İyi Kitap

Banu AKSOY

Bebeğe bir isim verir, sonra da kalkar ona çeşit çeşit takma adla sesleniriz: Oğullarına “Annem” diye seslenenler, kız yeğenine “Dayıcım” diyenler, kendinden küçüğü “Ablacım” diye sevenler… Toplum olarak kafamızın hayli karışık olduğu bir gerçek.

İsmimiz kimliğimizdir; bizim kim olduğumuzu söyler. Karakterimizin de ismimizle biçimlendiği söylenir. Bazen birinden söz ederken “ismiyle müsemma” deriz. İnsanlardan isimlerinin hakkını vermelerini de bekleriz! Adı Güçlü olan kişilerin güçlü kuvvetli; Bilge ismini taşıyanlarınsa bilgelik sahibi kişiler olacağını varsayarız. Arslan’ları cesur, Melek’leri iyilik timsali, Nazlı’ların hep naz yaptığını, İpek’lerin yumuşacık kişilikleri olduğunu düşünürüz. Bebeklere isim koyarken aklımızda sürekli yargılar dolaşır: Ya bu ismi koyunca sert mizaçlı olursa, ya bu isim omuzlarına çok yük bindirirse…

İşin tuhafı konuya bunca kafa patlatmamışız gibi, bebeğe bir isim verir, sonra da kalkar ona çeşit çeşit takma adla sesleniriz; ortaya mantıksız ve komik ifadeler çıkmaya başlar: Oğullarına “Annem” diye seslenenler, kız yeğenine “Dayıcım” diyenler, kendinden küçüğü “Ablacım” diye sevenler… Toplum olarak kafamızın hayli karışık olduğu bir gerçek.

Doğan Gündüz belli ki bu kafa karışıklığından yola çıkarak yazmış “Senin İsmin Ne?” adlı öyküyü. Unutma Oyunu adlı kitaptaki öykülerden ilki olan “Senin İsmin Ne?” adını bilmediğimiz bir çocuğun ağzından anlatılıyor. Bir sürü ismi olduğunu söyleyerek söze giren çocuk başlıyor saymaya: Annesinin ona neden önce “Tombul”, sonra “Çiroz” demeye başladığını, babasının ona “Minik Kuş” dediğini, babaannesinin onu “Kuzum”, anneannesininse “Tavşan” diye sevdiğini, halasının “Halam”, teyzesinin “Aşkım” diye çağırdığını ve dedesinin de “Bıcırdık” dediğini gerekçeleriyle bir bir anlatıyor. Bir çocuğun bunca isimle çağrılmak karşısında neler hissettiği, yaşadığı kafa karışıklığı daha iyi özetlenemezdi bana kalırsa… Anlatıcımızın gerçek adı ise okura göre değişecek renklilikte: “Tabii ki benim de herkes gibi gerçek bir ismim var ama onu hiç kimse kullanmadığı için söylemedim. Sen asıl onu mu öğrenmek istiyordun? Peki, söylüyorum o zaman, çok şaşıracaksın: Biz seninle adaşız!”

Adaşımız çocuk “Evimizin Yolu” adlı öyküde bu kez bize yaşadığı yeri anlatmaya koyuluyor. Öykü öyle bir noktadan başlıyor ki siz okur olarak kendinizi bir anda o çocuğun yanında, bir mahallenin ortasında buluyorsunuz. Çocuk evin yolunu tarif ederken, siz de adım adım onunla birlikte yürüyorsunuz. Capcanlı yol tarifiyle mahalleden zaten defalarca geçmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. Parktaki kedileri besleyen “Kedi Kraliçesi”ni siz de görmüş, bir zamanlar kırtasiye olan ayakkabıcıya defalarca girip çıkmış, eczane vitrininde uyuklayan kediyi her gördüğünüzde gülümsemiş, kırmızı masalı pastanenin poğaçalarından mutlaka yemişsinizdir.

Kitaba da adını veren “Unutma Oyunu” isimli son öykü ise yürek burkan cinsten. Adını ve yaşadığı yeri bizimle paylaşan çocuğun belki de hakkında en çok konuşmak istediği şey dedesiyle oynadığı unutma oyunu. İlk öyküde tanıştığımız ve hakkında ufak tefek veriler topladığımız koca dedeyi daha yakından tanımaya başlıyoruz. İlk öyküde kafamızda oluşan “Acaba?”lar artık anlam kazanıyor ve çocuk kitaplarında çok sık yer bulmayan Alzheimer konusu, bir çocuğun gözünden tanımlanıyor.

Üç kısa öyküsünde de çocukça bir bakış açısını ustaca kullanan Doğan Gündüz, biz okurları da farklı algı biçimine ortak ediyor. Söz algılardan açılmışken, kitabın illüstrasyonlarına da değinmek gerek. Çizer Dilek Yördem Ceylan’ın stilize üslubu, seçtiği renkler ve geometrik renk alanları metnin çocuksuluğunu ustaca tamamlıyor. Daha da güzeli 40. sayfada betimlediği mahallenin zilli satıcısıyla -bilerek ya da bilmeyerek- Sabri Berkel’in ünlü “Yoğurtçu” tablosuna da selam gönderiyor.

Unutma Oyunu Doğan Gündüz Resimleyen: Dilek Yördem Ceylan Yapı Kredi Yayınları, 48 sayfa

Unutma Oyunu
Doğan Gündüz
Resimleyen: Dilek Yördem Ceylan
Yapı Kredi Yayınları, 48 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

MSGSÜ’de Sanat Tarihi eğitimi aldım. Çeşitli kültür sanat ve çocuk programlarında metin yazarlığı ve senaristlik yaptım. 2010’dan beri eşim Yıldıray’la birlikte Bir Dolap Kitap adlı blogda sevdiğimiz çocuk kitapları hakkında yazıyor, Açık Radyo’da aynı isimli programı sürdürüyoruz. Son iki yıldır genel kültür dergisi Dünyalı’nın ekibindeyim. Az sayıda kitabım, çok sayıda hayalim var. İki küçük oğlumdan fırsat bulur bulmaz yazmaya, seramik ve origami yapmaya ve bisiklete binmeye kaldığım yerden devam edeceğim.

Yorum yaz