torun torbaya karışmış sayısız kadının geçmişini (ama sonunu değil) anlatan bir kitaptır. Zira etrafınıza baktığınızda görebileceğiniz gibi, böyle simbiyotik bir ilişkinin nihayetinde, “Mutlu olman için ne gerekirse yaparım” deyip saçları o evden çekmek öyle masallardaki kadar kolay olmuyor.

Elisabeth Badinter, Annelik Sevgisi adlı kitabının önsözünde şöyle der: “Annelik sevgisi sadece insani bir duygudur. Ve her duygu gibi belirsiz, geçici ve kusurludur.” Kozikoğlu’nun öyküsü
de aslında annelik duygusunun kusurluluğuna bir vurgu olarak okunabilir. Duygunun kusurluluğundan dem vururken, bunu kusursuzluk maskesinin ardına gizlemesi ise bence kitabın temel kusurudur.

Bir Tanecik Oğlum
Tülin Kozikoğlu
Resimleyen: Deniz Üçbaşaran
Mavibulut Yayınları, 32 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Çocukluğunun en güzel günleri bir tavuk çiftliğinde ve İstanbul’un göbeğinde o dönemde istila edilmemiş kırlarda geçti. Tıp eğitimi aldı, hekim oldu, sonra çocuk kitaplarına merak sardı. Kurda kuşa, börtü böceğe düşkün ve en çok da onlarla ilgili okuyup yazmayı seviyor. Düşkurdu Bir Düş Kurdu, Börtü Böcek Güncesi, Zincir, Kar Benek Kara Benek ve Kim Korkar Mavi Kurttan adlı kitapları yazdı. Yazdığından çok daha fazla kitap çevirdi. Çevirdiğinden çok daha fazla kitap için eleştiri yazıları yazdı. Sürekli genişleyen kedi kadrosu, ara sıra bahçeye misafir olan yavru/yaralı martılar ve bir ergen gürgenle birlikte yaşıyor. Biyoloji, sağlık, kent doğası ve çocuklar üzerine kafa yoruyor. Ya evde çalışıyor ya ormanda dolaşıyor.

Yorum yaz