İyi Kitap

Tarihin sessizliğini bozan bir genç kız

Tarihin sessizliğini  bozan bir genç kız

Yankı ENKİ

Litvanya asıllı yazar Ruta Sepetys, pek de bilinmeyen bir gerçeği gün ışığına taşıyor Gri Gölgeler Arasında adlı bu ilk romanında. II. Dünya Savaşı’nda Baltık bölgesinde yaşayan bir halkın çektiği acı bu romanla tarihin aydınlık sayfalarına çıkıyor.

İlk romanların ayrı bir yeri vardır; hem yazar için hem de okur için. Yazar ilk kez okurla paylaşmaktadır bir romanını. Okur ilk kez tanışmaktadır bir romancıyla. Genellikle otobiyografik olmakla eleştirilir ilk romanlar. Yazar, anlatacaklarını kendi yaşadıkları üzerinden kurgular. Belki de çevresinden, ailesinden ilham alır; fakat bambaşka bir hayatın da olduğunu gösterir bize böylece. Romanın doğasında, tanımında, doğuşunda mevcut bir özelliktir bu. Roman, bireyi diğerlerinden ayıran öyküyü anlattığı gibi, ne kadar çok ortaklığımızın olduğunun da altını çizer, yazarın böyle bir niyeti olmasa bile.

SİBİRYA’DA SÜRGÜNDE…

Bir ilk roman olmasının yanında çeşitli ödüllere sahip bir kitap olan ve Delidolu’dan yayımlanan Gri Gölgeler Arasında’nın yurtdışı kapaklarından birinde şöyle yazıyordu: “Tek bir kız tarihin sessizliğini bozuyor.” Bu söz kitabı okumamış birine çok şey ifade eder mi bilinmez, ancak kitabı okuduktan sonra kesinlikle süslü bir cümle olmanın ötesinde bir gerçeği ifade ediyor. Çünkü Litvanya asıllı Amerikalı yazar Ruta Sepetys, edebiyatta, hatta hayatın başka pek çok alanında da karşılaşmadığımız bir konuya el atıyor. II. Dünya Savaşı etrafında anlatılan trajik öykülere baktığımızda, bize anlatılan tanıklıklar çoğunlukla Hitler Almanya’sı, Naziler ve toplama kampları ekseninde olmuştur. Bu romanda karşımıza çıkan şiddetin sorumlusuysa Hitler değil, eski Sovyet lideri Stalin. Zaten yazarın Litvanya asıllı olması da bir fikir verebilir burada. Stalin’in 1940’ların başında Baltık bölgesinde estirdiği terörün hesabını soran bir roman bu. On beş yaşındaki kahramanımız Lina, annesi ve erkek kardeşiyle ansızın evlerinden alınıp  çalışma kampına gönderildikten sonra, babalarından uzakta, Sibirya’nın zor iklim koşullarında ve tabii ki Sovyet subaylarının gaddar muamelesi altında geçen zamanın kaydını tutuyor. Bir ayakta kalma öyküsü diyebiliriz o nedenle. Anlaşılan Ruta Sepetys’i bu kitabı yazmaya iten de binlerce ölümün, parçalanan ailenin, feda edilenlerin, geride bırakılanların, ayrılıkların unutulmamasını sağlamak. “Geceliğimle götürdüler beni,” diye başlayan bir roman bu. Ama kapağından da anlaşılacağı üzere bir umut romanı.

Kahramanımız ve anlatıcımız Lina bir yandan olgun bir dille konuşuyor, fakat diğer yandan hafif çocuksu diyebileceğimiz bir algıya sahip. Açıkçası insan o yaşta nasıl olursa, Lina da aynen öyle. Bir taraftan ressam olmanın hayalini kurup, büyük ressamların eserlerine bir filozof derinliğinde yaklaşırken (ve biz okurların altını çizeceği cümleler karalarken), bir taraftan da fazlasıyla ciddi meselelerde çocuksu benzetmeler yapabiliyor. Sepetys, o yaşın doğasını çok doğru yansıttığı gibi, demin bahsettiğimiz acı şartları da o yaşta bir kahramanın nasıl göğüsleyebileceğini çok yerinde bir yaklaşımla yansıtıyor satırlarında.

Romanı okuduktan sonra yazar ve eserleri hakkında meraklanıp bilgi toplamaya çalıştığımda birkaç şey şaşırttı beni. Bunların başında bu eserin bir “ilk roman” olması geliyordu. Evet, bu roman da otobiyografik unsurlar barındırıyor olabilirdi, ancak beni  şaşırtan eserin ve yazarın olgunluğu oldu. Sanki ilk romanını değil de beşinci ya da altıncı romanını okuduğum hissine kapıldım. Birçok ilk romanda yazar o kadar çok şey anlatmak ister, o kadar çok meseleye el atmak, bütün ilgi alanlarını, söz sahibi olduğu konuları göstermek ister ki, o roman anlatacak çok şeyi olan birinin sayıklamasına dönüşür, amatörleşir. İşte Sepetys’in romanı bu hataya hiç düşmüyor. Sade bir dille, akıcı bir kurguyla yazılmış; gerçekten de elinize alıp rahatlıkla bir oturuşta okuyabileceğiniz bir roman bu.

Romanın diğer şaşırtan özelliğiyse bir bestseller (çoksatar) olmasıydı. Tıpkı ilk roman konusunda olduğu gibi çok satmak da bir kitabın niteliğini tartışırken olumlu ya da olumsuz şekilde gündeme getirilir. Edebiyatla yakından ilgili çoğu kişi için nitelik ile satış ters orantılı bir ilişkidir. Fakat bu kitap bize arada böyle yazarların çıkıp alışıldık kalıpları kırabildiğini, ilk eserlerin çok olgun olabileceğini, üstelik hem çok satıp hem de nitelikten ödün vermeyebileceğini gösteriyor.

Romanın finali özellikle bu kitabın etkisinin kalıcılığını mühürlüyor. Yazarın sonsözde alıntıladığı bir Albert Camus cümlesini de bu yazının finaline taşımamak çok zor: “Kışın derinliklerinde, içimde mağlup edilemez bir yaz olduğunu öğrendim.”

Gri Gölgeler Arasında Ruta Sepetys Çeviren: Nilay Kaya Delidolu Yayınları, 312 sayfa

Gri Gölgeler Arasında Ruta Sepetys Çeviren: Nilay Kaya Delidolu Yayınları, 312 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1980’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi bölümünü bitirdikten sonra aynı üniversitede Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında Gotik edebiyat üzerine hazırladığı teziyle master derecesini aldı. Gotik ve fantastik edebiyat hakkındaki yazıları Virgül, Özgür Edebiyat, Patika, Parşömen, Roman Kahramanları gibi dergilerde yayımlandı. Çeşitli yayınevlerinde editörlük ve yayın yönetmenliği yaptı. İyi Kitap, Sabitfikir, Remzi Kitap Gazetesi ve 221B gibi dergilerde yazarlık yapmaya devam ediyor.

Yorum yaz