İyi Kitap

Yazan: Mehmet Erkurt /

Son derece sade bir öykü bu. Dupduru… Hiçbir süsün olmadığı bir anlatım. Böbürlendiği, yerdiği, ikna etmeye uğraştığı bir konu yok. Kendini kanıtlama, doğrulama kaygısı da yansıtmıyor.

Her yeni Neil Gaiman kitabı, yazarı sevenlerde hafif bir iç zelzeleyi tetikler. Ne yazmış, kimle yazmış, hangi illüstratörle çalışmış merak eden okurlar hemen Google’a koşar. Bunu, belki Gaiman’ın bloğundan okunacak birkaç satır, sosyal medya hesaplarından emilecek birkaç damla haber ve bunların ilgili kişilerle paylaşılmasına ayrılan dakikalar izler. Mütevazı bir fenomendir Gaiman, pek çok yaş için. Etkili ve sakin; sesi, aksanı ve gülümseyişi gibi. Tahayyülü ve bunun söze yansıması gibi…

Çocuklar için yazdığındaysa, benim gibi bazı okurlarda apayrı bir heyecan uyandırır. Bizler bunu, yalnızca türe ve alana duyduğumuz ilgiyle açıklayamayız. Hayır! Bu heyecanın asıl nedeni, yaratma özgüvenini ve cesaretini, çocuk gerçekliğinin gerektirdiği sağduyuyla birleştirebilen bir yazara duyduğumuz güven. İyi bir “öykü anlatıcısından” çıkacak öyküye duyduğumuz açlık. Aynı zamanda eşsiz, uçuk kaçık, ezber bozan, bildiğini unutturan gibi abartılardan azade, ayağı yere basan bir kurgunun çekiciliğinde.  Aslında işin güzelliği de -ve belki ustalığı da- burada. Bu tuhaf sakinlikte.

SIRA DIŞI VE SAKİN

İsimsiz anlatıcımızın babası gazete okumaya oturdu mu top atılsa yerinden kıpırdamaz. Yüzü gazeteyle perdelenmiş, koltuğuyla bütünleşmiş bir bedendir o artık; eh, belki anlatıcı ve kız kardeşi dalaşmaya başladıklarında, “Çocuklaaar,” demeyi ihmal etmez, ama o kadar. Bir gün, anlatıcının arkadaşı, içinde iki Japon balığının yüzdüğü bir fanusla ziyarete gelir. Bu balıklar bizimkinin öyle hoşuna gider ki hemen onları takas edecek bir şeyler önerir. Odasında ne varsa sıralar. Ama hiçbiri arkadaşının ilgisini çekmez. Biraz düşünür ve şöyle der bize: “İnsanların aklına hayatlarında belki bir, belki iki defa bazı harika fikirler gelir ve elektriği ya da ateşi ya da uzay boşluğunu ya da bilmem neyi keşfederler. (…) Bu fikirler benim aklıma haftada iki üç defa gelir.” Bu kez aklına gelen “harika” fikirse, babasını bu balıklarla takas etmektir. Yapar da bunu. Babanın ruhu bile duymamıştır. Her şey yolundadır. Annesi eve gelene kadar… Annesi gelip de durumu öğrendiğinde, ondan -tüm sakinliğiyle- babasını geri getirmesini ister. Mesele şu ki babasını takas ettiği arkadaşı, babasını başka bir şeyle takas etmiştir bile. O da bir başkasıyla, diğeri de berikiyle…

Son derece sade bir anlatı bu. Dupduru. Hiçbir süsün, yorumun, üst metinsel müdahalenin olmadığı bir anlatım. İddiası, savı, aktarım derdi yok. Böbürlendiği, yerdiği, ikna etmeye uğraştığı bir konu da yok. Bir kitleye kendini kanıtlama, doğrulama kaygısı da yansıtmıyor. Sıra dışı, kendince çekici, mizahi bir öyküsü var. Bir aile içinde süregiden, makul diyaloglar var. İki kardeşin, alışıldık didişmeleri var. Sıra dışı olanın bir sıradanlık içinde verildiği, sakin bir anlatım. Çekiciliği de bu “sözde” sıradanlıkta saklı. Ünlemlerle, nidalarla işi yok Gaiman’ın. Çocuk zaten nerede şaşıracağını, nerede güleceğini, nerede “sinir olacağını” bilir. Duygulara işaret eden, kendi duygusunda direten, yorumuyla el uzatan bir yazar sesi kullanmıyor. Öykü var ve bu kadarı yeterli.

“ÇOCUĞUM” YANILGISINDAN UZAK

Kitapta, Neil Gaiman’ın eklediği bir son söz var. Farklı örneklerini gördüğümüz bir durum bu kitapta da yaşanmış: Çocuktan alınan ilham, çocuğun berrak zihninin yazarda uyandırdığı fikir. Gaiman, oğlunun ona bir öfke ânında söylediği, “Keşke bir babam olmasaydı! Keşke Japon balıklarım olsaydı!” sözünün çaktığı kıvılcımla kaleme almış bu öyküyü. Başlangıç oğlundan, öykü Gaiman’dan. Görsel anlatım da, Gaiman’ın sık sık birlikte çalıştığı, Sandman dizisinden tanıdığımız Dave McKean’den.

Bu sade öykünün, yazar ve yayıncılara düşündüreceği iki noktaya değinip kapatmak istiyorum yazıyı: Kıvılcımını çocuklardan aldığımız öykü fikirleri, gerçekten öyküleşebildikleri zaman kitap değeri taşırlar. Çocuğumuzun zekâsına duyduğumuz güvenin ve bunu göstermekteki acelemizin, öyküyü okuyacak çocuklara verdiğimiz değerin önüne geçmemesi beklenir. Çünkü yazdığımız kitap, çocuğumuzun yaratıcı fikrine bir ödül olmaktan önce, onu okuyacak çocuğa bir “öykü” vaadidir. Yazarın esas sorumluluğudur bu. Gaiman ve McKean bu sorumluluğu yerine getirmişler. Yayıncısına da -hem ülkesindeki hem de Türkiye’dekine- teşekkürler. Bize, çocuğa yönelik görsellik konusundaki tıkanmışlığımızı, sanatçıyla masaya oturduğumuzda gösterdiğimiz cesaretsizliği hatırlattıkları için. McKean’in anlatımına, tasarımına, o görsel kaosu sanki Sandman’in teskin edici kumlarıyla harmanlamış gibi sunmasına bakınca, çocuk kitabı yayıncıları olarak kendimize şunu sormalıyız belki: Bazı ezberlere fazlasıyla takılmış, bir şeyleri inatla eksik düşünüyor olabilir miyiz?

S83_D03

 

 

 

Babamı İki Japon Balığı ile Değiş Tokuş Ettiğim Gün Neil Gaiman Resimleyen: Dave McKean Türkçeleştiren: Sima Özkan Yıldırım Sırtlan Kitap, 60 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1983’te İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ardından, Günışığı Kitaplığı’nda, basınla ilişkiler, sosyal medya ve tanıtım içerikleri üzerine yoğunlaştıktan sonra, yayınevinin gençlik kitapları markası ON8’in editörlüğünü üstlendi. Fransızca’dan roman çevirileri yaptı. Bugün, yayıncılığa Can Çocuk’ta editör olarak devam ediyor ve Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde yıllardır geciktirdiği yüksek lisans tezini yazıyor. Çevirmenliği sürdürürken, sivil toplum çalışmalarından da kopmamaya çalışıyor. Kitaplar üzerine yazsa da, en çok okumayı tercih ediyor.

Yorum yaz