İyi Kitap

“Bu küçük kitaplar sana okumayı sevdirsin”

Kuşaktan kuşağa, okur gözüyle…

Söyleşi: Doğan Gündüz – Nihal Koçak

11 Ocak 2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler”, Doğu ve Güneydoğu’daki çatışmalı ortamda yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayımladı. Hemen ardından bu bildiriyi imzalayanlar hakkında ayrı ayrı soruşturmalar açıldı. Yaklaşık üç buçuk yıl geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamına girdiğine hükmetti. Bu süre zarfında sayısız akademisyen Çağlayan Adliyesinin önünde, mahkeme salonlarında, koridorlarında defalarca bir araya geldi. Bu buluşmalarda insana, hayata, ülkeye, dünyaya ait ne varsa, her şey konuşuldu. Hakan Koçak da bildiriyi imzalamasının ardından üniversiteden uzaklaştırılan, yargılanan barış akademisyenlerinden biri. Onunla bir adliye koridoru sohbetimizde söz dönüp dolaşıp çocuk kitaplarına geldi. Çocukken okuduğu kitapları annesinin hâlâ sakladığını söylediğinde hem şaşırdım hem sevindim. Bir okurun gözünden geçmiş yıllardaki çocuk kitaplarının durumuna bakmak için söyleşi yapma teklifimi annesi Nihal Koçak nezaketle kabul etti.

Doğan Gündüz: Nihal Hanım, çocuklarınızın çocukluk kitaplarını, 1970’li yıllardan bugüne, neredeyse elli yıldır özenle koruyor, saklıyorsunuz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Nihal Koçak: 1949 yılında, Kırklareli’nin Babaeski ilçesinde doğmuş, daha sonra evlilik, annelik görevleriyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunmuş, mesleği okul öncesi öğretmenliği olan bir hanım… Çocuklarını büyütürken eşiyle birlikte, onlara kitap sevgisini aşılamak için her vesileyle -özellikle de özel günlerinde- kitap almayı düşünen biri… Şu anda, beş yıldır, emekliyim.

D.G: 1971 tarihinde oğlunuza hediye ettiğiniz Tom Sawyer’in Maceraları kitabının üzerine “Annesinin tontoşuna ilk kitap armağanı. Bu küçük kitaplar sana okumayı sevdirsin” yazmışsınız. Bu kitap bir doğum günü hediyesi miydi?

N.K: Hayır, değildi. Biz özel günlerde, doğum günü başta, yeni yıl da olabilir, hediye olarak hep kitap alırdık. Çocuklarımıza maddi değil, manevi değeri olan, gelişimine katkısı olacak şeyler üzerinde durduk hep. Mesela sınıfta Dünya Çocuk Kitapları Haftası’nı kutlarken, çocuklara, konuşma becerisi kazansın, dili gelişsin diye serbest öykü anlatımları yaptırırdım. Kim daha düzgün anlatıyorsa, istekli ve daha iyiyse ona kitap armağan ederdim. Kitapları sevsinler diye.

D.G: Okumayı sevmesinin ona ne kazandıracağını düşünüyordunuz?

N.K: Ben genç evlendim, yirmi yaşındaydım oğlum doğduğunda. Öğretmenlerimiz bizim çocukluğumuzda da bizi kitaplara yönlendiriyordu. Kitapların önemli olduğunu, kitapların en iyi arkadaş olduğunu öğrenmiştik. Benim çocukluğum Edirne’de geçti. Hatta Selimiye Cami’nin çok güzel bir çocuk kütüphanesi vardı. Kütüphane ortamını orada tanımış olduk. Üye değildim ama sık sık giderdik. Oyundan canımız sıkılınca kütüphaneye gitmeyi düşünürdük arkadaşlarımızla. Çok sessiz, çok güzel çocuk kitaplarının olduğu bir yerdi. Çok da ilginç gelirdi cami külliyesinin içinde bir kütüphane olması, bir ciddiyet vardı. Oradan da çok yararlandık. Kitap sevgisi böylece oluşmuş oldu. Çocuğumuz olduğunda aynı duygularla onun da kitapları sevmesini arzu ettik. Yine kitap en iyi dosttur anlayışı üzerinden. Kitap okuyan insanın bilgi dağarcığı gelişir, toplum içinde konuşmak için birikimi olur, konu bulabilir, dilini güzel kullanma şansı olur, hayal gücü gelişir. Bence bu çok önemli, çoğu kişinin hayal gücü yok.

D.G: Eğitim durumunuz nedir?

N.K: Ben altmışlı yılların sonlarına doğru Niğde’nin Bor ilçesinde, Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi Eğitimi bölümünü bitirdim. Abim orada öğretmendi. Liseyi bitirdikten sonra, 67 yılında, genç yaşta evlilik yaptım. Daha sonra Hakan oldu. Evliliğimin içinde, Ankara’da da Eğitim Fakültesi’nde ön lisans yaptım.

D.G: 65-67 yıllarına denk geliyor sanırım lise yıllarınız. O zamanlar okuduğunuz Çocuk Gelişimi bölümünde çocuk kitaplarıyla ilgili ders alıyor muydunuz?

N.K: Tabii ki. Hatta şöyle, öğretmenimiz dersimizle ilgili bize ödev olarak herkes bir öykü yazacak ve onu resimleyecek demişti.

D.G: “Çocuk kitabı hazırlayın,” dedi yani öğretmeniniz…

N.K: Evet, benimki hâlâ duruyor. Suluboya ile resimlemiştim. Bir balık ailesinin öyküsünü yazmıştım, kısa, bol resimli. Zaten çocuk kitaplarının özelliği ve de istenileni resim ağırlıklı,
güzel, sade, basit anlatımlı, az yazılı kitaplar olması. Ödev olarak böyle bir kitap hazırladım.

D.G: Ankara’da Eğitim Fakültesi’ni bitirdiniz. Sonra çalışmaya başladınız. Nerelerde çalıştınız?

N.K: Eşimin görevi nedeniyle -ziraat mühendisiydi o- daha önce Eskişehir, Isparta, Karaman’da yaşadık. 1984 yılında, Adana’da bulunduğumuz yıllarda ana sınıfı öğretmeni olarak resmen göreve başladım. Sonra İstanbul’a, Beşiktaş Büyük Esma Sultan Okulu’na tayinim çıktı. Eskiden ilköğretimdi bu okul, şimdi ortaokul oldu. Orada da on dört yıl çalışıp emekli oldum. Mesleki olarak otuz yıl kadar çalıştım. Bu süre içinde yaptığım işi çok severek, önemseyerek, çalışmalarımı yenileyerek yaptığıma inanıyorum.

D.G: 1970’li yıllar çocuk kitaplarına büyük şehirlerde bile ulaşmanın zor olduğu yıllar. Siz Anadolu’nun birçok şehrinde bulunmuşsunuz. Çocuk kitaplarını nereden alıyordunuz?

N.K: Doğru ama bizim için kitapları bulmak zor olmadı. Kırtasiyelerden, kitapçılardan alıyorduk.

D.G: Alacağınız kitabı nasıl seçiyordunuz?

N.K: O zaman gazetelerde yazarlar, kitaplar hakkında çıkan bilgileri okuyorduk. Örneğin şimdi hemen aklıma geliverenler -diğerlerine haksızlık olmasın ama- Gülten Dayıoğlu’nun bir öyküsü, kendi kültürümüzle ilgili öyküler, Nasreddin Hoca Fıkraları, Dede Korkut Masalları gibi… Ya da yabancı yazarların -Jule Verne gibi- klasikleşmiş kitaplarını biliyorduk ve özellikle tercih ediyorduk. Bu tür kitapları kitapçılardan bulabiliyorduk. Kemalettin Tuğcu’nun neredeyse bütün serisi vardı, oğlum çok severdi. O yıllarda Kemalettin Tuğcu, edebiyatçılar arasında uygun görülmüyordu. Onunkiler öykü olarak kabul edilmiyordu, kaderciliği verecek diye. Ben öyle düşünmüyorum. Ben de ilkokul dönemlerimde Teksas, Tommiks; Kinowa çizgi romanlarını çok okurdum. Bu kitaplar insana okuma zevkini veriyor diye, ben bir sakınca görmedim. Zaten geçen yıllar içinde o imaj da değişti. Zamanla, çocuklar büyüdükçe, onlar da kitapçı vitrinin önünden geçerken kendilerine bir şeyler bulmaya, seçmeye başladı.

D.G: Aldığınız kitapları hemen çocuğunuza veriyor muydunuz? Yoksa önce ben bir okuyayım, acaba içinde sakıncalı bir şey var mı diye siz de okuyor muydunuz?

N.K: Onu da yaptım ama mesela hediye verdiğimi önceden okuyayım dediğim olmadı. Çünkü onu hediye veriyorsun, çocuk ilk kendi açıyor, okuyor. Ama ben de okuyordum, hep okudum, hepsini okumuşumdur.

D.G: Evinize çocuk dergisi girer miydi?

N.K: Günlük gazete zaten giriyordu. Babamızın aldığı dergiler vardı. Biz kendimize de kitaplar alıyorduk. Hep roman değil, mesela düşünce üzerine de kitaplar alıyorduk. Diyelim ki Aziz Nesin, Çetin Altan, Mahmut Makal, Oktay Akbal… O yıllarda Öğretmen Dünyası vardı Eğitim-Sen’in çıkarttığı. Oğlum ilkokula başlama döneminde kendi parasıyla Milliyet Çocuk, Tercüman Çocuk dergilerini alırdı. Benim abim de öğretmendi. Ben çocukken, memlekete tatile geldiğinde bize hikâye kitapları getirirdi. Onun aldığı Alis Harikalar Diyarında hâlâ kitaplığımda durur.

D.G: Çocuklarınıza kitap okur muydunuz?

N.K: Evet, 2-3 yaşlarındayken Ayşegül serileri çıkmıştı. Babası ya da ben, çocuğa ya masal anlatacağız, yani sözlü anlatım ya da o kitapları okuyacağız. Bizden sonra oğlum hemen yatar, kitabı eline alır sanki okur gibi tekrarlardı. Bugün torunum da aynı şekilde okuyor. Hatta bir gün baktım tıpkı babası gibi yatağa uzanmış, aynı sayfayı açmış aynı şekilde okuyor ezberden. Satır bile aynı.

D.G: Yıllar sonra oğlunuzun okuduğu kitapları şimdi torununuzun elinde görmek nasıl bir duygu?

N.K: Çok güzel bir duygu. Tabii benim birazcık da bu kitapları muhafaza etmemin sebebi bu. Çocuklarım ileride kendilerine bir hayat kuracaklar, ileride de torunum olur, bu kitapları da babalarından çocuklarına “bunlar babanın kitapları” diyerek emanet etmek düşüncesiyle sakladım. Bunun için de büyük bir zevkle korudum.

D.G: Kolay değil, bin bir emek, özen ve sakınımla büyüttüğünüz oğlunuz, eğitimini tamamlıyor hatta eğitimi kendine meslek edinip üniversitede hoca oluyor. Sonra bir gün oğlunuz aydın olmanın sorumluluğuyla “Barış Bildirisi”ni imzaladığı, muhalif olduğu için birçok arkadaşıyla birlikte üniversiteden uzaklaştırılıyor. Ardından hem sizin hem de oğlunuz ve ailesi için zor bir dönem başlıyor tıpkı diğer barış akademisyenlerinin yaşadıkları gibi. Bu zor günlerde aklınızdan hiç “oğluma bu kadar çok kitap almasaydım, başına bu işler gelmezdi” diye bir düşüncenin geçtiği, kendinizi suçladığınız anlar oldu mu?

N.K: Yok, hayır, hayır! Keşke ülkemizde her çocuk okusa. Bir de bilgi dağarcığı genişlemiş, ne yaptığını bilen insan önemli, sadece diploma, diplomalı olmak değil. Örneğin tıp fakültesini bitirmiş, hakikaten iyi bir doktor olsun, insanlara zararı olmasın. Öğretmense eğer öğretmenliği sadece bilgi vermenin ötesinde bir şey olmalı, kişiliğiyle, bilgisiyle, tavrıyla, insanlığıyla idol olmalı az çok.

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Doğan Gündüz 1966’da İstanbul’da doğdu. Kitapları: Kaçan Uykuların Peşinden (Can Çocuk, 2013), Sahi Benim Annem Hangisi? (Can Çocuk, 2014), Kayıp Çocuklar Bahçesi (YKY, 2015), Unutma Oyunu (YKY, 2015), Alaturkadan Alafrangaya Zaman Osmanlı’da Mekanik Saatler (Ege Yayınları, 2015), Acayip Bir Hediye (Can Çocuk, 2015), En Sevdiğim Oyuncak (YKY, 2016), Fare Adlı Kedi (Can Çocuk, 2016), Bisküvi Kutusundaki Martı (Can Çocuk, 2016), Denize Mektuplar Atan Çocuk (YKY, 2018), Ailenin En Yaramazı (Can Çocuk, 2018)

Yorum yaz