İyi Kitap

Bir hayal istasyonunda…

Bir hayal istasyonunda…

Zarife BİLİZ

Burcu Aktaş İstasyonda Vals için burayı bir “hayal istasyonu” olarak kurguladım diyor. “Herkesin içinde olmak isteyeceği bir yer olsun istedim. Var olan dünya ile düşler dünyası arasında gelgitli yolculuk belki de bu.” Buyrun o zaman, geçmişin kucağında hüzünlü bir dansa…

Burcu Aktaş, Çarpık Ev ve Durmayalım Düşeriz’den sonra üçüncü çocuk kitabını yayımladı. Daha ismiyle insanı cezbeden İstasyonda Vals’de küçük bir kasaba meydanındaki insanların ve haftanın iki günü sinemada oynatılan sessiz filmlere müzik yapmaya gelen orkestranın etrafında gelişen olaylar masalsı bir atmosferde canlanıyor, ortak bir yaşamı paylaşmanın getirdiği karşılıklı sorumluluk ve vefa hissi kitabın masalsı atmosferine gerçekçilik tarafından çark ediyor.

Bir yanda Yeşilçam filmlerinden çıkmışı andıran sakinleriyle bir meydan, diğer yanda kimliksiz bir kentin ortasındaki AVM; ikisi arasındaki farkın gayet insani duygular zemininde anlatıldığı hikâye, günümüzün tüketime ve çıkara dayanan “tüketici” ilişkilerine, “vefa” ve sevgi bağının giderek nesli tükenen bir şey oluşuna ve insanların hayatta neye değer verip aslında gerçekte ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğuna loş bir ışık tutuyor. Bu ışık pastel renklerde mavi, pembe, kırmızı, sarı, yeşil… Eski gezici lunaparklar vardır ya, geceleri uzaktan işte böyle görünür…

Son kitabınız İstasyonda Vals, aynen daha önceki iki kitabınız gibi mahalle teması etrafında şekilleniyor. Çarpık Ev’de, mahalle kavramını yitiren site çocuklarını konu edinip onlara bu sıcaklığı hatırlatmaya çalışmıştınız. Durmayalım Düşeriz’in geçtiği Yokuşpaşa da tam bir mahalleydi. Mahalle teması sizin için önemli belli ki… Bize biraz bundan bahsetseniz…

İstasyonda Vals’in ana mekânı bir meydan. Yaşam tarzı ve insan ilişkileriyle bir mahalle sıcaklığı taşıyor. Bir meydanda ya da mahallede beni etkileyen şey, tüm insanların bir araya gelebilmesi, bir arada olabilmesi. Mahallenin, hayatın küçük ölçeği olduğunu düşünüyorum. Orada her şey yolunda ise hayatta da yolundadır, yok eğer değilse hayat da aksar.

İstasyonda Vals’de diğer kitaplardan farklı olarak başrolde çocuklar değil, eski tip bir orkestra var. Sadece sessiz filmler göstermekte inat eden bir sinemada, haftada iki kez filmlere canlı müzik yapan, pek çok açıdan mahallenin parçası olmuş bir orkestra bu… Nereden geldi bu fikir aklınıza? Biraz esin kaynaklarından bahsetseniz?

Bu romanda sesin başrolde olmasını istedim. İstasyon Sineması madem sessiz filmler gösterecekti, sinema tarihine uygun olarak bu filmlere canlı bir orkestra eşlik etmeliydi. Bir ses kayıt cihazıyla sesleri biriktiren Armağan, orkestra, lunapark ve meydanın ta kendisi bu romanın sesleri. İstasyon gibi gün içinde sayısız insanın gelip geçtiği başka bir şey nedir diye sorsanız, sestir derim.

İstasyonda Vals’in esin kaynaklarından biri de hızla yaşanan değişim ve biriktirme fikri. Bunlara kafa yormamla doğdu diyebilirim bu roman. Dünya hızla değişiyor, özellikle fiziksel olarak. Üstelik saklamak istediklerimizi bile elimizden alacak kadar gaddar biçimde… Biriktirmenin buna karşı bir “çözüm” ya da bir tür direnme biçimi olduğunu düşünüyorum. Biriktirmeyi becerince umutlu yaşamak mümkün oluyor. Bir film, bir ses, bir resim, bir gülüş, yürüdüğünüz bir yol, aileden kalma bir iş, bir cümle… Tüm bunları biriktirmek bana göre hafızamızı diri tutuyor ve değişirken gaddar davranan dünyaya karşı sağlam durabilmemizi sağlıyor. Bunları biriktirmezsek bir bakıyoruz ki yok olmuşlar. Bu da sürekli bir ayrılık hâli yaşamamıza sebep oluyor.

Bu mahallenin meydanında nefis bir pastane, bir sinema, lunapark, berber, çiçekçi var. Bir de istasyon. Orkestranın da mahalleye gelip gittiği trenlerin durağı… Mekânın bu izleklerinden bahseder misiniz biraz?

İstasyon, sinema, lunapark, pastane kavuşmanın ve ayrılığın yaşandığı yerler. Bu yönüyle hepsi hem neşe hem hüzün barındırıyor içinde. Bu ikilik benim çok hoşuma gidiyor. Aynı şekilde bir berberde çok mutlu da olabilirsiniz, mutsuz da… Çiçekçiden birini mutlu etmek için de çiçek alabilirsiniz, mutsuz ettiğiniz birinin gönlünü almak için de… Tüm bu yerlerin çekiciliği benim için tam burada saklı.

İstasyona gelince… Romandaki tüm bu mekânların bir tren istasyonunun hemen dibinde olması tesadüfi değil elbette. İstasyonlar, bu neşeyle karışık hüzün hâlinin doruğa çıktı yerler benim için.

Peki, bu meydanı yaratırken etkilendiğiniz, esinlendiğiniz gerçek mekânlar oldu mu? Gerçek meydanlar, istasyonlar ya da dükkânlar mesela?

İstasyon Meydanı ya da oradaki dükkânlar bu yaşıma kadar gezdiğim, izlediğim, rüyamda gördüğüm her yerden tabii ki bir şeyler taşıyor. Onları bu okuduğumuz son şekle getiren ise hayal gücüm.

Kitabı Mehmet Güreli resimlemiş. Adeta tablo tadında resimler bunlar. Kitapla çok bütünleşmiş. Belli ki hikâye, çizeri de yüreğinden yakalamış. Doğru mu algılamışım?

Çok doğru algılamışsınız. Mehmet Güreli’nin çizimleri ve İstasyonda Vals’in muhteşem bir uyum içinde olduğunu düşünüyorum. Bunun sırrı Güreli’nin sanat anlayışında ve çizgilerinde saklı. Bu romanı onun resimleri olmadan düşünemiyorum.

Mehmet Güreli’nin resimleri sayesinde metin çok anlam kazandı bana göre. Resimler, metnin gittiği anayolun yanına farklı farklı yan yollar açtı. Ki bunun bir çocuk kitabının başına gelebilecek en iyi şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. İyi resimlenmiş çocuk kitaplarının verdiği, sanatla buluşma duygusu paha biçilemez bir şey.

İstasyonda Vals’in görsel bir anlatımı var. Cinema Paradiso’yu ya da Yeşilçam filmlerini hatırlattı bana, neredeyse siyah beyaz bir film tadı bırakıyor insanın ağzında… Aslında, Durmayalım Düşeriz’de de kısmen böyle bir etki vardı. Bu konuda neler söylemek istersiniz.

Ben yazarken her hikâyemi bir yandan da sahne sahne kafamda tasarlıyorum ve bazen neredeyse hayalimde çekiyorum çoğu sahneyi. Görsel anlatımı işin içine katmak bana hem keyif veriyor hem de zihnimi açıyor. Sanırım bu durum sonuç olarak romanlarımın geneline yansıyor.

Romanın geçtiği İstasyon Meydanı kelimenin tam anlamıyla “iflah olmaz bir iyimserlik”le betimlenmiş. Herkesi çok sevmişsiniz belli, onlara adeta masalsı bir mutluluk evreni yaratmışsınız; dostluk, sevgi, mutluluk ve neşeden ibaret. Ta ki orkestra ister istemez onlara bir vefasızlık örneği sergileyene dek. Bu vefasızlık onlar için bir tür cennetten kovulma oluyor ya da “ilk günah” etkisi yaratıyor. O güne dek adeta cennetteler zira. Bu iyimserlik ve romanın gerçeklikle ilintisi hakkında neler söylemek istersiniz?

İstasyon Meydanı’nı oluştururken bir “hayal istasyon” olarak kurguladım. Herkesin içinde olmak isteyeceği bir yer olsun istedim. Var olan dünya ile düşler dünyası arasında gelgitli yolculuk belki de bu. Bu meydan bir rüya da olabilir ama gerçekleşmeyeceğini nereden bilebiliriz. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir İstasyon Meydanı olmadığından da o kadar emin değilim.

Bu açıdan yarı-fantastik diyebilir miyiz romanınıza? Ya da eğer gerekseydi siz nasıl adlandırırdınız türünü?

Adlandırmalara pek takılan biri değilim ben. Okur ya da eleştirmenler fantastik, yarı-fantastik ya da tamamen farklı bir adlandırmayla nitelendirirse bu romanı bir itirazım olmaz.

Çocuk ve gençlik edebiyatında son dönemde popüler trendler var, kitaplarda belli temaların, belli kurgusal yapıların bilinçli bir şekilde tekrarlandığını görebiliyoruz. Pedagojik kaygılarla kitaplara giren benzer durumlar, çocuk ve gençlerin sorunlarını kitaplara taşıma kaygısıyla yinelenen aynı tipte, sorun odaklı benzer anlatılar… Sizin kitabınız bunlardan tamamen azade… Başka bir şey anlatmayı tercih etmişsiniz…

Aklımdaki hikâyeleri anlatmak istediğim gibi yazıyorum. Hepsi bu aslında.

Peki, aynı konuyu yetişkinlere yazsaydınız kitapta ne ya da neler değişirdi?

Çok kısa bir yanıt vermiş olacağım. Hiçbir şey değişmezdi.

Bir söyleşinizde, “Anlatacağım hikâyeyi çocuk edebiyatının imkânlarıyla değil başka türlü anlatmak istersem tabii ki o zaman oturup başka bir şey yazarım,” demişsiniz. İstasyonda Vals özelinde konuşursak, metni yetişkin edebiyatından ayırdığını da söylediğiniz “çocuk edebiyatının imkânları” nelerdir?

Çocuk edebiyatının imkânları da sanatın tüm dallarında olduğu gibi sınırsızdır. Bu atmosferi ve bu karakterleri yaratmak istediğim için böyle yazdım İstasyonda Vals’i. İstasyonda Vals bir şiir de olabilirdi örneğin. Belki de çok güzel olurdu ama şu andaki hikâye olmazdı.

O zaman “çocuğa görelik” teması altında tartışılan ve bir çocuk kitabında aranan özelliklerle ilgili neler söylemek istersiniz ya da başka bir deyişle sorarsak “çocuk edebiyatı” denilen alan hakkında. Öyle ayrı bir alan var mıdır edebiyatta, varsa hangi aşamada ortaya çıkar, yazılırkenki niyette mi, yoksa daha sonra kendiliğinden mi? Çocuğa diye yazılan ve “çocuğa görelik” kriterlerini karşılayan her kurgu kitap, edebiyat alanına girer mi?

“Çocuğa görelik” denilen şey çocuğa bazı konuların anlatılacağı, bazılarının anlatılamayacağı ise ben buna inanan biri değilim. Nasıl ki bir yazar kitabını yazmaya başladığında şuna yazıyorum demiyorsa, ben de demiyorum elbette. Zaten çocuklar  her şeyin yaşandığı bu aynı dünyada değiller mi?..

Edebiyat meselesine gelince… Her kurgu kitap tabii ki edebiyat değildir. Ama bu kararı veren tek bir otorite var bana göre. O da zaman.

Ee, şimdi sırada ne var diye sorsak?..

Birkaç hikâye dolaşıyor aklımda. Zaman içinde bunlardan hangisini seçerim, hangisine bir süreliğine ya da sonsuza dek elveda derim, inanın hiç bilmiyorum.

İstasyonda Vals  Burcu Aktaş  Resimleyen: Mehmet Güreli  Kırmızı Kedi Yayınları, 140 sayfa

İstasyonda Vals
Burcu Aktaş
Resimleyen: Mehmet Güreli
Kırmızı Kedi Yayınları, 140 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz