İyi Kitap

Çocuk Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet

Uzun Çorap Pippi serisinin devrimci yanlarından biri, Pippi’nin ailesiz olması ve herhangi bir yol gösterici yetişkin olmadan kendi kendini yetiştirmesidir.

Yazan: Ayşegül Utku Günaydın

Çocuk kitaplarında, egemen kültürün görme biçimleri ekseninde toplumsal rollerin nasıl yansıtıldığı, çocuk karakterlerin cinsiyete dayalı iktidar ilişkisinde nasıl konumlandırıldığı önemli bir sorun. Var olan rolleri pekiştiren, sınırları keskinleştiren bir işlevi vardır toplumsal cinsiyetin ve bunu kültürel kodlar, alışkanlıklar ve kabullenilmiş roller üzerinden, doğalmış gibi yaptığı için tehlikelidir.

Toplumsal cinsiyet ve rollerle ilgili çocuk edebiyatı bağlamında pek çok farklı konu ele alınabilir. Kitap kahramanlarının cinsiyetinden, doğalmış gibi sunulan toplumsal rollere, cinsiyet eşitsizliğinden eril dile pek çok önemli sorunu içinde barındırmaktadır. Toplumsal cinsiyet rolleri doğumumuzdan itibaren aile, okul ve sosyal çevrede bir kıyafet gibi üzerimize doğallıkla geçiriliverir. Bu roller, masallar, söylenceler, kültürel kodlar ve alışkanlıklarla sürekli bir biçimde pekiştirilir. Dolayısıyla ataerkil yapının dil yoluyla edebiyata sızmaması söz konusu değildir. Maggie Humm’un da Feminist Edebiyat Eleştirisi’nde (1994) söylediği gibi toplumsal cinsiyetin dil yoluyla kurulması söz konusudur (21), bu da üslupların cinsiyet ideolojilerini zorunlu olarak temsil ettiği anlamına gelir.

Çocuk edebiyatı alanında yayımlanan kitaplar, detaylı ve akademik bir araştırmayla incelendiğinde cinsiyetçi bir yaklaşım sergileyen, eril söylemi pekiştiren metinlerin fazla olduğu görülecektir. Bu amaçla mutlaka akademik çalışmalar yapılmalı. Benim bu yazıdaki amacım daha ziyade olumlu örnekler üzerinden giderek; çocuk edebiyatında tema, işleniş, dil ve yayıncılık bağlamında bazı sorular yöneltmek ve cinsiyet söylemleri açısından ihtiyacımız olan kitaplar üzerinde durmak.

Çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet ve kız çocuk karakter söz konusu olduğunda, aklıma hâlâ ilk olarak toplumun dayattığı rolleri ve klişeleri yıkan; benim de çocukluğumda en sevdiğim kitaplardan biri olan Astrid Lindgren’in Uzun Çorap Pippi serisi geliyor. Pippi, görüntüsüyle, geleneksel rollere uymayan tavırlarıyla, otoriteye kafa tutan yaklaşımıyla, cinsiyet rollerine getirdiği eleştirel bakışıyla çocuk edebiyatının unutulmaz karakterlerinden biri. Özgür ruhlu, kendi olmaktan taviz vermeyen, özgün bir kimlik. Kitabın devrimci yanlarından biri Pippi’nin ailesiz olması ve herhangi bir yol gösterici yetişkin olmadan kendi kendisini yetiştirmesidir. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenildiği, cinsiyet ayrımcılığının temellendiği yerlerin başında gelir aile kurumu. Pippi, küçük yaştan itibaren herhangi bir çocuktan farklı olarak aile ve okul gibi kişiyi bu rolleri edinmesi için şekillendiren kurumların içinde yetişmediği için bu rolleri de benimsememiştir. Toplumsal cinsiyet, salt cinsiyetler arası değil, toplumdaki tüm iktidar ilişkilerini belirler. İşte Pippi de bu rolleri benimseyecek bir ortamda büyümediğinden toplumsal kurallarla birlikte iktidar ilişkilerini de tersyüz edebilmektedir. Kendisini kimsesizler yurduna götürmek üzere gelen polislerle rahatlıkla şakalaşır, öğretmenin ısrarlı uyarılarına karşın ona “sen” demeye devam eder. Otoritenin kendisine üstten bakmasını, ona dayattığı rolleri reddetmiş olur. Alışık olduğumuz kız çocuğu imgesinden farklıdır. Bir kere palavracıdır. Aslında bir anlamda sistemin dışında yaşaması, normalde otoritenin körelttiği hayal gücünün onda karşıt bir biçimde daha da gelişmesini sağlamıştır. O yüzden aslında palavracı değil, iyi bir hikâye anlatıcısıdır. En önemlisi de palavralarıyla alışkanlıklarımızı, kalıplarımızı ve önyargılarımızı eleştirmektedir. Görüntü olarak ise hiçbir kalıba sığmaz. Giysilerini kendi diktiği için yamalı, rengârenk ve sıradışıdır. Oysa farklı renk çorap giyilmesi pek çok yerde pekâlâ “ciddiyetsizliğin” göstergesi sayılabilir. Pippi bugün de çocuk edebiyatında
çok önemli bir yere sahip ve her yıl ondan ilham alan pek çok kitap yayımlanıyor. Geçen yıl yayımlanan, Pieter Koolwik ve Linde Faas’ın Pire ve Diken serisi ve bu yıl basılan Beatrice Masini’nin Ina Mağarada: Güzel, Açıkgöz ve Cesur Kızlar adlı kitabı, ana karakteri küçük bir kız çocuğu olan, kişinin kendi olmasının önemini vurgulayan ve Pippi’yi rol model alan romanlardır. Bu tür özgün karakterlerin yer alması, stereotiplerin kırılması ve çocukların farklılıkları benimsemeleri açısından da önemli. William Golding’e, Sineklerin Tanrısı adlı kitabını kurgularken neden hiç kız çocuk karakter kullanmadığı sorulduğunda kadın erkek eşitliğine inanmadığını, kadınların erkeklerden daha üstün varlıklar olduğunu söyler. Golding’e göre kız çocukları romana yerleştirmek kurguyu da daha çetrefil hâle getirecektir. Oysa salt erkek çocuklar ile iktidar, şiddet, uygarlaşma, ilkellik kavramlarını daha kolay verebilecektir. Peki günümüz çocuk kitaplarına baktığımızda neden erkek karakterlerin daha ön planda olduğunu, yan karakter olarak kız çocuklarının ise daha olumsuz özelliklerle donatıldığını görüyoruz? Bu soru, kapsamlı bir incelemeyi hak eden bir konu.

Türkçede yayımlanmış ve toplumsal cinsiyet rollerini eleştiren kitaplar açısından Pınar Selek’in Siyah Pelerinli Kız adlı romanı önemli ve üzerinde durulması gereken bir örnek. Toplumsal düzenin kurbanı bir kadının nasıl cadıya dönüştürüldüğünü anlatıyor yazar, yani aslında cadıları bizim yarattığımızı. Selek, bu hassas ve zor konuyu, şiirsel bir dil ve kurgunun içinde eriterek simgeler aracılığıyla çocuğa uygun hâle getirmeyi başarmış. Kitabın anlatıcısı Yosun’un yaşadığı Midye Adası’nda çocuklara tek bir masal anlatılmaktadır: “Kara Peçeli Cadı”. Bu, bütün halkın inandığı, korktuğu ve yaşadığı bir masaldır. Burada masalı yaşamak ifadesini çok önemli bulduğumu belirtmek istiyorum. Kendi yaratımımız olan kurallarla, masallarla yaşamıyor muyuz? Hatta bunları yaşamımızı kurgulayan, davranış biçimlerimizi belirleyen temel öğeler haline getiriyoruz. İşte tam da bu nedenle kitabın ana karakteri Yosun’un halk tarafından yıllardır söylenegelen bir masalın içine girmesi ile başlar roman. Çünkü ancak masalın içine girip onu yaşadığında gerçeğin başka bir yüzüyle karşılaşacaktır. Midye Adası halkının inanışına göre yerin yedi kat derinliklerinde, Karanlıklar Ülkesi’nde yaşayan bir cadı vardır ve bu cadının amacı insanları mutsuz etmektir. İnanışa göre “en mutlu” köy halkını bulup ona musallat olmuştur. Köy halkı ise işin kolayını bulmuştur, başına gelen bütün kötülüklerden bu cadıyı sorumlu tutmaktadır. “Tüm kötülüklerin anası” olan bu cadının farklı bir özelliği vardır: Bir tek erkeklere görünmekte, düğün arifesinde damatlara saldırmaktadır. Oysa hikâyenin devamında öğreniriz ki sevdiğiyle birlikteliği babası tarafından engellenip zorla evlendirilen ve kocası tarafından öldürülmüş bir kadının dramı söz konusudur. Selek, her şeye inanmamak gerektiğini vurguluyor satır aralarında ve görünenin ardındaki kavramını incelikle işliyor. Yosun, cadıyı görmeye gittiğinde karşısında, kucağında bebeğiyle genç bir anne görür. Genç kadının sırtında bıçaklar vardır. Bu bıçaklar toplumun ikiyüzlülüğünün birer simgesidir. İki tane gibi görünse de onlarca bıçak sapı vardır. Salt evlendiği adamın değil, babasının, sevdiğinin, kardeşlerinin, kısacası toplumun elleri vardır. İnsanların, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden yarattığı algı üzerinde duruyor yazar. Önyargılardan beslenen ve güçlenen bir algı bu. Buna karşın nefreti besleyip büyüten de, onu sevgiyle aşacak olan da insandır. Nefreti yok ederek pek çok hayatın yeniden kazanılabileceğini fısıldıyor çocuklara Selek. Siyah Pelerinli Kız böyle kitaplara ne kadar ihtiyacımız olduğunu da hissettiriyor. Nefret cinayeti, ataerkil toplum yapısının bir kadını nasıl kurban ettiği, toplumların ikiyüzlülükleri gibi hassas konuları edebi bir lezzetle ele almayı başarıyor.

Cinsiyet rolleri salt kadın karakterleri değil, elbette erkeklik imgelerini de etkiliyor. Bunu ele alan çok örnek olmadığını söyleyebiliriz. Babette Cole’un Külprensi adlı masal kitabının başkarakteri yakışıklı, boylu poslu prenslerin aksine ufak tefek, sivilceli ve pasaklıdır. Kendisiyle dalga geçen üç kıllı ağabeyi vardır. Külkedisi masalını tersyüz eden kitap, insanın kendisi olması teması üzerine eğiliyor. Bedenimizin bile nasıl olması gerektiğini söyleyen, gerek reklamlarla gerek komşunun bir yan bakışıyla bunu bir baskı unsuru olarak üzerimizde hissettiren bir çağdan elbette kadınlar kadar erkekler de nasibini alıyor. Külprensi işi bittiğinde ateş başında “İri adam kremi kullan!” türünden reklamlara bakıp ağabeyleri gibi iriyarı ve kıllı olduğunu hayal ediyor. Yazar reklamlarla, otobüs duraklarındaki panolarla, televizyon dizileriyle her yanımızı kuşatan, ideal kadın ve erkeğin görüntüsünü durmadan pompalayan araçları eleştiriyor. Külprensi, “bedenini sev” teması üzerinde duruyor ve bunu bir erkek çocuk imgesi üzerinden yapması bakımından önemli bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Masalları tersyüz eden başka bir kitap ise Vejetaryen Külkedisi: Büyüklere Gerçekçi Bir Masal. Barcelona’da kadına yönelik şiddete karşı örgütlenen bir grup kadın, hemcinslerinin toplumda her gün yüz yüze kaldıkları acımasız mesajların kurbanı olduğu düşüncesiyle Nunila Lopez Salamero’dan geleneksel masalları sorgulayan bir masal yazmasını ister. Salamero kız çocuklarına kendi ayakları üzerinde durma bilincini kazandırmak için “kendini sev” temasına odaklanmış. Kitapta Külkedisi’nin prensle evlendikten sonraki yaşamı ele alınıyor. Onca yıl prensinin kendisini kurtarmasını beklemiş olan Külkedisi evlilik hayatında hayal kırıklığına uğruyor. Ev işlerinin kadına yıkıldığı otoriter bir koca ile yaşamaktan, sürekli 34 bedene sığmaya çalışıp topuklu ayakkabı giymekten, kendisi vejetaryen olduğu halde her gün keklik pişirmekten bıkıyor ve bir gün “yeter!” diye isyan ediyor. İşte bunu demesiyle Yeter Perisi başucunda bitiyor. Kendi iç sesi ve bir anlamda sağduyusu olan Yeter Perisi’nin desteğiyle Külkedisi tekrar yalnız başına ayakta durabilmek için mücadele veriyor. Ama elbette bu kolay olmuyor. Çevre baskısı Külkedisi’nin peşini bırakmıyor. Kitap bu anlamda pek çok önemli konuya el atıyor. Cinsiyet rollerinin pekişmesinde çevremizin çok büyük rolü var. Nasıl görüneceğimiz, kim olacağımız konusunda bile
sürekli mesajlarla taciz ediliyoruz ve çocuklar da bundan nasibini fazlasıyla alıyor. Külkedisi, “Bıktım artık prensten de topuklu ayakkabılardan da!” dediğinde çevresindeki insanlar bu durumu ya kendileriyle ya da başkalarıyla kıyaslama yoluna giderek onu vazgeçirmeye ve şükretmeye zorluyorlar. Hatta bunu insanın sırtına bir vicdan yükü olarak koyuyorlar. Şükretmezsen kıymet bilmezsin! Külkedisi’nin kurtuluşu ise önce suçluluk duygusundan kurtulabilmeyi başarmakla olacaktır.

Toplumsal cinsiyet çok yönlü bir konu. Miyase Sertbarut’un Buz Bebekler adlı kitabı da Türkçe çocuk edebiyatında el atılmamış çok önemli bir sorunu gündeme getiriyor: Taciz. Salt konusu bakımından bile çok önemli bir kitap olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü toplumsal cinsiyet dediğimizde salt cinsiyet eşitsizliği, kadın, erkek rolleri ya da eril dil değil, istismar da konu alanına giriyor. Özellikle de cinselliği konuşmanın “ayıp” sayıldığı, tacizlerin örtbas edildiği suskun toplumlarda kız ve erkek çocuklar bedenlerine nasıl sahip çıkacakları konusunda bilinçlendirilmiyor. Bu konuda kitap da ne yazık ki çok az. Buz Bebekler’de kendi iktidarını yani okuldaki imtiyazını kız çocukları karşısında kullanan bir öğretmenin yer aldığını görüyoruz. Bu konuda 5 yaş üstü çocuklar için hazırlanmış Bedenim Bana Ait adlı kitabı da anmak gerekiyor. Çocukların erken yaşta bedenlerinin kendilerine ait oldukları bilincini yerleştirmeye çalışan kitap, cinsel sınır ihlalleri konusunda da önerilerde bulunuyor.

Cinsiyet rollerini alaycı bir dille ele alan başka bir örnek, Mark Twain’in Küçük Kızlara Öğütler adlı kitabı. 1867’de basılan ve çağının önünde olan bu metnin en önemli özelliği ironik bir dille yazılmış olması. Yani aslında küçük kızlara hanımefendiliğin altın kurallarını öğretmiyor ya da uslu durmaları konusunda öğüt vermiyor; aksine kardeşler, akranlar, ebeveyn ya da herhangi bir otorite figürü karşısında kızların nasıl dik duracağına alaycı bir dille işaret ediyor. Bu bakımdan özellikle de didaktik eserleri ve sürekli olarak otoriteye boyun eğmeyi normalleştiren ve usluluğu bir erdem olarak gören yaklaşımı eleştiren bir kitap. Fakat kitabın Türkçe basımında, metnin en öne çıkan yanı olan ironinin çeviri nedeniyle kaybolduğunu görüyoruz. Salt çeviriden kaynaklı bir anlam yitimi olduğunu kabul etsek bile metnin en önemli özelliği olan ironinin ve kışkırtıcı yanının kaybolması büyük bir sorun. Metnin kışkırtıcı yanı hafifletildiği için daha ziyade usluluğa gönderme yapan bir anlam ortaya çıkıyor. Buna bir de metne “zararlı” sözcüklerin çıkarılması gibi unsurlar eklenince sorun biraz daha büyüyor. “Zararsızlaştırma” amacıyla yapılan müdahaleler, metnin ruhunu zedeliyor. Dolayısıyla yayıncıların hem Türkçe telif kitapları yayıma hazırlamada hem de dünya edebiyatından hangi kitapları seçip yayımlayacakları konusundaki rollerinin önemi daha da belirginleşiyor. Bir de metne müdahalenin sınırları konusu var tabii. Yayıncı, kendini gelebilecek eleştirilere karşı korumak amacıyla metne müdahale edebilir mi? Edebilirse bunun ölçütü nedir? Bu durum her kitabın yapısına, doğasına göre değişecektir ama yazarın söylemediği bir şeyi ona söyletmek ya da metni tahrif etmek kabul edilemez. Bir diğer konu da Türkçe çocuk kitaplarının eril söylemden mümkün mertebe arındırılması için metnin yazım aşamasında ve yayımlanma sürecinde editör ve yazarın bu sorunları daha sık bir araya gelip tartışmaları gerektiğidir. Sonuç olarak yazarlara, editörlere, yayıncılara, eleştirmenlere ve ebeveynlere çok iş düşmekte. Yayıncılar cinsiyet temasını ele alan “cesur” kitaplara yayın planlarında daha çok yer verebilmeliler. Daha ziyade gençlik edebiyatında görebildiğimiz eşcinselliği ele alan çocuk kitapları da yayımlanmalı. Farklılıkları, birlikte yaşamın güzelliğini edebi bir lezzetle veren kitaplar yayımlamalıyız.

* Yazıda söz edilen kitapların künyeleri iyikitap.net adresinde yer almaktadır.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1 Comment

  1. Nereden nereye l Blogcu Anne 10 Eylül 2016 at 15:53

    Ayşegül Utku Günaydın’ın kaleme aldığı Çocuk Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet başlıklı yazıda, cinsiyet söylemleri açısından ihtiyacımız olan kitaplardan bahsetmiş.

Yorum yaz