Hiç de “dobicik” değil – İyi Kitap
İyi Kitap

army bombbts official army bombbangtan bombbts army bomb ver 4bts army bomb ver 3bts army bombbts light stickbts official light stickbts light stick ver 4bts light stick ver 3

Hiç de “dobicik” değil

İyi bir okur okuyarak kendini dönüştürür. Ama hiçbir iyi okur doğrudan kendisini nasıl dönüştüreceğine yönelik talimatlar içeren bir kitabı okumaz.

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Kocabaş ile ben birbirimizi hiç çabalamadan anlıyoruz. Çünkü sevgimiz; bir kelime veya hırlamayı, ricayı, kuyruk sallamayı, gözlerdeki ifadeyi bizim için anlaşılır kılıyor. Şimdilerde kullanım enflasyonundan anlam değerini hızla kaybeden “empati” değil ama bu. Sevginin dili ne de olsa sevenler için daima müşterektir. Bu müşterek dil sayesinde canımız sıkkın mı, oyun oynamak istiyor muyuz, keyfimiz yerinde mi hemen birbirimizin gözünden anlıyoruz. Böylece yürüyüş yapmaya, oyun oynamaya, bahçede hiçbir şey yapmadan öylesine güneşlenmeye hep birlikte karar veriyoruz.
Kocabaş havlıyor. Havlamasının tonundan anlıyorum ki kapıda kargocu var. Kargocu emanetimizi teslim edip gidince Kocabaş da rahatlıyor. Önce kargoyu kokluyor, ardından beni izleyip beklemeye başlıyor. Kargodan Hanzade Servi’nin Öykü Dinleyen Ağaç isimli yeni hikâye kitabı çıkıyor. Kocabaş kitabı görünce beni bırakıp her zamanki yerinde güneşin altına telaşsızca uzanıyor. Benim anlayışlı kızım.
Açıp kitabı okumaya başlıyorum. İlk hikâyede Derin ile Sude’nin “empati”nin değerini anlamak için oynadıkları bir oyun anlatılıyor. Ama hikâyede hiçbir insani derinlik yok. Hikâyenin didaktik kaygıları, empatiye dair mesajı, her şeyin önüne geçmiş. Kendi kendime “Allah Allah,” diyorum ve kitaba devam ediyorum. Ama Kocabaş yattığı yerden keyfimin kaçtığını anlıyor. Empati ustası koca kızım benim. İkinci hikâyeye başlıyorum. Sabır, hoşgörü, yardımseverlik ve iyilik kumkuması Mercan’ın hikâyesi bu. Hiç kızmıyor Mercan. Hiç küsmüyor da. Meselâ küçük kardeşi, öğretmeninin not vereceği günün öncesinde dönem boyu yaptığı on iki resme siyah keçeli kalemle “dobicik” yazıp yanına da yamuk bir yıldız kondurduğunda da öfkelenmiyor. Neticede kardeşi o “dobicik”le aferin, harika iş çıkarmışsın, bayıldım demek istiyor. Ama kamu spotu tadındaki bu ikinci hikâyeyi de hiç “dobicik” bulamıyorum.
Üç, dört… Bütün hikâyeler birbirinin peşi sıra sorumluluk, sevgi, empati, dürüstlük üzerine didaktik mesaj bombalıyor. Ama bu didaktik bombardıman sırasında bu hikâyeler maalesef bir hikâye anlatmıyor. Beşinci hikâyenin kahramanı, Saygıdeğer Ahmet Amcasıyla parkta konuşurken şöyle düşünüyor: “Oysa daha çok kitap okumalı, daha çok hikâye anlatmalı, daha çok hikâye dinlemeliydik.” Artık dayanamıyorum ve kitabın kenarına, koyu harflerle şunu yazıyorum: Neden? Hele ki iki sayfa sonra, aynı çocuk, kendisine hikâye anlatan Saygıdeğer Ahmet Amcasına “Çocuklara ders vermek için uydurulmuş, biraz sıkıcı bir öğüt hikâyesine benziyor aslında,” derken.
Her iyi okurun bildiği gibi daha çok kitap okumak için kitap okunmaz. Kitaplar ilgimizi çektiği sürece, bizde merak uyandırdığı ölçüde okuma isteği ve ihtiyacı uyandırır. Bir çocukta merak duygusu yaratamadığınız sürece istediğiniz kadar ona ders çalışmasını veya daha çok kitap okumasını söyleyin sonuç alamazsınız. Bunlar hayatta ve muhataplarında karşılığı olmayan içi boş önermelerdir. Oysa iyi yazılmış, bir hikâyesi olan ve bu hikâyesiyle de çocuk okurunda merak uyandıran bir kitabı, meselâ Define Adası’nı veya Bunun Adı Findel’i isteseniz de o çocuk okurun elinden alamazsınız. İyi bir okur yahut başarılı bir öğrenci olmaya götüren yol daima meraktan geçer.
Bu nedenle çocuklar merak etmedikleri sürece ders çalışmak veya kitap okumak istemeyecekleri gibi aksine telefon ve tabletteki oyunlarıyla daha fazla meşgul olacaklardır.
Çocuklara ders veren, yol gösteren, erdemler öğütleyen kitaplar, asla ahlâki değerlerini heyecanlı bir maceranın derinliklerine saklamış kitaplarla boy ölçüşemez. Nitekim Servi’nin kendi kahramanı bile böyle bir hikâye için “sıkıcı” diyor. Bir yazarın asıl vazifesi sıkıcı olmayan iyi hikâyeler yazmaktır. Bunun için de öğretmek değil merak uyandırmak asıl hedef olmalıdır. Merak uyandıracak heyecanlı bir macera içinse insani çelişkileri ruhunda barındıran gerçek ve canlı kahramanlar gerekir. Yoksa “Bay Yanlış ve Doğru Ahmet” tipi karton ve yapay tipler sürekli bize doğru ve yanlışın ne olduğunu anlatırlar. İyi bir okur okuyarak kendini dönüştürür. Ama hiçbir iyi okur doğrudan kendisini nasıl dönüştüreceğine yönelik talimatlar içeren bir kitabı okumaz. Her iyi okur bu dönüşümü bir maceranın, hikâyenin içinde kaybolurken farkında olmadan tecrübe eder. Bu nedenle de her iyi okur yazarından farkında olmadan dönüşme hakkına saygı duymasını talep eder. Yazarlar biz okurlarına bu kadarını da çok görmemeliler. Bize iyi bir hikâye verin ve gerisini biz okurlara bırakın lütfen.
Kitabı okumayı bitiriyorum. Kitaptan aklımda kalansa Berk Öztürk’ün az sayıdaki resimlerinin güzelliği. Hikâyelerin başına çizdiği desenler gerçekten çok şık ve başarılı. Kocabaş artık işim bittiğine göre oynayabileceğimizi
yahut sokakta gezebileceğimizi ima ediyor. Ona bakıyor ve bir kez daha sevginin gücüne hayran kalıyorum. Kocabaş o an ne gerekiyorsa onu yapıyor. Bunun için bir başkasının ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemesine ihtiyacı yok. O ve ben, birbirimize olan sevgimizle zaten farkında olmadan dönüşüyoruz. Bütün sevgililer ve dostlar gibi…

Öykü Dinleyen Ağaç
Hanzade Servi
Resimleyen: Berk Öztürk
Doğan Egmont Yayınları, 160 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz