İyi Kitap

“Yazar, kurgu ve sözcük sanatçısıdır ve kabul edilmelidir ki sanatçı muhaliftir.”

Çağdaş çocuk edebiyatının üretken isimlerinden, değerli yazar Miyase Sertbarut’la çocuk kitaplarını hedef alan sansür, yasaklamalar, yetişkin tepkileri ve denetim talepleri üzerine konuştuk…

Söyleşi: Miyase Sertbarut

İyi Kitap: Çocuk ve gençlik yayıncılarının gündeminde, uzunca bir süredir “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu” var. Bildiğiniz gibi, edebiyatla hiç ilgisi olmayan beş bürokratın oluşturduğu kurul, içlerinde çocuk kitaplarının da olduğu pek çok eseri “müstehcen” buldu ve “muzır” olduğuna hükmetti. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu kurumu, işlevini ve verdiği kararları?

Miyase Sertbarut: Bunu bir anıyla değerlendireyim, sonuçta ben hikâye anlatmayı seven biriyim. 12 yaşlarımdayken (1974-75) bisiklete atlayıp köydeki postaneye kadar gitmek istemiştim. Evimiz köyün beş altı kilometre dışındaydı. Bisiklette acemiydim ama izlediğim filmlerde, okuduğum kitaplarda kızlar bisiklete binip her yere gidebildiğine göre ben de yapabilirdim. Köye yaklaştığımda çocuklar, delikanlılar peşime takıldı, bağırıyorlardı. “Aboo kıza bak, bisiklete binmiş!” İçlerinde taş atanlar bile vardı. Sanırım o çocuklar şimdi bu kurulun üyesi olmuşlar. Kendi hayatlarında olmayan şeyleri görünce şaşırıyorlar, bununla yetinmeyip taş atmaya kalkıyorlar. Şaşkınlıktan bağırmak doğal ama taş atmak, bundan öte bir güç gösterisi, hayat hakkına müdahale gibi. Günümüzde veliden öğretmene, babaanneden teyzeye pek çok kimse kitaplar için yerli yersiz çıkışlarda bulunuyorken buna bir de devlet elinin girmesi kitapları öcüleştirmekten başka bir işe yaramaz. Oysa korkmamız gereken en son şey kitap. Okunacak kitaplar listesi vermek kadar okunmayacak kitaplar listesi vermek de bana doğru gelmiyor. Kitap okumak bireysel bir eylem, bir kurulun reddi, bireyi reddetmekten başka bir anlama gelmez.
Kitapların denetiminde tek onay makamı edebiyattır. Eğer çocuklar için zararlı kitap listesi yapılacaksa edebiyattan yoksun olanları araştırsınlar, bulmaları çok da zor olmaz. İnsanı hayattan, edebiyattan, okumaktan soğutan çok kitabımız var. Eğer ülkemizde çocuklar okuma alışkanlığı kazanamıyorlarsa o kitaplar yüzündendir. MEB’in PISA’ya rakip olarak uyguladığı ABİDE’ye göre (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) bizim çocukların %66’sı okuduğunu anlamıyor. Bence muzırlıktan önce buna bir çözüm bulmak gerek. Ya da muzırlıktan korkmasınlar, okuduğunu anlamayan çocuk o sayfalardaki muzırlığı da zaten anlayamaz.

İyi Kitap: Sansüre uğrayan çocuk kitaplarına baktığımızda, neredeyse tamamının toplumsal cinsiyet konularını işleyen eserler olduğunu görüyoruz. Dayatılmış cinsiyetçi kalıpların ötesinde, eşitlik ve özgürlük temelinde, başka varoluş ve birlikte yaşam biçimlerinin olduğunu göstermek “müstehcenlik” mi gerçekten?

Miyase Sertbarut: Okumanın işlevi bilinir; okurken empati kurarsın, kendini bir başkasının yerine koyarsın. Gözün satırlardayken kendi kimliğinden, cinsiyetinden, ülkenden, hatta gezegenden bir süreliğine ayrılırsın. Farklı biri olma deneyiminden sonra yine kendi odana dönersin. Bu süreçte kazancın şu olur: “Başkaları da var, benim gibi düşünmüyorlar, benim gibi giyinmiyorlar; evleri, sokakları başka ama ortak yanlarımız da var; duygularımız, heyecanlarımız, acılarımız, sevinçlerimiz, arkadaşlık biçimlerimiz benziyor,” demeyi öğrenirsin. Farklıyı reddetmez, farklıyla kaynaşmayı, barışmayı öğrenirsin. Okumak insanı bu yüzden özgürleştirir. Babanın ayağındaki prangayı fark edersin ve sen prangalı biri olmak istemezsin. Annenin kalbindeki bastırılmış hisleri ve neye yol açtığını anlarsın. Anlamak öfkeyi, nefreti azaltır, şefkati çoğaltır. Bunun neresinde kötülük var? Yanlış yapıyorlar. Eğer okumak bu işe yaramıyorsa, ezberlerin tekrarıysa okumaya ne gerek var?

İyi Kitap: “Müstehcenlik” tartışması, sadece Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu üzerinden ilerlemiyor. Sosyal medyada da kimi kitaplara yönelen okur tepkileri dikkat çekici. Eleştiri sınırlarını hayli aşan, lince dönüşen saldırılara tanık olabiliyoruz. Sizin Buz Bebekler isimli eseriniz de böyle bir süreçten geçti. Neydi tepkilerin sebebi? Nasıl yaşandı süreç?

Miyase Sertbarut: Nasıl başladı, kim başlattı bilmiyorum. Bir arkadaş linki yollamasaydı haberim de olmazdı. Bir kitabın değerini verecek olan gerçek okurdur. Saldırganlar genellikle iyi okur değildir ve zaten kitabın tamamını da okumazlar ya da okuduğunu anlayabilecek derinliği olmayan insanlardır. Sizden bu sorular gelince ben de merak edip Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler için insanlar ne yorum yapmış diye kitapyurdu.com’a bir göz attım. “Kızım bu seriye bayılıyor umarım asiliği örnek almaz,” diye yorum yazmış biri. Buradaki bakış açısı ne kadar tuhaf. Başkaldıranlar olmasa nasıl ileri doğru bir adım atılacak? Çocuklar anne-babalarının tekrarı değildir, hepimiz anne-babamızla çatıştık ve bizim çocuklar da bizimle çatışacak. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Yeniden Buz Bebekler’e dönecek olursak, kitabı yazmaya başlamadan bu konuda başka yazan olmuş mu, nasıl işlemiş diye küçük çapta bir araştırma yaptım; çocuklara ve gençlere yönelik yazılmış bir şey bulamadım. Oysa çocuk istismarı almış başını gitmiş, herkes kulağının üstüne yatmış, 3 maymun değil 333 maymun olmuşuz. Bildiğiniz gibi anlatması zor bir konu. Fakat çok yaygın, kurgu yapmana, hikâye aramana hiç gerek yok, haberleri tara yeter. Önemli olan onu nasıl işleyeceğin, hangi sözcüklerle dile getireceğin. İstismar sahnelerini yeterince örtecek ama okurun olayı anlayıp acı hissetmesini sağlayacak oranda dile getirmeliydim. Bir pedofilin iştahını kabartmadan çocuğa uyarılar yollayabilirdim. Yazma süreci zor olsa da kitap istediğim biçimde ortaya çıktı. Eğer o linççi yetişkinler kitabı bütünüyle okumuş olsalardı şehveti değil, acıyı hissetmeleri gerekirdi. Tıpkı gerçek okurlarımın hissettiği gibi. Linççiler için öyle olmamış, yani o insanların ruhu baştan sakatmış. Ben kitabı okuyan çocuklarla da sohbet ettim. Çocukların bakış açısı “ahlak ahlak” diye bağıran yetişkinler gibi değil. Çocukların cinselliğe bizim gibi baktığını sanıyorlarsa yanılıyorlar. Buz Bebekler’de kullandığım birkaç sahne çocuk için tahrik unsuru değil, kandırılmış olmayı vurgulamak içindir. Bir çocuğu da en fazla yaralayan şey kandırılmış olmaktır.

İyi Kitap: Linç kampanyaları çoğunlukla “eleştiri hakkı” adı altında yürütülüyor. Örneğin, Buz Bebekler hakkında atılan sosyal medya mesajlarının hepsini eleştiri kapsamında değerlendirmek mümkün mü? Kitabın yazarı için sınır nerede?

Miyase Sertbarut: Tabii ki bir kitabı en sert biçimde eleştirebilirsin. Ama cümlelerin senin bir okur mu yoksa ilkel kabilelerdeki gibi elinde taş, ağzında salya öldürmeye niyetli bir varlık mı olduğunu ele verir. Sosyal medya linçleri, trollükten başka bir şey değildir. Günümüzde de trollük alıp başını gitmiş, her gün biri linç ediliyor. Bence onları yok saymak gerek, yoksa kendilerine bir önem atfetmeye devam edecekler.

İyi Kitap: Buz Bebekler örneğinde olduğu gibi, tepkiler genelde “çocukları korumak” niyetiyle gerekçelendiriliyor. Çocukların bu tür bilgileri öğrenmeye hazır olmadıkları ya da bu tür içeriklerle beyinlerinin yıkandığı gibi iddialar sıklıkla dile getiriliyor. Kitabınıza dönük iddiaları düşündüğünüzde, böyle bir niyet inandırıcı geliyor mu size? Yoksa daha çok yetişkinlerin kendilerini korumaya çalışmaları mı söz konusu olan? Bu konuları konuşmaya ve gerçekle yüzleşmeye hazır olmayan, aslında yetişkinler değil mi?

Miyase Sertbarut: Biz kelimelerden çok korkan bir toplumuz. Düşünün ki çocukların çoğuna çişim geldi dedirtmeyiz de tuvaletim geldi dedirtiriz. Ayrıca tuvalete değil de lavaboya gideriz. Ben bunun çok daha vahim bir hâlini bir otobüs yolculuğunda duymuştum. Önümdeki koltukta yedi sekiz yaşlarında bir çocuk ve annesi oturuyor. Otobüs hareket hâlindeydi, çocuk annesinin omzuna vurmaya başladı. “Anne, lavabom geldi! Anne, lavabom geldi!” Bir başkası bana anlatsaydı, emin olun inanmazdım. Şimdi biz kelimelerden bu derece utanıyor ve utandırılıyorsak Buz Bebekler’i nereye koyacağız? Anne-kız arasında bile mahremiyet duvarı “lavabo” yüksekliğindeyken daha da “ayıp” konuları nasıl dile getireceğiz? Gelenekçi bir toplumuz tamam, bu yüzden çocuğumuzla bazı konuları konuşmaya cesaret edemiyor olabiliriz, o zaman bırakalım da onlarla kitaplar konuşsun. Sizin eveleyip geveleyip anlatamadığınız pek çok şeyi kitap, bir hikâye eşliğinde çok daha iyi anlatacaktır. Üstelik çocuk kapasitesi kadar alacaktır. Görmezden gelmesi gereken yeri görmeyecektir. Sizin zor konuları açıklamaya çalışırken oluşturacağınız kafa karışıklığı da olmayacaktır.

İyi Kitap: Sosyal medya tepkilerinin odaklandığı alanlardan biri de “denetim” talebi. Çeşitli devlet kurumlarının denetimiyle yayımlansın isteniyor çocuk kitapları. Kitap seçimlerine, psikolog ya da pedagogların karar vermesi gerektiği söyleniyor. Hatta satış-pazarlama kaygısıyla çeşitli “denetim” uygulamaları hayata geçiren yayınevleri de oldu. Sizce edebiyat dışı aktörlerin yeri var mı yayıncılık süreçlerinde? Denetim istekleri ya da uygulamaları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Miyase Sertbarut: Kitap yazmaya karar veren biri, herhâlde başka kitaplar okumuş, yeterli olgunluğa erişmiş biridir, böyle düşünmek isteriz. Diyelim ki öyle değilmiş ve yine de bir kitap yazmış, diyelim ki yayınevi de önüne hangi dosya gelirse gelsin basan bir yayıneviymiş. Yani ortaya kötü bir kitap çıkmış. Çocuk bu kötü kitaptan ne kadar etkilenir? Sen ona iyi bir aile ortamı sunmuşsan, evde telefona gömülmek yerine tatlı sohbetler ediyorsan, çocuğun iyi bir okulu, huzurlu bir sınıfı varsa, iyi bir öğretmenle eğitimi harika gidiyorsa, televizyonu açtığınızda hep iyi haberler, iyi diziler izliyorsanız… Hiç merak etmeyin çocuğun psikolojisini kitaptaki o kötü şey mahvetmeyecektir. Denetim konusuna gelirsek, çok özel kitaplarda, belirli bir çocuk grubunu hedef almış kitaplarda (otizm, disleksi, kaynaştırma eğitimi gibi) elbette bir psikologdan veya pedagogdan yardım alınabilir. Ama hedefiniz genel okur kitlesiyse ve alanınız edebiyatsa bu denetim ayağınıza çelme takanların artması anlamına gelir. Çünkü diğer uzmanlarla çatıştığınız pek çok nokta olabilir. Siz bir kitapta masadaki pizzanın iştahla yendiğini anlatırken diyetisyen fast foodun sağlığa zararlı olduğunu, masada mevsim sebzeli bir tabak olması gerektiğini söyleyecektir. Oysa ben fayda-zarar kısmında değilim, bir durum anlatıyorum. Siz bir öğretmen karakterinin olumsuz yanlarından bahsettiğinizde pedagog, çocukların gözünde bu mesleğin saygınlığını zedelediğinizi söyleyecektir. Siz bir çocuğun iç dünyasındaki öfkeyi dile getirdiğinizde psikolog daha yumuşak bir iç konuşma önerecektir. Kitapta bir vali varsa ve yanlış bir karar alıyorsa devreye gerçek hayattan kolluk kuvvetleri bile girebilecektir. Böyle kitap mı yazılır? Edebiyat hayatın karanlık yanlarını, insanın içindeki çatışmaları, düştüğü tuzakları, sistemdeki kırılmayı yansıtmayacaksa neyi anlatacaktır? Satış ve pazarlama kaygısıyla okulun, velinin istediği tarzda kitaplara yönelen yayınevleri kendi geleceklerini sabote ederler, çünkü gerçek okuru kaybederler. Gerçek okur, ömür boyu kitaplara abonedir. Okula bir dönemlik satacağınız edebiyat yoksunu kitaplarla kısa vadede kâr etseniz de o çocuklar kitap dünyasından uzun vadeli soğuyacaktır. Ayrıca “danışmanlık” bir para ilişkisidir. Unvanı kalabalık olan, bir biçimde popülerlik elde etmiş (tv ya da internet platformlarıyla) psikolog, pedagog ya da koçlar “kitabı onaylıyorum” kararını banka hesabına gelen havaleyi kontrol ettikten sonra kolaylıkla verecektir. Yani güvenli bir yol değildir, bu alanda edebiyata, edebiyatçıya güvenmekten başka çıkış yolu bulamazlar.

İyi Kitap: Sosyal medya eksenli linç kampanyalarının başlangıcında, çoğunlukla bazı medya kuruluşlarının servis ettiği “haberler” ateşleyici oluyor. Bir çeşit hedef gösterme işlevinden söz edebilir miyiz burada? Yaşananları bir medya okur yazarlığı sorunu olarak da tanımlayabilir miyiz?

Miyase Sertbarut: Medya okur yazarlığından daha çok okur-yazarlık sorunumuz var galiba. Bazen şöyle bir şey oluyor. Bir yazarın yeni bir kitabı çıkmış, biri başlıyor “Vay bu kitapta intihal var, şu paragraf, şu kitaptakinin aynısı!” diyor. Bu iddiaya kanıt olarak iki paragrafı da eklemiş yazısına. Metinlere bakıyorsun, bodrum kattaki pencereden dışarısının nasıl göründüğüyle ilgili, kaldırımda yürüyüp giden insanların ayakları betimlenmiş. Tek ortak nokta bu ve zaten aynı sözcüklerle de betimlenmemiş. Yani bir kitap karakteri, bodrum katında yaşıyorsa penceresinden başka bir şey görebilir miydi acaba?

İyi Kitap: Bir yazar, kitabına dönük böylesi bir saldırı furyası karşısında ne hisseder? Kişiden kişiye değişecektir elbette ama bir korku yaratır mı? Örneğin netameli konulardan uzak durayım, belli kelimeleri kullanmayayım gibi öz denetim süreçleri geliştirmesine neden olabilir mi? Siz neler hissetiniz?

Miyase Sertbarut: Bir yazarın savunma pozisyonuna düşürülmesi can sıkıcı ve biraz da zaman kaybettirici. Aslında yazarken kitabın geniş bir kucaklanmayla mı karşılanacağını, yoksa bir miktar tepki mi çekeceğini tahmin ediyorsun, zihin olarak buna da hazırlanıyorsun. Yine de ben polemiğe girmek taraftarı değilim. Yeni yazacağım kitaplara odaklanmayı tercih ederim. Varsın şimdi “tu kaka” desinler, kırk yıl sonra nasıl olsa okurlar, onlar okumasa torunları okuyacak. Bazı kitaplar yarın için yazılır. Ben çocukların ve gerçek okurların eleştirisinden başka bir şeye kulak asma niyetinde değilim. Cahille uğraşmak zor, yarı cahile laf anlatmak daha da zor derler; oradan buradan psikoloji, pedagog, travma laflarını duyup cümle içinde kullanma çabasına girişmiş yığınla insan var. Çocuğun kitabında bir kelimeye takılıp kalıyor ve savaş çığlıkları atmaya başlıyorlar. Eleştiriler genellikle sözcük bazında tabii, bu da bütünü anlamaktan yoksun olduğumuzun işareti. Örneğin kitapta “popo” kelimesini kullandı diye bir yazar arkadaşımıza demedikleri kalmamıştı. Geçenlerde Dünya Sağlık Örgütü, Corona nedeniyle çocuklar için bir hikâye kitabı yayınladı. Benim Kahramanım Sensin adlı bu kitapta şöyle bir cümle var. “Ario derin bir iç çekti ve devasa poposunun üzerine oturdu.” Bu cümleyi görünce aklıma “Vay, kitapta popo var, kaka var!” diyen yaygaracılar geldi. Acaba kitabı ahlaka aykırı bulup olay çıkarırlar mı diye düşündüm. Sonra bu düşünceden vazgeçtim, çünkü kitap ücretsiz. Bildiğiniz gibi biz zihnimizdeki en derin(!) düşüncelerden birini “Bedava sirke baldan tatlıdır,” diye ifade ederiz. Öğretmen arkadaşlarla sohbetlerimden biliyorum ki çoğu Buz Bebekler’i okumuş, öğrencilerinin de okuması gerektiğini düşünüyor ama veli tepkisinden çekiniyor. Kimse cahil bir veliyle uğraşmak istemiyor, haklılar, çünkü o veli milli eğitime bir şikâyet maili yazsa, mesajın muhatabı olayın ne olduğunu anlamadan öğretmenden savunma istiyor. Buna en çarpıcı örnek daha geçen yıl yaşandı. Bir veli 2. sınıfa giden çocuğunun öğretmenini milli eğitime şikâyet etti. Konu, İngilizce dersinde kullanılan bir boyama kitabı! Kitapta çiftlik hayvanları var ve hayvanlardan biri de domuz! Tamam veli bir hata etmiş ama milli eğitim bu şikâyeti ciddiye alıp öğretmenden nasıl savunma ister?! Değneğin iki ucu da şeyli (ayıp şimdi söyleyemem o şeyi), neresinden tutacağız? Şimdi bu örneğe kıyasla diyebilirim ki Buz Bebekler erken çıkmış bir kitap, hazmedilmesi zaman alacak.

İyi Kitap: Bu tepkiler, yayıncı ve yazar ilişkisine etki ediyor mu? Okur kaybetmemek adına, yayıncının yazarını sınırlamaya çalışma riski var mı önümüzde?

Miyase Sertbarut: Bu sorun yayınevinden yayınevine farklılık gösterir. Öyle yayınevleri var ki önce öğretmene okutuyor, öğretmen sakınca görmezse editör o dosyayı baskıya hazırlıyor. Oysa bir eğitimcinin gözüyle edebiyatçının gözü aynı şeye odaklanmaz. Eğitimci mesleği gereği doğal olarak mesajlara, dil kurallarına ve yaş gruplarının bu metne hazır olup olmadıklarıyla ilgilenebilir. Yazar öyle değildir; yazar,
okurunu hazırlıksız yakalamanın da peşindedir. Şaşırtmak, heyecanlandırmak, tedirgin etmek için, fantazya yaratımına kapı açmak için oradadır. Yazar, kurgu ve sözcük sanatçısıdır ve kabul edilmelidir ki sanatçı muhaliftir. Bu yalnızca hükumet karşıtlığı değil, öğretmene de muhaliftir, veliye de muhaliftir, hayattaki ezberlere de muhaliftir. Sanatın doğasında bu vardır. İyi kitabın ölçütü onun bir okul listesine girmiş olması değildir. Bunlar ticari taktiklerle elde edilebilecek şeyler. Listeye girmeyen kitaplar da okurlarla buluşur, rastlantıyla karşı karşıya gelmek belki de en tatlı buluşmadır. Okura bu kitabı ben keşfettim duygusunu yaşatır. Yayınevi bir yazarı sınırlandırmaya çalışıyorsa doğal olarak yazarın o dosyayı başka bir yayınevine gönderme seçeneği de vardır. Buz Bebekler’de Tudem’le hiçbir sorun yaşamadım. Onlar bana güvendi, ben de onlara güvendim.

İyi Kitap: Yine sıkça duyduğumuz, “çocuğa görelik”, “yerel değerlere, geleneklere uygunluk” gibi ifadeleri sohbetimiz kapsamında değerlendirirsek: Çocuğa her şey anlatılabilir mi sizce? Kimilerinin iddia ettiği gibi uzak durulması gereken konular var mı?

Miyase Sertbarut: Bir durumu anlatılabilir ya da anlatılamaz kılan şey sözcüklerdir. Yani kullandığınız dile hakim olmanız gerekir. Hem müziğe kulak verecek hem kiminle dans ettiğinizi bileceksiniz. Yani çocuğa her şeyi anlatabiliriz, çünkü bizden cesurlar, toplumsal normlar onları henüz korkutmaz. Bu soruya anılarımdan bir hikâyecikle de cevap vermek isterim. Bir okulda üçüncü sınıflarla birlikteydik, Sarı Maymun’u konuşuyoruz. Kitapta, sirke kavanozunda oluşan bir maymunun maceraları var. Çocuklara konuyu anlatırken şöyle bir şey dedim. “Bir maymun hücresi, kazara kavanozdaki suyun içine karışmış. Sarı Maymun böyle oluşmaya başlamış.” Çocuklardan biri heyecanla parmak kaldırdı. “Yani sperm gibi mi öğretmenim?” Bu çocuk, sperm sözcüğünü ne erotik ne fantastik anlamda kullanmıştı. Memelilerin dünyaya nasıl geldiğini dile getirecek kadar biyoloji biliyordu, hepsi bu. Şu bilinmeli, çocuklarımızın bir kısmı muzır neşriyat kurulundakilerden daha ileri.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz