İyi Kitap

Doğaya merhaba derken…

Salep içmişsinizdir mutlaka ama hiç salep çiçeği gördünüz mü? Ya da nineniz, dedeniz sizi kolunuzdan tutup dağlara götürdü, “Bak bu çiğdem, bu da acı çiğdem,” dedi mi? Doğayla gitgide zayıflayan bağlarımızı güçlendirmek için bir fırsat sunuyor Doğa ve Çocuk.

Şiirsel TAŞ

Çocuklara yaşadığımız coğrafyanın doğal yapısını, florasını ve faunasını tanıtmaya yönelik hazırlanmış kitap yok desek yeridir. Bu açığı kapatmak için yoğun bir çaba gerekiyor ama ilk adımı atmak önemli kuşkusuz. İşte Doğa ve Çocuk ‒ Çocuklar İçin Doğa Kültürü Kitabı’nın bu boşluğu doldurmaya yönelik bir ilk adım niteliği taşıdığını söylemek mümkün. Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı öğretim üyesi Ertan Tuzlacı’nın çocuklar için hazırladığı kitap, teknik terimlerle okuru zorlamayan, tam tersine Tuzlacı’nın çocukluk yıllarındaki doğa gözlemlerine ve tecrübelerine dayanan, fotoğraflarla zenginleştirilmiş bir tür doğa rehberi niteliğinde. Kitabın nüvesini oluşturan, Tuzlacı’nın ninesiyle doğada geçirdiği ve ondan çok şey öğrendiği bir yıllık sürece dair gözlemleri, yazarın sonraki yıllarda meslek hayatına da yön vermiş. Çocukluk çağında arkadaşlarının “Dağ Gezgini” adını taktığı Tuzlacı ile çocuk-doğa ilişkisi üzerine konuştuk.

Sizi Türkiye florası üzerine yazdığınız kitaplarla tanıyoruz aslında. Türkiye Bitkiler Sözlüğü, Şifa Niyetine: Türkiye’nin Bitkisel Halk İlaçları, Türkiye’nin Yabani Besin Bitkileri ve Ot Yemekleri bunlardan birkaçı. Doğa ve Çocuk ise genç okurlara yönelik olarak hazırlanmış bir kitap. Nereden aklınıza düştü çocuklar için böyle bir kitap hazırlamak?

Özellikle çocuklara ve gençlere yönelik bir doğa kitabı yazma fikri ve bunun ön çalışmaları yıllar öncesine dayanıyor. Bu fikrin temelini oluşturan birçok neden var ama ben en önemli üçünden söz edeyim. Bunlardan biri, 1981 yılında Edinburg ve Londra’da araştırma yapmak üzere bulunduğum sırada, gerek botanik bahçelerinde, gerekse çeşitli müzelerde, ki bunlardan en önemlisi Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’dir, çocuklara ve gençlere yönelik doğayı tanıtıcı çalışmaların çok dikkatimi çekmiş olmasıdır. İkinci gözlemim, 10-15 yıl kadar önce mayıs ayında fakülteden Kadıköy’e doğru yürürken oldu. Bir kız çocuğunun annesine “Bu ne çiçeği anne?” diye sorduğunu duydum. Çocuk yol kenarına ekilmiş laleleri gösteriyordu. Annesinin ne dediğini duyamadım ama doğru cevabı vermekte zorlandığını hissettim. Türkiye’nin Bahçe Bitkileri ve Kent Çiçekleri kitabımı, önsözünde de belirttiğim gibi, “Bu ne çiçeği?”, “Bu ne bitkisi?” sorularına cevap olarak hazırladım. Üçüncü nedense, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde yaptığım araştırmalar sırasında, çocukların bitkilere olan ilgisini ve heyecanını, çalışmalarımıza yardımcı olma isteğini görmemdir.

Bu kitap yaşadığı yörenin “doğa bilgini” olarak tanımladığınız ninenize çok şey borçlu görünüyor. Onun “doğa içinde büyümenin verdiği bilinçle her sorunun üstesinden gelebileceğine inandığını” söylüyorsunuz kitabınızın girişinde. Peki, günümüzün kentlerde yaşayan genç kuşakları açısından “doğa içinde büyüyememek” ne ifade ediyor sizce?

Doğa içinde büyüyen insanların doğada yüz yüze gelebilecekleri birçok sorun karşısında daha güçlü oldukları düşüncesindeyim. Örneğin; dağda kaybolmadan gezebilmek, yönünü doğru belirlemek, tehlikeli bir hayvanla karşılaştığında ne yapacağını, aç kaldığında neyi yiyip neyi yemeyeceğini, nereden su içmemesi gerektiğini, herhangi bir sakatlanma ve yaralanma durumunda nelerden nasıl yararlanabileceğini bilmek gibi. Günümüzde kentlerde yaşayan genç kuşaklar için “doğa içinde büyüyememek” doğa deneyimlerinden ve bilgisinden yoksun kalmayı ifade eder. Yurdumuzda zaman zaman çeşitli bitki zehirlenmeleriyle karşılaşıyoruz. Büyük kentlerde bile yapraklarını maydanoza, meyvelerini fasulyeye benzetip yiyen çocukların bitkilerden zehirlendiğini biliyorum. Kentlerde yaşayan gençlerde doğa sevgisi ve ilgisi arttıkça doğal ortamlarda bulunma istediğinin de artacağına, böylece gelişen doğa bilgisi ve görgüsüyle bir bilinçlenme oluşacağına inanıyorum.

Kitabınızı okurken Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk adlı kitabında değindiği sorunları anımsadım sık sık. Çocukların yağmur ormanları hakkında pek çok şey bildikleri hâlde kendi bölgelerindeki ormanlar hakkında hiçbir şey öğrenmediğini söyler Louv. Gerçi “Bölgede orman kalmadı,” diyebileceğimiz yerler çok ama yine de çocukların “uzakta olana yakın” olma, “yakında olana uzak” kalma çelişkisi nasıl aşılabilir sizce?

Sorunuzla ilgili yıllarca önce yaşadığım bir olayı anlatmak isterim. 1972- 1975 yılları arasında Denizli’de Honaz Dağı’nın bitkileriyle ilgili doktora çalışmamı yapıyordum. Topladığım bitkileri gören ve dağla ilgili anlattıklarımı dinleyen aksakallı, seksen yaşlarında bir ihtiyar gülerek şöyle demişti: “Ben burada yıllarca yaşadım, ömrüm burada geçti. Senin çıktığın bu dağı göremedim; sen İstanbul’dan gelip bize dağın güzelliklerini anlatıyorsun, biz de dinliyoruz.” O sevimli ve hoşsohbet ihtiyar, bu konuşmamızdan sonra merak edip dağa çıktığını ve gezisinden çok mutlu olduğunu söylemişti. Bu anı benim için, bir insanın yaşı kaç olursa olsun öğrenme isteği duyabileceğinin kanıtı oldu. Daha sonraki Anadolu gezilerim sırasında da birçok kişinin yaşadığı yerin çevresini görmediğini, bilmediğini fark ettim. İşte bu nedenle, Doğa ve Çocuk yalnızca kentlerde yaşayanlar için değil, aynı zamanda kasabalarda, köylerde yaşayanlar için de yazıldı. İnsanlar yaşadıkları çevreyi merak etsinler, öğrensinler istedim. Çocukların “uzakta olana yakın” olma, “yakında olana uzak” kalma çelişkisi, yerli, yani yurdumuzda yetişen ve yetiştirilen bitkileri konu edinen kitapların çoğalması ve okunmasıyla aşılabilir. Benim amacım da bu. Genç okurlar bu kitaptaki bitkilerin birçoğunu kendi çevrelerinde de görüp tanıyabilecektir.

Kitabınız, Çocuklar İçin Doğa Kültürü alt başlığını taşıyor. Bu tür yayınların giderek kaybolan bir bilinci canlı tutmak açısından önemi büyük gerçekten. Ancak şurası da bir gerçek ki kitaplar deneyimin yerini tutmuyor. Elimizden tutup doğada bizimle yürüyüş yapan, çiğdemle acı çiğdemi nasıl ayırt edeceğimizi gösteren ninelerin, dedelerin nesli tükenmediyse bile tükenmek üzere herhâlde. Kitapların hakkını teslim etmekle birlikte, deneyim anlamında yaşanan bu eksikliği nasıl gidereceğiz?

Deneyim ile bağlantılı birkaç anımı paylaşmak isterim. Benim yaşamımda, ilkokul öğretmenimizin bizi ikinci sınıfta götürdüğü piknik çok önemli yer tutar. Altmış yıl kadar önce bu gezide gördüğüm, kitapta da resmi olan salep çiçeğini bugün gibi hatırlarım. Üniversitedeyken hocam Betül Tutel bizim sınıfı İstanbul yakınında, o zaman doğal hâlde bulunan Halkalı’ya bitki toplamaya götürmüştü. Bu, yaşamımda unutamadığım ve bana doğa sevgisi ve araştırma heyecanı aşılayan ikinci gezi olmuştu. Ben de üniversitede öğrencilerimi İstanbul çevresinde birçok yere, hatta Abant, İznik ve Uludağ gibi nispeten uzak yerlere bitki tanıma gezilerine götürdüm. Onların bu gezilerden çok hoşnut kaldığını ve anılarında güzel bir yeri olduğunu biliyorum. Bu nedenle, çocuklar ve gençler için bilgilendirici çevre gezileri düzenlenmesi çok yararlıdır. Ancak önder olacak kişilerin bu konuda eğitimli ve bilgili kişiler olması gerekir. Ayrıca yerel botanik bahçeleri kurularak o yörede yaşayanların ve orayı ziyarete gelenlerin bitkileri tanımasına yardımcı olmak mümkün.

Doğa ve Çocuk, anlattığınız coğrafyanın mevsimlere göre değişimini anlatan bir kitap. Zaman bu kitapta sürekli peşinden koşup yetişmeye çalıştığımız ana karakter değil; ana karakterimiz doğadaki mevsimsel döngü ve anlattığınız şey de aslında gözlemin gücü. İşiniz gereği üniversite gençliği ile daha yakın temas hâlindesiniz gerçi ama kitabın daha küçük yaştaki okurlara seslendiğini de düşünecek olursak, gerek ailelerin gerekse örgün eğitim sisteminin çocuğun hayatında “zamana yayılan gözlem”i sürekli es geçmesi konusunda neler söylemek istersiniz?

Ailelerin ve çocukların gündelik yaşamında, söylediğiniz gibi gerçekten zaman sorunu var. Ancak bana göre, sorunun temelinde toplumumuzda ne yazık ki doğaya zaman ayırma, doğada zaman geçirme kültürünün fazla gelişmemiş olması yatıyor. Edinburg’da bulunduğum sırada birçok ailenin hafta sonları çocuklarıyla birlikte doğa yürüyüşleri yaptığını görmüştüm. Bu bir yaşam tarzı olarak değerlendirilmelidir. Ailelerin çocuklarını doğa gezilerine götürebilmek için zaman ayırmasında yarar olduğu düşüncesindeyim. Bununla birlikte örgün eğitim sistemi içinde de doğa gezileri organize edilebilir.

Doğanın kucağında geçen çocukluk yılları geride kalmış, İstanbul’da yaşayan bir kent sakini olarak doğayla şu anki bağınızı nasıl tanımlarsınız?

Benim doğayla bağım hiç kopmadı. Özellikle üniversitede asistan olduğum 1972’den bugüne kadar 43 yıl boyunca her yıl yurdumuzun çeşitli yörelerine araştırma gezileri yaptım. Türkiye’nin her bölgesini gezdim, bütün illerini gördüm, birçok dağına çıktım, binlerce bitki topladım. Bitkilerle ilgili çalışmalarımı eski yoğunluğunda olmasa da emeklilik dönemimde de sürdürebilmeyi isterim.

Doğa ve Çocuk Ertan Tuzlacı Kırmızı Kedi Yayınları, 120 sayfa

Doğa ve Çocuk
Ertan Tuzlacı
Kırmızı Kedi Yayınları, 120 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Çocukluğunun en güzel günleri bir tavuk çiftliğinde ve İstanbul’un göbeğinde o dönemde istila edilmemiş kırlarda geçti. Tıp eğitimi aldı, hekim oldu, sonra çocuk kitaplarına merak sardı. Kurda kuşa, börtü böceğe düşkün ve en çok da onlarla ilgili okuyup yazmayı seviyor. Düşkurdu Bir Düş Kurdu, Börtü Böcek Güncesi, Zincir, Kar Benek Kara Benek ve Kim Korkar Mavi Kurttan adlı kitapları yazdı. Yazdığından çok daha fazla kitap çevirdi. Çevirdiğinden çok daha fazla kitap için eleştiri yazıları yazdı. Sürekli genişleyen kedi kadrosu, ara sıra bahçeye misafir olan yavru/yaralı martılar ve bir ergen gürgenle birlikte yaşıyor. Biyoloji, sağlık, kent doğası ve çocuklar üzerine kafa yoruyor. Ya evde çalışıyor ya ormanda dolaşıyor.

Yorum yaz