İyi Kitap

Zarife BİLİZ

“Yoksulluk, yalnızca yiyecek ve barınak eksikliği değildir; ‘Hiç kimse’ olma duygusudur, kimlik eksikliğidir.” José Antonio Abreu / El Sistema’nın kurucusu

“Şimdi size her çocuk gibi sıradan, her çocuk gibi özel bir çocuğun öyküsünü anlatacağım.” Angeliki Darlasi’nin yazdığı Hayta bu sözlerle başlıyor. Dünyanın her yerinde rastlanabilecek bir gecekondu mahallesindeki, adını bile yitirmiş yoksul bir çocuğun öyküsünü okuyacağız. Onun sürekli iş arayan, iş bulunca da durmadan çalıştığı için hiç evde olmayan bir babası ve balmumu bebeklere benzeyen, o bebekler gibi neredeyse hiç konuşmayan bir annesi var. Paçaları kısa bir pantolonu, üzerine dar gelen bir kazağı ve bol gelen gri paltosu bir de… Bu şekilde büyüyor. Biraz şarkı, az biraz yemek, çok az sohbet ve yok denecek kadar az sevgi ve şefkat ile…

Annesi paltonun üzerine tam oturduğu gün buradan gitme ve “birisi” olma vaktinin gelmiş olacağını söylüyor. Yani mutlu olma vaktinin. Peki, Hayta nereye gidecek, “birisi” olmayı nasıl becerecek? Bir geleceği ve mutlu olmak için umudu olmadığı gibi bir adı bile yok! Elbette her çocuk gibi ona da bir ad konmuş zamanında ama kimse adını hatırlamıyor, herkes ona “Hayta” diyor. Bir zamanlar çok acıkıp fırından bir somun ekmek, çok üşüdüğü için ipten bir çift çorap çaldığı ve diğer çocukların ortada bıraktığı oyuncaklarla oynayıp hırsız yaftası yediği için.

Bu yokluk içinde Hayta’nın gidebileceği tek yer var: Çeteler, suça açılan türlü çeşit yollar. Hayta tam böyle bir çeteye katılmışken bir “mucize” oluyor. Soymak için silah çektiği genç bir adam ona cüzdanını vermekle kalmıyor, elindeki silah karşılığında ona bir keman ve bu kemanı öğretme sözü de veriyor. “Çünkü kemanı olan bir çocuk dünyanın hiçbir yerinde hayta olmaz,” diyor. Kitabın sonu içimizi ısıtacak denli umut dolu ve iyimser; keşke böyle şeyler sadece kitaplarda değil gerçek hayatta da olsa diye geçiriyoruz içimizden. Bu mutlu son, gerçekten çok, bir masalı andırıyor.

Ne var ki bu hikâye, gerçekleşmiş bir düşten yola çıkarak kaleme alınmış. Yunan yazar Angeliki Darlasi, 1976 yılında Venezuela’da kurulan El Sistema hareketinin belgeselinden yola çıkarak bir kitap yazma arzusuna kapılmış. Gerçek çocukların anlattığı öykülerden esinlenerek, bunları tek bir çocukta birleştirmiş. Hayta (kitabın sonunda, artık bir çete üyesi değil de bir orkestra üyesi olduğunda adını öğrendiğimiz üzere Felix), José Antonio Abreu’nun Venezuela’da Karakas’ın bir gecekondu mahallesinde kurduğu, El Sistema’nın çekirdeğini oluşturan on bir kişilik orkestranın on birinci üyesi… El Sistema bugün dünyanın pek çok yerine yayılmış. Sırf Venezuela’da bir milyon çocuğa karşılıksız müzik eğitimi veriyor ve müziği sosyal gelişim için bir araç olarak kullanarak yoksul çocukların hayatını değiştiriyor. El Sistema hedefini müzikle, sanatla çocukları yoksulluğun çok yönlü tehlikelerinden, en önemlisi, onları çete üyeliği, uyuşturucu ve şiddete sürükleyecek umutsuzluktan ve özsaygı eksikliğinden kurtarmak olarak tanımlıyor.

“Yoksul bir çocuğun eline bir keman verirseniz o çocuk eline silah almaz. İşte bu El Sistema’nın temel ve açık gerçeğidir,” diyor hareketin kurucusu José Antonio Abreu. “Çalgısı olan bir çocuk kendine değerli bir şey emanet edilmiş gibi hisseder. Çalgı çalmanın sevgiyle öğretildiği bir çocuk kendini, başkalarına da öğretmek için yeterli, değerli ve yetenekli görür. Ve arkadaşlarından oluşan bir orkestrada çalan bir çocuk kendini karşılıklı saygı ve güzelliğin birbirinden ayrılmadığı bir topluluğa ait hisseder.”

Venezuela’da hayat bulan bir düş Yunanlı bir sanatçının kalemiyle öyküleşip bize ulaşırken, aynı düşün Türkiye’de de hayata geçtiğini öğrenmek belki hepinizi şaşırtacak. Bu düşü Türkiye’de kuran ve hayata geçirenler ise Barış İçin Müzik Vakfı’nın kurucuları olan Mehmet ve Yeliz Baki. Tüm çocukların hayatlarında bir kez olsun müzikle tanışma şansına sahip olması gerektiği, müziğin insan hayatını değiştiren bir gücü olduğu inancıyla, El Sistema’dan habersiz çıkmışlar yola. On yıl kadar önce Edirnekapı’da bir ilköğretim okulunda 15-20 öğrenciyle akordeon eğitimine başlamışlar. Geçen yıllar içinde aynı okulun atıl kalan kömürlüğünü müzik atölyesine dönüştürmüşler. Derken ikinci bir ilkokulda bir müzik atölyesi daha kurmuşlar. Öğrenci sayıları giderek artınca 2009 yılında artık kendilerine ait bir merkezleri olması gerektiğine karar vermişler. Barışın zorunluluğuna ve müziğin gücüne olan inançlarını yansıtacak bir ad seçmişler kendilerine: Barış İçin Müzik Vakfı. 2010 yılında, gene Edirnekapı’da kendi yerlerinde eğitime başlamışlar. El Sistema ile yollarının kesişmesi ise 2011 yılında, El Sistema’nın muhteşem Simón Bólivar Orkestrası’nın İstanbul’a konsere gelmesiyle olmuş ve aradaki bağ o günden bu yana her boyutta güçlenmiş. Dünyanın iki ayrı ucunda yaşayan ve birbirinden habersiz aynı düşe inanan farklı insanların buluşması olmuş bu.

Bugüne dek beş bini aşkın çocuğa karşılıksız müzik eğitimi verip, enstrümanı da sağlayan Barış İçin Müzik Vakfı, Hayta kitabıyla gündemimize girince kapılarını çalmak farz oldu. Vakfın kurucusu Mehmet Baki ve koordinasyon ekibinden Berker Ünsal’la söyleştik.

En başından başlayalım isterseniz? Müzikle çocuklara ulaşma fikri nasıl doğdu? Bildiğim kadarıyla siz El Sistema’dan bağımsız başlamışsınız.

Mehmet Baki: Evet, hiçbir bağlantımız yoktu. Haberimiz yoktu El Sistema’nın varlığından. Hatta 2011’de Maestro Abreu ile birlikte Simón Bolívar Orkestrası buraya geldiğinde 20 kadar gazeteci aynı soruyu sordu. Hayır, haberimiz yoktu.

Niye müzik?

M.B.: Manifestomuzda, vakıf senedinde de yazıyor, şöyle bir mottomuz var: Müziğin gücü, barışın zorunluluğuna olan inanç. Benim bir müzik tutkum var, buradaki arkadaşların hepsinin var, tüm sanat dallarına karşı. Dünyanın bir ümidi varsa, bu sanattır ama müzik çok ayrı bir şey, bunun gücü bambaşka.

Berker Ünsal: Orkestra modeli var aslında. Orkestrada çocukların bir arada çalışması, farklı seslerin bir araya gelmesi. Orkestra bir model. Küçük bir demokrasi modeli diyebiliriz. Orkestra içinde çocuklar farklı enstrümanlar çalıyorlar ama birlikte tek ses çıkarıyorlar; nerede liderlik etmeleri gerektiğini, nerede takipçi olmaları gerektiğini öğreniyorlar. Orkestra bu anlamda çok şey kazandırıyor çocuklara, çünkü önce enstrümanı öğreniyorlar, hiçbir şey bilmeseler de, diyelim günlük 2 saatlik çalışmanın ardından, akşama bunun orkestra provasını yapıyorlar. Keman çalmaya başlayan bir kişi arşe çekmeyi öğreniyor ilk günlerde diyelim, o zaman hep birlikte arşe çekiyorlar, bu da onların orkestrası oluyor aslında, bahsettiğim o küçük demokrasi modelini hep birlikte öğreniyorlar.

Heves edip başlayıp sonra bırakan çok oluyor mu? Burası hayatlarında kalıcı bir etki yaratabiliyor mu?

M.B.: Baştan beri burada olan da var, 5 yıldır devam eden de ama bugüne dek 5 bin çocuktan bahsediyoruz. 14-15 yaşında müthiş bir akordeoncu olmuş ama o yaşta evlendirilmiş çocuklar da var. Ama ben inanıyorum ki o çocuğun burada geçirdiği zaman, yaptığı şey ona bir şey katmıştır, bunun çocuğuna, belki torununa bile etkisi olacaktır.

B.Ü.: Çocuklar belli bir seviyeye geldiklerinde artık asistan eğitmen oluyor ve yeni gelen çocuklara onlar öğretiyorlar, yani bir bilgi aktarımı var aslında. Bizde 3 farklı orkestra var, 3 farklı seviyede; Beethoven, Mozart, Vivaldi. Beethoven en eski orkestra. Beethoven’dekiler öğrendiklerini Mozart ve Vivaldi’dekilere aktarıyor.

Yani çocuklar profesyonel hocaların yanında akranlarından öğreniyorlar. Bu aynı zamanda hem kaynaştırma hem dayanışma için önemli bir unsur. Çocuk bilgisini aktarmayı, paylaşmayı öğreniyor, saklamayı değil.

B.Ü.: Evet. Bu, bizim için de çok önemli, çünkü bir hedefimiz var; tüm Türkiye’de bu orkestra sesini duymak istiyoruz. Bunun için bizim kendi hocalarımıza ihtiyacımız var, o yüzden öncelikle bu öğretmenlerin burada yetişmesi gerekiyor. Mesela şu an Eskişehir’de var bir proje, İzmir’de de Aralık ayında başlayacak.

Müzik insanın doğasında var, siz acaba bunu mu açığa çıkarıyorsunuz?..

M.B.: Burada oyun oynuyor çocuklar, oynayarak öğreniyorlar. Oynuyorlar, yemek yiyorlar, itişiyorlar, bunları hep birlikte yapıyorlar… Bu arada birlikte bir şey üretiyorlar, ben hâlâ çok şaşırıyorum, efsane yaratmak için söylemiyorum, gerçekten çok
şaşırıyorum…

B.Ü.: Müzik eğitimine daha 4 ay önce başlamış çocuklardan oluşan Vivaldi Orkestrası geçen hafta Zorlu Center’da konser verdi. Ne kadar içinde de olsak, biz de şaşırıyoruz, bu şaşırılmayacak bir şey değil ki… 2200 kişilik bir salonda, büyük bir sahnede konser verdiler. 7-8 yaşında 70 kadar çocuk. Bu onlar için de çok büyük
başarı.

M.B.: Sayı bizim için çok önemli. Nitelik de önemli tabii ki ama sayı bizim için çok çok önemli, bir piramit gibi düşünün bunu… Amaç zaten bu; daha fazla çocuğa ulaşmak, daha fazla çocuğu müzikle tanıştırmak, ona bir şans vermek…

Buraya gelen tüm çocuklar orkestraya katılıyor değil mi?

M.B.: Elbette, başka bir hayat yok ki burada, bir orkestra var ve herkes mecburen zaten orada. Başarı başarısızlık diye bir mefhum yok bu açıdan.

B.Ü.: Mesela provalarda orkestra şefi yeni gelenleri daha eski çocukların yanına oturtuyor, eski öğrenciler çalarken bir yandan yeni gelenlere gösteriyorlar. Dayanışma öğretiliyor, rekabet değil…

M.B.: Evet, çocuklar orkestrada tek bir kişi bile iyi çalamazsa amaçlarına ulaşamayacaklarını biliyorlar. Hepsi birlikte iyi olduklarında ancak ortaya iyi bir şey çıkıyor.

Hayta’nın öyküsünde oldukça dramatik bir olay, dramatik bir dönüşüm anlatılıyor. Sizin deneyiminizde de var mı böyle olaylar?

M.B.: Var tabii ki olmaz mı, ama benim belirtmek istediğim bir nokta var. Venezuela’da tabii ki suç var ve buna bağlı olarak suçla mücadele öğesi de öne çıkarılıyor, bunun bir zemini var, evet, ne var ki ben bu suçla mücadele temasının bu kadar öne çıkarılmasından hoşlanmıyorum. Asıl suçu zenginler işliyor. Kitabı kastederek söylemiyorum, genel bir eğilime karşı söylüyorum bunu. Kaç defa tabancalı tüfekli adamlar tarafından etrafımız sarıldı. Buradaki çocuklara uyuşturucu satamamaları sorun oldu onlar için… Çocuklar kendileri anlatıyorlar, buraya ilk gelişinde cebinde çift sustalı olup, sonra orkestra şefi olan çocuklar var. Ben sadece suçla mücadele öğesinin çok öne çıkarılmasına karşıyım, başka önemli bir sürü kazanım var…

B.Ü.: Buraya başladığında hırsızlık yapan, buraya devam ederken hâlâ yaptığını söyleyen çocuklar da var. Değişim, dönüşüm derken tek yönlü görmemek lazım. Kitapta anlatılan türde dönüşümler de yaşanıyordur elbette ama mesela, buraya başladıktan sonra klasik müzik dinleyicisi oluyorlar. Bu bambaşka bir şey. Burada okul derslerinde de yardım alıyorlar. Üniversiteli, gönüllü arkadaşlar etüt veriyor. Bu vesileyle çocuklar üniversite hayatından haberdar oluyor. Yahut konser için başka bir şehre ya da ülkeye gittikleri zaman oraları görüyor, farklı kültürlere tanık oluyor, bunlar hep bir kazanım. Buranın dışına çıkmış oluyorlar. Sonuçta burası bir mahalle. Çocuk, vakıf sayesinde dünyayla temas ediyor.

Son olarak, vakfın parasal kaynağını sorabilir miyim? Zira bildiğim kadarıyla enstrümanlar dâhil her şeyi siz karşılıyorsunuz ve burada bayağı ciddi bir kurumsal altyapı var.

B.Ü.: Ben söyleyeyim mi Mehmet Bey (gülüşmeler). Burası 9 sene kadar Mehmet Hoca’nın şahsi desteğiyle sürdü. Son bir yıldır bireysel ve kurumsal destekler alınıyor.

Dünya üzerinde kocaman yürekli insanların varlığına inançla, barış için umut duyarak ayrılıyoruz Barış İçin Müzik Vakfı’ndan…

Hayta Angeliki Darlasi Resimleyen: Iris Samartzi Türkçeleştiren: Sema Kostik Kuraldışı Yayıncılık, 64 sayfa

Hayta
Angeliki Darlasi
Resimleyen: Iris Samartzi
Türkçeleştiren: Sema Kostik
Kuraldışı Yayıncılık, 64 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

lorem ipsum lorem ipsum lorem ipsum

Yorum yaz