İyi Kitap

Çünkü duvarlar değil barış kazanacak!

Duvar, doğrudan savaşı değil, uzun süren bir savaşın sonucundaki manzarayı anlatıyor. İki topluluktan birinin, ötekini her koşulda düşman belleyip silahla kendi arzularına boyun eğdirmeye çalışmasının sonuçlarını bir çocuğun gözünden aktarıyor.

Zarife BİLİZ

Son dönemlerde ülkemiz dâhil tüm dünyada dağarcığımızda en fazla yer tutan sözcük barış. Medya sayesinde görsel tanıklığımız artıp kan gözümüzün önünde aktıkça, insanı insan, toplulukları topluluk yapan şeyin ne olduğu, savaşların kime yarar sağladığı, şu dünya hepimizi doyurabilecekken paylaşılamayanın ne olduğunu soruları kaçınılmaz şekilde önümüze çıkıyor.
Tarihte bir toprak parçasının etrafını ilk kez çitle çevirip oraya “benim” diyenle, buna inanıp o çitleri sökmeyenlerin, o günden bu yana yaşanan tüm kıyım ve katliamlardan sorumlu olduğunu Jean-Jacques Rousseau yazmıştı ta on sekizinci yüzyılda. Duvarlar, çitler, sınırlar giderek artıyor. Evimiz dediğimiz yer duvarlarla bizi diğerlerinden ayırıyor; komşumuz “öteki” oluyor. Ulus devletin ortaya çıkmasıyla devletlerin sınırı çekip vatan diye ayırdığı toprak parçası diğer halkları “ötekileştiriyor”; sınırın diğer yanındaki potansiyel düşman, girişi izne bağlı bir tehdit unsuru oluyor. Giderek sanayileşen modern toplumda toprakla bir ilişkimiz kalmadı, her yere döktüğümüz betonla, şehir dediğimiz büyük hapishanelerde biz kendimizi topraktan ayırıyoruz. Ayağımız toprağa basmıyor. Tüm modernleşme süreci, toprak üzerinden ya da toprağın üzerinde kendimize ve diğerlerine uyguladığımız bir tecridin öyküsü.
Bir de şehirlerin tam ortasına çekilen duvarlar var. Düne kadar komşu olan insanlar böylece artık “düşman”, elimizi uzatsak ulaşabileceğimiz yer “ulaşılamaz” oluyor. 1961 yılından Berlin şehrinin ortasına çekilen 46 km uzunluğundaki ünlü Berlin Duvarı’nın “utanç duvarı” olarak anılması boşuna değil. İsrail devletinin 2002 yılında yapmaya başladığı 360 km’lik ünlü Batı Şeria Duvarı’nın “ağlama duvarı” olarak adlandırılması da öyle. En son gelen haber ise Türkiye devletinin savaştan kaçan Suriyelilerin ülkeye girişini engellemek için sınıra çekme kararı aldığı 3 m yüksekliğindeki duvar…

DUVARIN ARDI
William Sutcliffe’in Duvar adlı kitabını tam da bu dönemde okumak lazım. Sutcliffe bu kitapta doğrudan savaşı değil, uzun süren bir savaşın sonucundaki manzarayı, iki topluluktan birinin kendine hak gördüğünü karşısındakine hak görmemesinin, ötekini her koşulda düşman belleyip silahla kendi arzularına boyun eğdirmeye çalışmasının sonuçlarını bir çocuğun gözünden anlatıyor. Bir duvarla ikiye bölünmüş bir coğrafyada geçiyor öykü. Bir taraftaki toplum güçlü ve zengin, diğer taraftakiler ise güçlünün sultası altında yoksunluk içinde yaşıyor. Yazar kitabı yazmasını esinleyen “duvar” fikrini, “Çağımızın hikâyesi sahip olanlarla olmayanlar arasında bölünmüş bir dünyadan ibaret. İsrail ile Filistin arasındaki Batı Şeria Duvarı bu durumun özel bir örneği, öte yandan her yerde olagelen bu tarz şeylerin de bir sembolü,” diyerek açıklıyor. Sutcliffe’in bir Yahudi olması önemli. Kendini “ateist bir Yahudi” olarak tanımlayan yazar İsrail devletini eleştirmemeleri yönünde tüm Yahudiler üzerinde baskı olduğunu ama bu kitabı yazmak zorunda oluşunu şöyle ifade ediyor: “Yahudi halkının tarihten çıkarması gereken en önemli ders adaletsizlik, baskı ve ırkçılık karşısında susmanın ahlakdışı olduğudur. İsrail dâhil herhangi bir devlete karşı beslenen körce, eleştirel olmayan bir bağlılık tehlikelidir.”
Sutcliffe kitabın sırf İsrail’e değil, tüm dünyadaki ayrımcılık ve milliyetçiliğe eleştiri getirebilmesi amacıyla duvarın çok net ve somut bir şekilde tanımlanabilir olmasını istememiş. Kitapta İsrail ve Filistin adının tek bir kez geçmemesi, bu tarz somut referanslara başvurulmaması ama gene de nereden bahsedildiğini hemen anlamamız bu kaygının sonucu. Bu yaklaşım fantastik okumalara ve distopik dünyalara yakın duran genç kuşak okurları kucakladığı gibi, net bir adres göstermediği için etraftaki görünür görünmez duvarların sorgulanmasının da kapısını açıyor. Tarihsel gerçekliğe hâkim olan yetişkin okura ise içeriden, tarafsız bir tanıklık imkânı sunuyor. (Kitabın yurtdışında genç ve yetişkin okurlara farklı kapaklarla iki ayrı baskısının yapıldığını da
belirtmeden geçmeyelim bu arada.)

YEŞU VE LEYLA
Hikâye duvarın hemen dibinde yeni kurulmuş, Amarias adlı bir sınır yerleşiminde geçiyor. (Yazarın gerçekliği çift boyutlu kurma çabasına uygun olarak Amarias diye bir yer yok aslında, bu isim Kuzey Irak’taki Samarra’dan bir evirmece.) Kahramanımız, babasını zorunlu askerlik görevi sırasında kaybetmiş olan on üç yaşındaki Yeşu. Babanın kaybının ardından annesi kendi üzüntüsüne gömülünce Yeşu yavaş yavaş annesini de kaybediyor. Amarais’a taşınmalarına sebep olan, onlara yepyeni bir ev ile konforlu bir hayat sunan üvey baba savaşın, duvarın fanatik bir savunucusu. Yeşu’nun askerlik görevini yüceltmeyen, oğlunun kendisini asker üniformasıyla görmesini bile istemeyen asıl babasına hiç benzemiyor. Üvey baba Liev’in kendi doğrularından zerre kadar şüphesi yok. Otoriter tavrını şiddete ve sadizme vardırabileceğini hissediyoruz. Nitekim yeniyetme Yeşu’ya otoritesini, kişiliğini, “baba”lığını hiçbir şekilde kabul ettiremeyince vardırıyor da. Duvar’ın öte yanında yaşayanları nasıl terörist olarak görüyor, her birinin “düşmanlığından” hiç şüphe etmiyorsa, onun fikirlerini kabul etmeyen herkes onun gözünde bir “düşman”. Yeşu da “isyankârlığıyla” yavaş yavaş panteonda yerini alıyor.
Yeşu’nunki bir kayıp ve yas öyküsü olduğu kadar, kendini bulma ve büyüme öyküsü aynı zamanda. Gerek ailesi içinde gerekse yeni taşındığı bu sınır yerleşiminde kendini yabancı hisseden Yeşu bir gün gizli bir tünel bulup Duvar’ın öteki tarafına geçince o güne kadar ona benimsetilmeye çalışılan tüm “gerçeklik” yerle bir oluyor. İnsanlar arasındaki gerçek ortaklığın, sahici olanın kaynağı nedir sorusu kitabın ortasına ağır bir taş gibi düşüyor. Duvar’ın diğer tarafında, Yeşu’nun nereden geldiğini anlar anlamaz onu öldürmek isteyen insanlar olduğu gibi, hiç sebepsiz ona yardım eden, hayatını kurtaran Leyla gibileri de var. Leyla’nın ve ailesinin öyküsüne tanık olmasıyla Yeşu Duvar’ın varsıl ve “güvenlik” içindeki diğer tarafında, “bir hayaller âleminde” yaşadıklarını anlıyor. İdeolojik doldurma kavramlarla yaratılmış kurmaca bir dünya bu. “İnsan” olmanın ötesinde yaratılmış pek çok doldurma, hayalî kavram gibi… Gizli bir geçitle varılan ve gerçek anlamda geri dönüşü asla olmayan “öteki dünya” macerası böylece başlıyor. Sutcliffe Duvar ile Alice Harikalar Diyarında ve Hayvan Çiftliği gibi çok farklı
klasiklere aynı anda selam çakıyor.
Böyle zor bir soruya kolay yanıt olmaz ama iki halk arasında dibine kadar yok edilmiş güven iki insan arasında tekrar nasıl tesis edilir, düşmanlık nasıl aşılır acaba diye merak ediyorsanız kitabı okuyun. Tek bir ipucu vereyim: Yanıt toprakta. Üzerinde kimsenin değil, sadece ona bakıp emek verenin hakkı olan toprakta…

Duvar William Sutcliffe Türkçeleştiren: Petek Demir Editura Yayınları, 256 sayfa

Duvar
William Sutcliffe
Türkçeleştiren: Petek Demir
Editura Yayınları, 256 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz