Her şey olur ama bildiğin gibi olmayabilir… – İyi Kitap
İyi Kitap

army bombbts official army bombbangtan bombbts army bomb ver 4bts army bomb ver 3bts army bombbts light stickbts official light stickbts light stick ver 4bts light stick ver 3

Her şey olur ama bildiğin gibi olmayabilir…

Her şey olur ama bildiğin gibi olmayabilir…

Mine ERYAVUZ

Çocuklar için otuz yıldır kalem sallayan ve hayal gücünü çalıştıran Fatih Erdoğan’ın yeni öykülerini topladığı “Prensi Olmayan Masal Kitabı” raflarda. Sevilen yazarı yakalayıp hem yazı serüvenini ve çocuk yazınına bakışını hem de son kitabını konuştuk.

Fatih Erdoğan’ın son kitabı Prensi Olmayan Masal Kitabı yayımlandı. Yazarın beş adet öyküye yer verdiği kitapta huysuz, inatçı, dediğim dedik yaşlı erkekler; torununu tanımayan, bu yüzden eve almayan, çocuk binbir zahmetle camdan eve girince de ecinni sanan yaşlı nineler var. Bir de, “kuyruğumuz olsaydı acaba nasıl olurdu” fikri üzerine komik bir çeşitleme…. Fatih Erdoğan’la bugüne kadarki yazın serüveni ve son kitabı üzerine konuştuk.

Üretken bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Yazın yolculuğunuz hakkında bize neler söylersiniz? Türk Çocuk Yazını’nı nasıl değerlendiriyor, kendinizi bu mecra içinde nerede görüyorsunuz?

Üretkenliği zaman etkenini de dikkate alarak değerlendirmek daha doğru olur. İlk kitabım çıktığından bu yana otuz yıl geçmiş. Bu süre içinde irili ufaklı yetmiş kitaptan söz ediyoruz. Eh, fena değilmiş. Ama kafamın içinde bekleyenleri dikkate alacak olursak pek üretken sayılmam.

Türk çocuk yazınında son otuz yılda gerçekten çok şey değişti; çoğu nicelikle ilgili, ama kuşkusuz nitelik olarak da çok şey değişti. Bu alandaki ilk yıllarımı düşündüğümde, bugün kendimi heyecan dolu bir rüyada gibi hissediyorum. En tumturaklı kuramsal aforizmanın “çocuk edebiyatı yoktur” olduğu bir yakın tarihten bugüne geldik. Gelişmenin çoğu nicelikle ilgili dedim; artık daha çok yayımcı, editör, kitap, daha çok kitap tanıtım yazarı, bu alanda çalışan daha çok akademisyen, kitapçı, kitapçılarda daha çok çocuk kitabı rafı, daha çok kitap eki var. Eminim, artık daha çok bilinçli anne baba ve öğretmen var. Bir de daha önceleri hiç olmayan şeyler: çocuk kitaplarıyla ilgili internet sayfaları, dergi ve bültenler… Her alandaki gelişme önce şu “daha çok” olgusuyla kendini gösterir ve bu “daha çok”laşan şeyler biz bireyler için her zaman öngörülemez bir değişimi getirir. İşte bu nicelik, kendimi rüyada hissetmeme neden olan gelişim.

Ancak nitelik ayrı. Çeşitliliğin doğal bir refleksi seçmedir. Issız bir adada dalgaların getirdiği bir martı ölüsünü bile yersiniz belki ölmemek için, ama dalgaların içi türlü yiyecekle dolu sallar getirdiğini düşünün. İşte o zaman seçmeye başlarsınız. Durum bir bakıma böyle, ancak henüz yiyeceklerin tümü lezzetli değil, bunun için zamana ihtiyaç var.

Bana gelince, ben de bu tarihsel sürecin bir parçası olarak çocuklara yazmaya çalışan ve bundan mutluluk duyan yazar arkadaşlarımdan farklı değilim. Elimden gelenin en iyisini yapmaya/ yazmaya çalışarak yaşıyorum.

Peki, Prensi Olmayan Masal Kitabı özelinde sorarsak, bu kitabın sizin için farklı bir yeri var mı ya da farklı bir rengi, kokusu?

Prensi Olmayan Masal Kitabı bir öykü kitabı. Benim bu yaşlara yönelik ilk yayımlanan öykü kitabım. Bu kitabın öteki yazdıklarımdan çok farklı bir özelliği yok. Belki vardır da onu ben de okurlarımla keşfedeceğim belki. Çok iyi öykü ustaları var bu ülkede, hem geçmişte hem de bugün. Benimkiler öykü denemeleri klasörüne girebilir ancak ve ille bir özellik atfedilecekse çocuklara öykü etiketi yapıştırılabilir klasörün üstüne. Çünkü bunu istiyorum gerçekten, öteki kitaplarımda da istediğim şey bu: okunmak, hiçbir yetişkinin zorlaması olmaksızın, çocuklar tarafından okunmak.

Bir şey daha söylenebilir: Ben çocukları güldürmeyi seviyorum ama mizah bence yaşamın palto gibi giyinip çıkarılabilir bir parçası değil, ta kendisidir. Bu kitabımda komik, tuhaf, şaşırtıcı şeyler olabilir ama onlar güldürmek için yazılmış şeyler değil; örneğin “Şu Babaannem” öyküsündeki her şey gerçektir.

Kitabın geneline baktığımda inatçı, dik kafalı, daha sonra hatasını anlayan yaşlı erkekler çarptı gözüme. Size bu karakteri esinleyen nedir? Genel olarak hangi kuşlar fısıldıyor karakterlerinizi kulağınıza?

Sizce o inatçı, dik kafalı, daha sonra hatasını anlayan yaşlı erkek kim olabilir? Benim annem Arnavut, inatçılıkları ünlüdür, bilirsiniz. Babamsa Arnavut değil ama tanıdığım en dik kafalı adam. Anlattığım her şeyin gerçek olduğunu az önce söylemiştim. Ancak hayatımı veya anne babamı anlatıyor değilim. Bunu doğru da bulmuyorum. İnsan hayatını anlatacaksa oturur hayatını yazar, sonra da tepesine “hayatımın hikâyesidir” yazar dürüstçe, biz de okuruz ya da okumayız. Dik kafalı, inatçı insanları seviyorum. Bildiğini okuyan, sonra da kendi kozmik zamanı gelince hatasını anlayan insanları seviyorum. Onlar bildiklerini okudukları süre içinde ne kadar insan, ne kadar hayatın içinde, ne kadar içten, ne kadar yalnız ve ne kadar güzeller!

Örneğin “Hüsamettin Bey’e Çilek Dokundu” adlı öykünüzde bu bey yeni komşusu Çilek Hanım’a karşı dostça duygular hissetmiyor, hatta hiçbir haklı gerekçesi
olmadan düşmanlık besliyor. Aslında öyküde gerekçelerinden bahsetmişsiniz ama gene de bu öyküyü hangi saiklerle yazdınız merak ettim?

Demek ki iyi yazamamışım. Şöyle bir olaydan söz etsem, bir adam bir adamı düelloya davet ediyor ama düello günü gelmeden korkudan kendini öldürüyor. Yadırgarsınız; düelloya davet eden kişi nasıl olur da düellodan korkar? Gu Maupassant’ın “Korkak” adlı öyküsü tam da bunu anlatır işte. Ancak öyle bir anlatır ki, vikont düellodan önce tabancayı kendi ağzına sıkınca yadırgamazsınız.

Mesele şu ki, o öyküde Hüsamettin Bey’in tam da yıllardır özlemini çektiği şeyi (bir insan, dişil bir yakınlık, sıcaklık, ilgi) bir anda buluverdiğini içten içe hissetmesi karşısında yaşadığı inanmazlık duygusuyla verdiği reddetme tepkisini anlatmaya çalışmıştım.

Kitaba adını veren öykünüzde, kendisini her tür dertten kurtarması için beyaz atlı prensini bekleyen edilgen prenses figürünü tepetaklak etmişsiniz. Ancak anlatının ikinci katmanında gerçek hayattaki kız çocuğunu yine bir “prens” kurtarıyor. Öyküyü birbiriyle çelişir görünen iki farklı mesajla kurmaktaki amacınız
neydi?

Eh, bu öyküde biraz daha başarılı olmuşum demek… Beyaz atlı prensini bekleyen prenses figürü bir masal motifidir. Gerçeği ele alış biçimimizle masalı ele alış biçimimiz asla aynı olmamalı. Öykü sadece öyküdür, hayatsa hayat. Bu öyküde paralel iki metni birbirine bağladım. Kurgu ve gerçek olanı. Tabii, sonuçta bu bir öykü olduğu için hepsi kurgu ama bir tanesinde gazete bayiinden kupon karşılığı tabak almaya çalışan bir çocuk var. Bu gerçek olan kahramanımız. Bir de onun
okuduğu bir kitap var. Kitapta da bir prenses. Bu iki metin yer yer bazı diyaloglarla birbirine değiyor ancak asıl bağlantıyı kuran, öykünün en sonundaki “Teşekkürler prens!” sözü oluyor. İkili saç buklesini en sonundan bağlayan bir kurdele…

Şimdi gerçek hayattaki küçük kızı ve kitaptaki masal prensesini etken/ edilgen klişesi ile değerlendirirseniz, evet, masaldaki prensesin gözüpekliği karşısında tabaklarını düşürüp kırdığı için çaresiz kalan küçük kız edilgen diye nitelenilir. (Tabii, tam bu noktada, “Eee? N’olmuş yani?” deme hakkımı saklı tutuyorum. Diyelim ki ben açık açık edilgen bir prenses veya küçük kız tipi çizdim; ne olmuş yani? Yok mu hayatta edilgen kızlar? Edilgen bir kızı öyküme konu edemez miyim?) Edilgenlik başka bir şeydir, çaresizlik başka… Tabakları düşürüp kıran küçük kızın yapabileceği bir şey yok. Çaresiz. Hepimizin, en etkin ve egemen olanımızın dahi başına gelebilecek bir şey. Erkek kahramanımız da öyküdeki en güçlü ve gözüpek kişi değil, bu rol hep edilgen bilinen bir figüre, bir prensese verilmiş…

Şu son hikâyedeki kuyruk meselesi… Herkesin bir kuyruğu olsa nasıl olurdu, fikri üzerine bir komikleme! Bu yaratıcı fikir nereden geldi aklınıza?

Nereden geldiğini hatırlamıyorum. Ama düşünürüm ben öyle şeyler; tedavisi olmayan, doğuştan gelen bir şey olmalı. Çocuklar da öyle değil midir? Spirou adlı
çizgi romanlarda bir yan kahraman vardır; ne olduğu anlaşılmayan çok uzun kuyruklu bir hayvan. Aklımdakide öyle bir kuyruktu… Yazmak eğlenceli bir şey, bir oyun. O öykü de sırf ben eğleneyim diye yazılmış bir öykü.

Gerçekte de öykülerinizdeki gibi hayata mizahla bakan, hayatı mizahla kolaylaştıran bir insan mısınız?

İçe dönük, kuruntulu, suratsız, inatçı, huysuz, çekingen, sıkıcı… Ama bu sözleri giderek daha az duyuyorum, ya umudu kestiler benden ya da biraz gelişme kaydettim, bilmiyorum. Bildiğim şu, artık hayatı daha az ciddiye alıyorum. O zaman da gülecek daha çok şey buluyor insan.

Prensesi Olmayan Masal Kitabı
Fatih Erdoğan
Resimleyen: Mustafa Delioğlu
Mavi Bulut Yayınları / 88 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz