İyi Kitap

Malina’nın dehlizleri

Simla SUNAY

Görkem Yeltan Korkusuz Meles’te fantastik bir dünyayı kendine fon alarak bir dedektiflik öyküsü anlatıyor. Aynı romanın içinde hem fantastik bir dünya yaratıp hem dedektiflik öyküsü çözümlemek zor. Kitapta yer alan kurgusal sorunlar okuru zorlayan dehlizler gibi, ama anlatım zenginliği övgüye değer.

Büyük görkemli binalarıyla yeraltı şehirlerinin en güzeli Malina, bir görenin bir kez daha görmek isteyeceği, orada yaşamak konusunda en ufak şüpheye düşmek istemeyeceği bir yer. Bu yerleşke, yazarın tabiri ile, her detayı çok iyi düşünülmüş, yaşayanları rahat ettirmek üzere kurulmuş, karanlıkların içindeki en eski kentlerden biri. Tarihine saygı duyan, üzerine nice masallar yazılmış, tiyatro, konser ve opera salonları ile tam bir sanat şehri Malina (İstanbul’a benzemediği kesin). Aynı zamanda yeraltı dünyasının en büyük gölü Ra’nın kenarına kurulu otelleri ile de meşhur (işte bu konuda İstanbul’a benzedi). “Otellerin dehlizlerine hayran kalınırdı,” diye anlatıyor yazar, “dehliz yeraltında yaşayanlar için en önemli mimari dokulardan biridir.” Öyle mükemmel bir şehir ki tünel sistemiyle trafik sorunu hiç yaşamıyor, bir ucundan diğer ucuna gitmek birkaç saniye sürüyor. “Yeryüzündekilerin görebilseler, bu şehircilik anlayışından ders çıkarmaları gereken çok şey vardı,” diye devam ediyor yazar Malina’yı betimlemeye. (Yazar bazen kent, bazen şehir dediği için ben de öyle devam ediyorum.)

“MÜKEMMEL” BİR DÜNYA Malina, zamansal açıdan çok eski, Dünya ile yaşıt ve insanlık henüz yeryüzünde ortaya çıkmadan çok uzun zaman önce kurulmuş. Önceleri krallıkla yönetilen yeraltı şehirleri zamanla halkların örgütlenmesiyle ve kralların kendi terkiyle demokrasiye geçmiş. Bu geçişi yazar, kaçınılmaz gelişime dayandırıyor. Gelişim derken daha çok teknolojik ilerlemeyi kastettiğini düşünüyorum. Yani insanlar için kurulan kusursuz kentler sonucunda demokrasi doğal olarak gelmiş, mutlu bir yaşam sürülmekte. Suç hiç işlenmiyor, herkes güven ve “korkusuzluk” içinde huzurlu, para, akçe gibi “gereksiz” şeyler yok. Yeraltı kaynakları o kadar zengin ki bu gelişmiş teknolojilerini sağlayan da o. Halkın sürekli, turp, pancar, havuç ve soğan yediğini de söylemeden geçmeyelim.

FİLOZOF BADİU

Bu kusursuz yeraltı dünyasının kanaat önderi ise filozof Badiu. Bana Fransız düşünürleri anımsattı. Badiu, yönetimin halka geçmesinde etkin rol oynuyor. Ölümünden sonra da halk bir karar veriyor. Yönetilmek değil, hizmet istiyoruz! Kitabın ilk bölümünü oluşturan bu yeraltı dünyasının tarifi ile neredeyse bir ütopya yaratıyor Görkem Yeltan. Zenginliğin eşit paylaşıldığı (bir nevi Marksist), hiçbir sorunun olmadığı “mükemmel” bir dünya.

Romanın kahramanı Korkusuz Meles, tam bir entelektüel, iyi bir okur, müzik dinleyicisi, sanatı layıkıyla tüketen biri. Böylesi bir dünyada adının niye “Korkusuz” olduğundan şüphe duyacağımız biri. Ortağı Edik ile kentin en verimsiz işini yapıyorlar: “olay çözücülük”. Pek iş yok, sinek avlıyorlar.  Bir nevi dedektiflik öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu seziyoruz, yazar her ne kadar “dedektif” sözcüğünü hiç kullanmasa da.

Yine Malina’nın mimari detaylarına odaklanıyoruz okurken. Meles ve Edik’in ofisleri mantar biçimli bir binada. Eski ofislerinin ise bal kavanozu biçiminde olduğunu öğreniyoruz. Roman boyunca yazar hayali mekânlar yaratıyor ve okura olabildiğince betimliyor. Olabildiğince, diyorum çünkü bir ütopya yaratmak kolay iş değil. Okura hiç açık kapı bırakmadan tarif etmeli, her ayrıntıyı vermeli ve okuru inandırmalısınız. Görkem Yeltan bu kitapta fantastik bir dünya yaratırken inandırıcı olmak, detaylı anlatmak gibi bir amaç gütmemiş, kalemini rüzgâra bırakmış. Bu nedenle de yer yer kesik kesik, parçalı anlatımlarının, sevdiği için yazan biri olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Yeltan’ın diğer eserlerinde de rastladığımız bu kopuk ve ayrık kurgularının, yazarken kendini hayal dünyasının akışına bırakmasıyla ilgili olduğunu tahmin ediyorum. Korkusuz Meles’i okurken bazen bir paragraf ile diğerini bağlamakta, bir cümle ile diğerini birleştirmekte zorlandığım yerler oldu. Kurgu düzensizliği genel anlamda romanın tümünde gözden kaçmıyor ancak yazarın güçlü ve yaratıcı anlatım biçimi okura nüfuz edebiliyor.

HAY BEŞ ALTIN YILAN YUMURTASI!

Olay çözücülerimiz sonunda bir olay ile karşılaşıyor. Güzel mi güzel Bayan Porsi, kentin en önemli yadigârı beş altın yumurtasının çalındığını söylemek ve bu olayı çözmelerini rica etmek için çıkageliyor. Bayan Porsi karakterinin romana bu ihtişamlı girişinde bir abartı gözleniyor. Çok mu çok güzel bir kadın… Boynunda yazarın motif/desen demeyi tercih ettiği dövmeyi çağrıştıran bir çizim var.  Nedense bu kısımda James Bond filmlerindeki seksapel kadınları hatırladım. Yazar bilinçli yaptı diye de düşünmedim değil. Porsi ile birlikte aşk da romana giriş yapıyor henüz hikâyenin başında. Bu aşk kısımlarının hepsi tam altı doldurulmadığı için çok üste köpük gibi kalmış hissi uyandırdı bende. Yani olay örgüsü ile güçlenmeyen aşk söylemi okuru bir süre sonra yabancılaştırıyor. Öyle ki Korkusuz Meles ikinci görüşünde “sevdiğim kadın” olarak tanımlıyor Porsi’yi. Ortağı Edik ile aralarındaki kıskançlık meseleleri için de aynı durum söz konusu. O kısımları yazarın kıskançlık üzerine bir “denemesi” gibi okudum ben, romanla pek bütünleşmiyor. Çok yerinde tespitler var kıskançlık üzerine… Roman boyunca yazarın didaktiklikten kaçabilen ama sesini yüksek perdeden hissettiren müdahalelerine sıkça rastlıyoruz.

Sayfa 56’da ise artık yazarın sesinin doruk noktaya çıktığı fark ediyoruz. Şöyle sesleniyor Görkem Yeltan okuruna: “…[K]ötülük peşinde biriyseniz bu kitaptan uzak durmanızı tavsiye ederim çünkü bu kitapta size göre bir şey yok.” Eminim ki yazar okurlarını kendilerinin kötü olup olmadığını tahlil etmek durumunda bırakmak istememiştir. Bu tahlili kim ve nasıl yapacak o ayrı bir sorun elbette, asıl nokta ise yazarın eserini yazdıktan sonra terk edemediği izleniminin uyanması. Kötüler okumayacaksa onca iyi kitap niye yazıldı, sorusunu da beraberinde getiriyor. Elbette “Edebiyat ne işe yarar?” tartışmasına katmadan bu kısmın üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum.

Aynı romanın içinde fantastik bir dünya yaratmak, dedektiflik öyküsü çözümlemek ve tüm bunları eksiksiz yapmak zor. Korkusuz Meles’te yer alan kurgusal sorunlar okuru zorlayan dehlizler gibi, ancak anlatım zenginliği övgüye değer. Mehmet Güreli’nin bu denli ütopik bir dünyayı çizerken yeterince özenmediği izlenimini Otel Pedrini betiminden anlıyor ve üzülüyoruz. Kitabın geri dönüşüm kapak olması ise örnek alınası…

Kitapta başlarda sıkça geçen sevimli deyişle bitirelim yazıyı: “Kapat kapını umutsuza yer yok öyküdeee…”

Korkusuz Meles Görkem Yeltan Resimleyen: Mehmet Güreli Doğan Egmont Yayıncılık, 112 sayfa

Korkusuz Meles Görkem Yeltan Resimleyen: Mehmet Güreli Doğan Egmont Yayıncılık, 112 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz