İyi Kitap

Çocukluğunuz nerelidir?

Çocukluğunuz nerelidir?

Zarife BİLİZ

Kırk yıldır sürgünde yaşayan Suriye kökenli ünlü yazar Rafik Schami, hayata çocukların dünyasından bakabilen, her daim onlardan yana olan bir yazar. Yazarın Türkçede iki çocuk kitabı var: Biri Batı, diğeri Doğu toplumlarından ses veriyor.

Rafik Schami Suriyeli Hıristiyan bir ailede doğdu. Babası fırıncıydı. Eğitimine bir manastır okulunda başladı, fırıncı olmasını isteyen babasının itirazlarına rağmen okula devam etti. Fizik, kimya ve matematik okudu. 1970 yılında sansür ve mecburi askerlik hizmeti nedeniyle ülkesini terk etti, kırk yılı aşkın süredir Almanya’da yaşıyor. Pek çok ödül alan ve eserleri yirmi dile çevrilen Schami, Almanya’da göçmen yazınının önde gelen temsilcilerinden biri olarak görülüyor. Şam’ın çok kültürlü, çok dinli ortamında geçen çocukluğu eserlerini beslemeye devam ediyor. Ayrıca yazınında masallara ve diğer halk kültürü öğelerine yer vererek yetiştiği toplumun geleneksel unsurlarından da faydalanıyor. Fakat bu unsurlar yazarın özgün söylemi içinde hem modern hem de zamanlar ötesi bir tınıya kavuşuyor. Schami’yi çocuklar Türkçede birbirinden oldukça farklı iki kitapla tanıyor. Birinde Batılı diğerinde Şam’da yaşayan bir çocuğun yaşamını konu edinen bu kitaplar üzerinden yazarla masallardan, çocukluk, demokrasi, Doğulu ya da Batılı olmak gibi konulardan bahsettik.

Bir Avuç Yıldız, Suriye’de geçiyor. Widu’nun Kalbi ise Almanya’da yaşayan bir çocuğu anlatıyor. İkisinde de çocuklar yetişkinler toplumunda birey olarak görülmüyor, sorgulamaları cezayla karşılık buluyor. Bir Avuç Yıldız’da demokrasi eksikliğini toplumsal yapıda da görüyoruz. Sizce çocuklar toplum ve aile içinde demokrasiden ne kadar pay alıyor?

Batı ve Doğu toplumları bu açıdan farklı mı?

Çok akıllıca bir soru ve üzerinde kitaplar yazılabilecek bir konu. Ancak ben burada yalnızca kısa bazı yaklaşımlarla yanıtlamaya çalışacağım. Gözleminiz doğru. Güney’de olsun Kuzey’de olsun, çocuklar sevilir fakat ciddiye alınmaz. Benim anlayışıma göre sevgi, karşı karşıya duran iki canlı türünün -burada hangi tür olduğu hiç fark yaratmaz- yalnızca göz hizasında gerçekleşen bir olgudur. Başka bir deyimle saygı, sevgi ilişkisinin ön koşuludur. Oysa demokrasi, en aydın ailelerde bile, ne yazık ki çoğu kez evin kapısının dışında kalır.

Çocuklar, yıllarını geçirdikleri okulda, uyum sağlamayı, hiçbir zaman doğrudan eleştirmemeyi ve giderek daha az “hayır” demeyi öğrenir.

Sonra da, zengin bir hayal dünyasına sahip bu barışçıl varlıkların nasıl olup da sıkıcı birer yetişkine dönüştüğüne hayret ederek ikiyüzlülük yaparız. Çocuklara bakış açımızın radikal biçimde değişmesi gerekiyor. Okullarda çocuklar bilgi ile donatılırken aynı zamanda kişilikleri güçlendirilerek aktif birer yurttaş olmalarını sağlayacak, ütopyalara ve hayallere yer veren sistemler uygulanmalı. Bunu gerçekleştirmek imkânsız değil!

Widu’nun Kalbi’nde oyuncak bebek Widu, Nina’nın yalnız hayatında ona dost oluyor. Aslında onun büyümesine, kendi benliğine sahip çıkıp inisiyatif almasına katkıda bulunuyor. Ancak Widu biz yetişkinlerin onaylayacağı türden bir dost değil gibi. Şaibeli düşünceleri ve davranış biçimleri var. Sahi, kim bu Widu? Hangi dünyayı temsil ediyor?

Benim planım şöyleydi: İlk olarak Widu mantığın sesi olacaktı ve bu nedenle bazen oportünist davranarak Nina’nın duymayı istediği şeyleri söyleyecekti. İsmi de tesadüfen Widu olmayıp, Almancadaki “Wie du” (Senin gibi) sözcüklerinden türetildi. İkinci olarak, mantık gibi kalpsiz ve rasyonel bir varlık olacaktı. Oysa benim de deneyimlediğim gibi, sonunda mantığın da bir kalbi olacaktır. Böylece öyküde kalbi olmayanların mantıklı olamayacakları ortaya çıkacaktı. Bu nedenle öykünün sonunda Widu’nun, arkadaşının hayatını kurtarmak için bir kalbi oluyor. Böylece ben de, insan şayet mantık ile sevgi arasında seçim yapmak zorunda kalırsa, sevgiyi seçmeli demek istedim.

Bir Avuç Yıldız’da, babası kendisi gibi fırıncı olması için okulu bırakmaya zorladığında kahramanımız evden kaçmaya karar veriyor. Dostu Salim Amca onu kaçmamaya harika bir şekilde ikna ediyor. Keşke dünya üzerinde her çocuğun bir Salim Amca’sı olsa, o zaman dünya daha güzel, daha mutlu bir yer olurdu. Salim Amca hakkında neler söylemek istersiniz?

Kitaplarda tanımlanan Salim Amca gibi birisi gerçek yaşamda yok, onu özlemlerimden yarattım. Gerçek yaşamdaki iki komşumun bir karışımı diyebiliriz. Onun eli umudu simgeler, bu nedenle romana Bir Avuç Yıldız adını verdim; yıldızlar karanlıkta ışığın habercisidir. “Benim” yarattığım Salim Amca, birinci sorunuza verdiğim yanıtta söylediklerimi yapıyor sadece. Çocuklara saygı gösteriyor ve onları seviyor.

İşkence, yolsuzluk, ispiyonculuk, çocukların çalışmak zorunda kalması, fikir hırsızlığı, cinsellik, farklı kültür ve dinlerin bir aradalığı, hoşgörü, aşk, haksızlık, adalet, kentsel yenilenme projelerinin insanlara verdiği zarar, hayvan istismarı, politika… Bir Avuç Yıldız’da tüm bu temalar çocukların hayat algısına girdiği biçimiyle ele alınıyor; bir diğer deyişle tüm hayat eksiksiz akıyor. “Bu çocuğa göre değil,” deyip hiçbir şeyi dışarıda bırakmıyor, tabulaştırmıyorsunuz. Sizin eserleriniz için “yetişkin” ya da “çocuk” gibi keskin ve net bir alımlayıcı kitlesi tanımlamak zor gibi. Çocuklar için yazmak diye ayrı bir kategori var mı sizin için?

Hayır, ben çocukluğunda çok az çocuk kitabı okudum. Don Kişot, Robinson Crusoe, Gülliver’in Seyahatleri, Moby Dick gibi edebi yapıtları çocukken okudum. Üstelik sonradan bunların da dünya yazınının kötü kopyaları olduğunu anladım. Yayınevleri bunları aptalca kısaltmıştı.

Benim için yalnızca iyi ve kötü yazın vardır. Çok küçük yaştaki çocuklar için resimli kitap hazırlanırken bunların çocukları korkutacak veya sıkacak nitelikte olmamasına dikkat etmek gerekir. Bu bence yeterli ama günümüzde okul çocukları televizyonda on dakikada, tüm basılı kitaplarda var olandan daha fazla şiddete tanık oluyor.

Yazarların çoğu çocuklar için yazarken otosansür uygular. Oysa benim her türlü sansüre karşı bağışıklığım var. Yaşadığım sürgün, sansürün hiçbir türlüsünü kabullenmeme izin vermiyor.

Size söyleyeceğim şey belki sizi şaşırtacak ama sürgünde yaşamak dilimi özgürleştirdi. Burada, Almanya’da, yaşamımda ilk kez korkmadan yazabildim; daha önce yalnızca on beş gizli servis görevlisinden değil, bunların yanı sıra yirmi teyzem ve otuz amcam ile Hıristiyan azınlıktan ve herkesin bildiği ama hiç dile getirmediği bir şey söylediğim zaman üzerlerine alınan sol görüşlü arkadaşlarımdan da korkuyordum. Bu nedenle, her şeyimi yitirdikten sonra, 25 yaşında, elimde çamaşırlarımı ve taslaklarımı doldurduğum bir bavul, cebimde 890 Alman Markı ile artık hiç kimseden korkmamaya karar verdim. Ben burada sürgünde yeniden doğdum (aynı cümleyi Gece Masalcısı kitabımdaki karakterlerden biri de söylüyor).

Çocuklar da benim kitaplarımdaki kahramanlar da her şeyi görüyor, niçin bunlar üzerinde kafa yormasınlar? Ve niçin bunu dile getirmesinler?

Widu’nun Kalbi’nde Nina’nın dünyası, sorunları ise bayağı farklı…

Nina’nın yaşadığı koşullar, Şam’da geçen öykülerimdeki kahramanların yaşam koşullarından çok farklı. Nina’nın gelişmiş Avrupa ülkelerinde yaşayan diğer çocuklar gibi birçok sorunu var ve bunları ele almak ilginç oluyor, çünkü demokrasi ve özgürlüğün, hatta ülkenin refah düzeyinin çocukların sorunlarından pek çoğunu çözemediğini görüyoruz.

Salim Amca’nın da aynı annem gibi hiç kitabı olmamış. İkisi de okuma yazma bilmezdi ama ben hâlâ bugünün eğitimli kişilerinin onların yarısı kadar akıllı olmalarını isterdim. Bu tip insanların ölümü, bir kütüphanenin yanıp kül olmasıyla eşdeğerdir. Böyle insanların sayısı giderek azalıyor ve bunların yerini alan, kitaplarla yetişmiş kişiler ise yaşam karşısında bazen bir çocuk kadar aciz kalıyor.

Nina çok yalnız bir çocuk ve bu yalnızlık, modernleşmeye bağlı olarak konut ve kent planlamasında, eğitimde bireyin yalnız kalmasının öngörülmüş olmasının sonucu. Birey (Latincede Individuum = tek şey) toplumu oluşturan bir öğe olarak ön plana alınırken, toplum göz ardı ediliyor. Bu eğilim, insanın özgürleşmesini ve daha iyi tanınmasını sağlarken öte yandan da yalnızlaşmasına neden oluyor. Oysa Güney’de, özellikle Asya’daki Arap toplumlarında gruplar, aileler ve soy (kabile) ön planda gelir. Bu bir yandan dayanışmayı sağlarken, öte yandan bireyin söz hakkını elinden alır.

Yetişkin olmak üzerine de bir şeyler söylemek isterim. Widu’nun Kalbi’ni yazarken hem fakirliğin hem de zenginliğin insanın çocukluğunu çaldığını keşfettim. Yoksul ülkelerde çocuklar çok erken yaşta yetişkinlerin acımasız, barbar dünyasına atılır. Taş taşır, kömür çıkarır, kaçakçılık yapar, uyuşturucu ticaretine bulaşır, hatta adam öldürmeyi öğrenirler. Zengin ülkelerde ise çocukların daha bebeklik çağında bilgisayar dünyasına girmeleri, bir an önce eğitim almaları ve henüz yedi yaşında okulda, müzikte, akrobaside ve dansta birer deha olmaları için tüm imkânlar seferber edilir. Yine yedi veya sekiz yaşlarındayken “yetenek yarışmalarındaki” rekabetle tanışırlar. Bu yarışmalarda makyajlı birer zavallı diva veya parlak delikanlı gibi boy gösterirler. Bence bu etkinliklerin cezalandırılması gerekir. Asıl çocukluk ise bir kenarda kalır. Oysa dünyamızın sekiz yaşında, belirli bir alana budalaca saplanıp kalmış dâhilerle şarkıcılardan çok, kocaman yürekli ve ileri görüşlü insanlara ihtiyacı var.

Widu’nun Kalbi’nde, kayıp eşyalar bürosuna göz kulak olan, “kayıp bebekler bekçisi” Bay Moritz karakteri var. Bebeklere olan sevgisinden dolayı kendine otuz oyuncak bebekle yalnız bir hayat seçen Bay Moritz… Onun çocukluğunu hiç kaybetmeyen biri olduğunu biliyoruz kitaptan. Peter Pan, Teneke Trampet gibi klasiklerden hatırladığımız bir tema “büyümemek”. Peki, sizce nedir çocukluğu kaybetmemek?

Evet, Moritz bana göre tüm güzel şeylerin muhafaza edildiği bir simgedir. Moritz normal ölçülerin dışına çıkıp bebekleri sevdiği için çok özel birisi. İçimizdeki çocuğu yitirdiğimiz zaman asıl yitirdiğimiz şey, şaşırma ve hayranlık duyma olgusudur. Bu duygu çocukların, onları birer filozofa dönüştüren en güzel özellikleridir. Yeryüzündeki tüm çocuklar bizim düşündüğümüzden daha fazla birbirlerine yakındır, bu nedenle kitapta dünyanın her tarafında, haklarından yoksun bırakılmış olarak yaşayan bir “çocuk toplumundan” söz ettim. Çocuklar insanları milliyetlerine, dillerine ve dinlerine göre ayırmaz, bunu sadece budala yetişkinler yapar…

Hikâyelerinizde öykü anlatıcılığı çok önemli bir yer tutuyor. Nina bazen kendine masallar, öyküler uydurup anlatıyor, bazen de anne babasından bunları dinliyor. Keza Bir Avuç Yıldız’da Salim Amca nefis bir öykü anlatıcısı. Ayrıca Şam’da belli kahvelerde, insanların gidip dinlediği masal anlatıcıları olduğunu öğreniyoruz. Yazınınızda masal ve mesellerin tuttuğu yer hakkında neler söylemek istersiniz?

Anlatmak, yaşayan ve direnebilen insanın özelliğidir. İnsanlar tarafından icat edilmiştir. Şehrazat için anlatmak yaşam, susmak ise ölüm anlamını taşıyordu. Bu nedenle tüm kitaplarımda anlatmanın önemini vurguluyorum. Deneyimlerini ve yaşadığı olayları başkalarına anlatan bir yurttaş, yaşadığı toplumu zenginleştirir, özgürleştirir ve toplumsal bağları güçlendirir.

Anlatarak ve okuyarak zamanın ve yaşadığımız coğrafyanın ötesine bir pencere açarız ve bizi dinleyenler/okuyanlar bu pencereden bakarak geçmişi ve uzaktaki toplumları görebilirler; aslında bu kendi içimize bakmaktan başka bir şey değildir.

Masallar, arzularla hayalleri gerçeklerle birleştirdiği için özellikle ilginçtir ve bu açıdan, realist olarak tanımlanan romanlardan daha realisttirler, çünkü hayaller ve arzular, yaşamımızı realistlerin düşündüğünden çok daha fazla biçimlendirir. Bunların etkisini ölçemeyiz ama her şeyi ölçen bir uygarlık olarak, sayılarla ifade edemediğimiz birçok şey, davranışlarımızı ölçülebilen şeylerden daha fazla etkiler. Ben bunun için masal okumayı ve yazmayı severim. Benim ilgimi çeken prensler veya prensesler değil, bir çıkmaz sokağın sihirli bir şekilde, fırsatlarla dolu bir kavşağa dönüşmesi olanağıdır.

Widu’nun Kalbi  Rafik Schami  Çeviren: Neylan Eryar Kırmızı Kedi Yayınevi, 184 sayfa

Widu’nun Kalbi
Rafik Schami
Çeviren: Neylan Eryar Kırmızı Kedi Yayınevi, 184 sayfa

Bir Avuç Yıldız  Rafik Schami  Çeviren: Mehmet Salim Evrensel Yayınları, 206 sayfa

Bir Avuç Yıldız
Rafik Schami
Çeviren: Mehmet Salim Evrensel Yayınları, 206 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz