İyi Kitap

Tüyap Kitap Fuarı’nın ardından…

Tüyap Kitap Fuarı’nın ardından…

Şiirsel TAŞ

Kitap fuarları okuma eyleminin, kitabın yaygınlaşması için olumlu etkinlikler olarak görülür çoğu zaman. Oysa kitabı tüketim nesnesi, okuru da fuara akın akın gelen “tüketici sürüsü” olarak gören zihniyet, insanı insan, kitabı da kitap yerine koymaz aslında.

Bu yıl 2-10 Kasım tarihleri arasında düzenlenen 32. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı 455.000 kişi ziyaret etmiş. Bu sayıyı kafamda bir yere oturtmaya çalışır ve de fuarla ilgili sıkıntıları nasıl kâğıda döksem diye kafa patlatırken, sağ omzumun üstünde biten yavrucağızım yazının ilk cümlesini okudu ve şu yorumu yaptı: “Sadece 455.000 kişi mi yani? Rihanna’nın konserine bile 40.000 kişi gitmişti!”

Çok kaba ve bazı açılardan doğru gelmeyen bir karşılaştırma olduğunun farkındayım. Derdim daha çok nitelikle boğuşmak. Ama on bir yaşındaki bir gencin niceliğe dair yorumunu es geçemem. Üstelik kitap fuarına gelen ziyaretçi sayısı da bir şeylerin göstergesi olsa gerek.  455.000 kişi hiç de çok değil aslında. Ne var ki, kent merkezine fersah fersah uzak fuar merkezine ulaşmak ve kitap alışverişinin ardından geri dönebilmek az buz mesele değil. Arabasına atlayıp gidenleri akşam dönüşte ıstırap dolu bir trafik bekliyor. Toplu taşımayı tercih edenleri ise fuar kalabalığının metrobüse giriş  turnikelerinde yarattığı izdiham. Sorun aslında ziyaretçi sayısı değil, planlamanın bu sayıyı kaldıracak şekilde yapılamamış olması; her gün her yerde görmeye, yaşamaya alışkın olduğumuz bir beceriksizlik hali anlayacağınız. Bilmem kaç kilometre yol tepiliyor olmasının nedeni,  kentin merkezinde, sayısı her yıl artan katılımcı yayınevi ve ziyaretçi sayısını kaldırabilecek kapasiteye sahip başka bir binanın olmadığı gerekçesi değil miydi? Fuarın yapıldığı ortamın yüzey ölçümünü artırmakla iş bitiyor mu yani?

CENNET Mİ, CİNNET Mİ?

Birebir konuştuğumuzda hiç kimse o upuzun yolu katedip o devasa fuar merkezine gitmekten hoşnut değil; tevellüdü yetenlerin hatırlayacağı gibi kent merkezindeki daha mütevazı, belki daha sıkış tepiş ama en azından ulaşımın çok daha kolay olduğu eski fuar zamanlarını özlemle anıyor insanlar. Eh, buna da nostalji deyip geçmeyeceğim elbet. Bu yıl 455.000 kişi gelmiş olabilir ama ya gelmeyenler,  gelemeyenler? Hafta içi iş çıkışı, okul çıkışı gideyim diye heveslenip de hevesi kursağında kalanlar? Yaşı, sağlık durumu vs. gereği onca yolu tepemeyecek durumda olan insanlar?

Bir de çocuk-gençlik yayıncılığı cephesinden bakalım. Fuara haftasonu aileleriyle gelen çocuklar dışında, hafta içi okullardan servis otobüsleriyle gelen öğrenciler, çocuk-gençlik yayıncılığı açısından önemli bir hedef kitle. Öyle ama fuar boyunca kaç okuldan öğrenci gelebildiği merakımı muciptir. Peki ya fuar farklı bir yerde, diyelim ki kent merkezine daha yakın, pek çok okulun gidiş-dönüş birkaç saatini yemeyecek bir mesafede olsaydı kaç okul gelebilirdi dersiniz? Dahası, kitap fuarı bölünmez bir bütün müdür? “Çocuk Kitapları Fuarı” diye ayrı bir fuar hayal bile edilemez mi mesela?

Sanırım, bunların hepsi yanıtlanması gereken sorular, üzerinde konuşup tartışmamız gereken meseleler. Mevcut durumdan hoşnut olmayanların da memnuniyetsizliğini biraz daha yüksek sesle dile getirmesinde fayda var. Zira birincil amaç, okuru okur olduğuna pişman etmeden, daha rahat ulaşabileceği, daha nitelikli bir mekânda, panayır görüntüsü vermeyen bir fuarda kitapla buluşturabilmektir. Standın önünden geçen genç kızların önüne çıkıp, “Modayla ilgilenir misin?” sorusuyla kitap satmaya çalışan yayınevi elemanı arzu ettiğimiz kitap fuarına ait bir görüntü müdür gerçekten? Kitabı tüketim nesnesi, okuru da fuara akın akın gelen “tüketici sürüsü” olarak gören zihniyet, insanı insan, kitabı da kitap yerine koymaz aslında. “Nasılsa herkes söylene söylene de olsa geliyor Beylikdüzü’ne,” mantığı doğru bir mantık değildir. Buna karşılık herkes kendi kendine söylenmeye devam ettiği sürece okur için “kitap cenneti” olması gereken ortam, “fuar cinneti” olarak kalmaya mahkûmdur.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Çocukluğunun en güzel günleri bir tavuk çiftliğinde ve İstanbul’un göbeğinde o dönemde istila edilmemiş kırlarda geçti. Tıp eğitimi aldı, hekim oldu, sonra çocuk kitaplarına merak sardı. Kurda kuşa, börtü böceğe düşkün ve en çok da onlarla ilgili okuyup yazmayı seviyor. Düşkurdu Bir Düş Kurdu, Börtü Böcek Güncesi, Zincir, Kar Benek Kara Benek ve Kim Korkar Mavi Kurttan adlı kitapları yazdı. Yazdığından çok daha fazla kitap çevirdi. Çevirdiğinden çok daha fazla kitap için eleştiri yazıları yazdı. Sürekli genişleyen kedi kadrosu, ara sıra bahçeye misafir olan yavru/yaralı martılar ve bir ergen gürgenle birlikte yaşıyor. Biyoloji, sağlık, kent doğası ve çocuklar üzerine kafa yoruyor. Ya evde çalışıyor ya ormanda dolaşıyor.

Yorum yaz