İyi Kitap

Gerçek yolculuk geri dönüştür…

Zarife BİLİZ

Maurice Sendak’ın, yayımlandığında Amerika’da sansüre uğrayan, bugün klasikleşmiş resimli çocuk kitabı Vahşi Şeyler Ülkesinde nihayet Türkçede yayımlandı. Nefis bir hayal gücünün eseri olan resimlere basit ama katman katman açılan bir öykü eşlik ediyor.

İnsan vahşi bir varlıktır. İki anlamda da. Önce: Şu anda “uygarlaştığımız” yerden doğal yaşama yakıştırdığımız “vahşi”lik anlamında, ta insanlaşmaya başlamadan önceki milyonlarca yıllık evrimsel kalıtımızdan gelen, “hayatta kalmaya” kodlanmış genlerimizle içimizde vahşilik var ve içgüdülerimiz yerli yerinde. Ama tabii aklımız, vicdan ve empati duygumuz da var, en azından potansiyel olarak. Bu bir. Sonra: İşte bize bir armağan ve nimet de olan o akıl sayesinde doğadaki en vahşi hayvan insan. O aklı, kandırmak, tuzak kurmak, manipüle etmek, yalan söylemek için kullanıyor ki, ormanların kralı aslan misali, dünyanın kralı olabiliyor. Doğadaki en zayıf hayvan olmasına rağmen yaptığı aletlerle hayvanların sahip olduğu tüm meziyetlerin üstesinden geliyor, her halükarda onları yeniyor. Bir de üstüne, doğadaki “vahşi” hayvan sadece karnını doyurmak (bazen de, genetik mirasını yayabilmek) için öldürürken, ihtiyacından fazlasını asla tüketmez ve istemezken, insanın tamahkârlıktan öldürdüğü, kitlesel katliamlar yapabildiği, sömürdüğü, köleleştirdiği, biriktirmek ve biriktirdiklerini kendi nesline aktarabilmek için akla zarar sistemler kurup türdeşlerinin canına okuduğu biliniyor… 21. yüzyılda dünyanın geldiği noktada artık bunlar tartışılmıyor bile…

İşte, özünde insan, her iki anlamda da vahşiyken, hem bu hükümdarlık konumunda oturmasını, bunun her tür sonucunu meşru kılmak ve kendisini diğer hayvanlardan ayırabilmek için, hem de bu kadar uygar olup, doğada aşağıladığı, “akılsız bulduğu” o vahşiliği gizli kapaklı da olsa yaptığını kendine yediremediğinden olsa gerek, vahşilik meselesinden tırım tırım kaçıyor. Nerede kaçıyor mesela. Alalım, doğaya en yakın varlık olan çocukların eğitimi meselesinde… İşin aslını içten içe bildiğinden, çocuğun erken yaştan itibaren bunu maskelemeyi öğrenmesini istiyor, bu topluma uyumlu bir şekilde “ehlileştirilebilmesi” için çocuğun çocukluğuna da vahşiliğine de tahammül göstermiyor, belki de kendisinin yüzleşmekten kaçındığı o şey serbest kalırsa olabileceklerden fena halde korkuyor. Çocuk kitaplarında uzun yıllar sadece “iyi” karakterlerin, “iyi” davranış örneklerinin bulunması, insanın asıl tanıyıp mücadele etmeyi öğrenmesi gereken zaaflı yönlerinin ise görmezden gelinmesi bu eğilimden, bu ikiyüzlülükten de kaynaklanıyor olsa gerek.

ÇOCUKLAR BEĞENİYOR

Maurice Sendak’ın Can Çocuk Yayınları tarafından Vahşi Şeyler Ülkesinde (Where The Wild Things Are) adıyla Türkçeleştirilen nefis resimli kitabını okurken düştü bunlar aklıma. Kitap 1963’te basıldığında sansüre uğramış, çocukları “vahşi olmaya” özendirdiği ya da bu “vahşiliği” meşru gösterdiği gerekçesiyle herhalde. Sonra çocuklar kitaba öyle ilgi göstermiş, öyle ilgi göstermiş ki yetişkinler kitaba iade-i itibar etmek zorunda kalmışlar. Bir sürü ödül almış, ama hangi ödülleri, öncelikle okurların oylarıyla seçilen kütüphane ödüllerini tabii ki… Evet, çocuk kitaplarına böyle “yoldan çıkarıcı unsurların”, bir diğer deyişle insanın içindeki, o derinlerdeki gerçeğin; kızgınlık, öfke, yıkıcılık gibi doğal duyguların girmesi hâlâ bile tartışmalı bir konuyken, çocukları erkenden birer “vahşi görünmeyen yetişkin” hâline getirme çabasıyla onları tüm “kötü unsurlardan” koruyan steril bir “çocuk edebiyatı”, yani büyük harflerle SANSÜR mantığı hâlâ hakim olabilirken, 1963’te Amerika’da kitabın yasaklanması çok da şaşırtıcı gelmiyor aslında…

HAPIR HUPUR YERİM SENİ

Peki, gelelim kitaba. Kitabımızın kahramanı Max, küçümencik bir oğlan çocuğu. Bir akşam giydiği kurt kostümü içinde çok fazla yaramazlık yapınca, annesi “Vahşi Şey!” diye azarlıyor onu. Max ise annesine “Hapır hupur yerim seni!” diye karşılık veriyor, ardından da tabii yemeğini yemeden odasına gönderiliyor. Tam da burada söylemek lazım: Dar anlamda aile, geniş ölçekte toplum içinde itaat ve başkaldırı ilişkisine mikro ölçekten mercek tutabildiği için de başarılı Mauric’in kitabı. Evet, çocuk kendini açıkça ortaya koyma cesareti gösterip otoriteye karşı çıkıyor ve cezalandırılıyor. Peki, Max ne yapıyor bu durumda? Annesine bağırıp çağırarak odasına mı çıkıyor? Ağlayıp bağırıp, odasının duvarlarını mı yumrukluyor? Yoksa yaptıklarından çok pişman olup özür mü diliyor? Hiçbiri. O bir “vahşi” olduğu için (kendini olduğu hâliyle kabul edebildiği, ortaya koyabildiği için) annesinin ona verdiği ceza benliğini yaralamıyor bir kere. Suratında aynı şahane “vahşi” ifadeyle odasına çıkıyor ve yüzündeki ifade yavaş yavaş muzipliğe evrilirken odasında bir ormanın büyümekte olduğunu görüyor. Orman büyüyüp büyüyüp odasının duvarları koca bir dünya olunca da teknesiyle engin sulara yelken açıp tam bir yıl, gece gündüz yol alarak vatanına, yani “Vahşi Şeyler Ülkesi”ne varıyor.

Burada karşılaştığı vahşi şeyler yeri göğü inleterek Max’ı korkutmaya çalışıyorlar ama nafile. Max onları “Kendisinden daha vahşisinin olmadığına” ikna ettikten sonra Vahşi Şeylerin Hükümdarı ilan ediliyor ve  “Şamataların en vahşisi başlıyor.” Yapılmadık yaramazlık kalmıyor yani. Derken Max, onu çok seven, her istediğini yapan tebaasına “Yeter artık, durun!” diyor ve onları yemeklerini yemeden yataklarına gönderiyor. Kendisine yapılan davranışın aynını onlara gösteriyor, burada aslında anneye yönelik örtük bir empatinin ilk ışıkları da görünüyor. Ne de olsa empati denilen şey, tecrübe yaşamadan, yoldan çıkıp zorlu maceralara atılmadan, yani kendimizin, “evcilleştirilmiş” kendimizin dışına çıkıp içimizdeki gerçek “vahşi” ile yüzleşmeden öğrenilmiyor. Ne var ki Max tebaasını cezalandırıp gönderdikten sonra kendini yapayalnız hissediyor, “birinin onu canından çok sevdiği yerde” olmak istiyor, üstüne bir de uzaktan gelen şahane yemek kokuları eklenince hükümdar olmaktan falan vazgeçiyor. Vahşi şeyler her ne kadar, “N’olur gitme. Seni o kadar seviyoruz ki hapır hupur yiyeceğiz seni!” deseler de Max teknesine atladığı gibi geri dönüş yolculuğuna koyuluyor ve bir yıldan fazla, gece gündüz yol aldıktan sonra masasının üzerinde hâlâ sıcak olan bir bardak süt ile bir dilim kekin kendisini beklediği odasına dönüyor.

KENDİNİ TANIMAK

Kişinin benliğini iyi kötü tüm yönleriyle tanıyıp kendini gerçekten “insanlaştırmasına” büyümek denir. O yüzden hiç kolay değildir ve insanların “kendiliklerine” hoşgörü gösterilmeyen, suçlama ve yargılamaya dayanan, bireylerden yüksek itaatin beklendiği baskıcı toplumlarda bazı insanlar “insanlaşma”, “erginleme” sürecini tamamlamadan yaşlanabilir. Kendini tüm zaaflarıyla tanıma, kabul etme ve sonra da aşma süreci basamak atlayarak gerçekleşmez, adım adım olur ve toplumla, otorite simgeleriyle çatışarak, içindekilere “ters gelene” isyan ederek, az biraz yoldan çıkarak, yani önce iyi bir “vahşileşerek” gerçekleşir. Büyümenin doğası budur. Korkacak, çocuk kitaplarında sakınacak bir şey yok. Max da önce gidiyor, sonra dönüyor işte, biraz daha tecrübe kazanmış, içindeki “vahşi”yi biraz daha tanımış ve annesinin sevgisinin değerini ve belki de onu biraz daha anlamış olarak. Hem Hermann Hesse boşuna dememiş, “Gerçek yolculuk geri dönüştür,” diye. Sahici olan şey geri döndükten sonra yaşanır…

Vahşi Şeyler Ülkesinde Maurice Sendak Çeviren: Celâl Üster Can Çocuk Yayınları, 48 sayfa

Vahşi Şeyler Ülkesinde Maurice Sendak Çeviren: Celâl Üster Can Çocuk Yayınları, 48 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz