İyi Kitap

Hayaletkız, Örümcek, Boncukgöz, Dayı, Bayram… Dünyaya küsüp sığınaklarına çekilmişler. Onlar kim mi? Elbette Küsüklü’nün Delileri!

Yazan: Sanem Erdem

Çocukken okuduğum kitapların bazılarında ana kahraman yaz tatilinde köye akrabalarının yanına gider ve orada çeşitli maceralar yaşardı. Bazıları da zaten köyde yaşayan karakterlerdi. Ağaçları, tarlaları, türlü türlü hayvanlarıyla o doğal atmosfer bir şehir çocuğu olarak benim çok hoşuma giderdi. Anneannemlerin gölgelik arka balkonuna bir kilim yayar, yanıma kitaplarımı ve çocuk dergilerimi alır ve yaşayamadığım tatil maceralarına kapılırken bulurdum kendimi.

Ayşen Aydoğan’ın Küsüklü’nün Delileri adlı kitabı da köylük yerde geçen bir roman. Her yaz tatilinde ailecek köye, dedesinin yanına giden isimsiz kahramanımız yine çok sıkıcı bir yaz geçirmektedir. Ancak çatı katındaki penceresinin dışında bir çocukla karşılaşır. Evin önündeki çınar ağacına tırmanıp, dengesini kaybederek yere düşen bu çocuğu bizimki, tıpkı Alice’in Beyaz Tavşan’ın peşinden gittiği gibi izler ve macera dolu bir yaz tatili başlar.

Kahramanımız, Daldandüşen adını verdiği yeni arkadaşıyla köyün “deli”lerini ziyaret edip onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bu delilerden biri olan Dev’in deyişiyle küçük bir köydür burası ve ne kadar dünyaya küsen varsa çekip buraya gelmiş, kendi sığınağını kurmuştur. Artık herkesin “Yabancı” olarak adlandırdığı kahramanımız, Hayaletkız, Örümcek, Boncukgöz, Dayı ve Bayram gibi dünyaya küsmüş insanlarla tanışıp, herkesin hikâyesini teker teker öğrenirken kendi de değişir ve gelişir. Örneğin okumayı hiç sevmezken, bilge Dev ve arkadaşı Daldandüşen sayesinde okumanın büyülü dünyasını keşfeder. Sadece kendisi değişmekle kalmaz, hayata küsmüş yeni arkadaşlarını tekrar hayata döndürmek için çabalamaya, planlar yapmaya koyulur.

İyi niyetle yazılmış bir roman Küsüklü’nün Delileri. Karşılıksız iyilik yapmak, vicdan, sevgi gibi kaybetmememiz gereken değerlerin vurgulandığı, önyargının ne kadar yanlış olduğunun altı çizildiği bir hikâyeye sahip. Ne var ki bu kitabı okurken anneannemin arka balkonunda okuduğum romanların, öykülerin tadını alamadım. Bunun en büyük sebebi yazarın kullanmayı tercih ettiği dil.

İlk örnek kitabın başından:

“Damdan düşer gibi başlayacağım.

Dedemin köy evindeydik, her yaz olduğu gibi.

Korkunç sıkıcı.

Hiç yaşıtım yok.”

Yazar, şimdiki zaman kipiyle başlayıp geçmiş kipiyle bir cümle kurduktan sonra hikâyeyi di’li geçmiş ile anlatıyor ve finalde de yine şimdiki zamanda karar kılıyor. Bu da akışı bozan etmenlerden biri olarak yer alıyor kitapta.

Bazı cümleler ve ifadeler de “yabancı” duruyor, mesela “can atmayış nedenleri,” “kendimi işe yarar duyumsamak güzeldi,” “bana da bir baş selamı yolladı,” “mantıklı bir karşı çıkış bulamadı,” gibi. Ayrıca çocukların birbirine ve ana karakterin babasının oğluna “Adamım” diye seslenmesi, köyde yaşayan çocuğun arkadaşını birden görünce “Oh! Merhaba,” demesi sanki kötü çevrilmiş bir roman okuduğumuz hissi doğuruyor. Diyaloglarda da yer yer zorlanmalar var: “Ben… Ben… Mükemmel değilim, tamam mı?” Yine bir çeviri cümle gibi duruyor. Metinde yazım hatalarına rastlanmıyor, ancak bir devamlılık hatası var. Sayfa 126’da Çiçek olması gereken yerde Güneş ismi kullanılmış.

Bunun dışında yazarın üslubuna ait güzellikler de var, karakterlerini ve bazı ifadeleri bileşik sözcüklerle isimlendirmiş: Daldandüşen, uçurumküçüğü gibi. Ancak, “Küçük dilimi yutturayazdı,” cümlesinde olduğu artık pek kullanılmayan bir ifadeyi şehirli bir çocuğa söyletmenin doğru bir seçim olduğunu sanmıyorum. Bunu ninesi, dedesi veya köydeki arkadaşları kullansa daha uygun olurdu.

Gelelim karakterlere, yaşları belirtilmemiş olsa da ana karakterin ders kitaplarından bahsetmesi, birbirlerine önerdikleri kitaplar (Don Kişot, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Hayvan Çiftliği) 15-16 yaşlarında, lise çağlarında olduklarını ima ediyor. Gerçi kitabın ortalarında hikâyeye giren Çiçek’in konuşmalarına bakarsak onları üniversiteli genç devrimciler olarak da tasavvur etmek mümkün: “Aydınlarımızın sorunu da bu ya, daha kendi kafalarının içinde gerçekleştiremedikleri şeyleri topluma uyarlamaya kalkıyorlar…” Bu sözler üniversitede eylemlere katılıp hapse düşmüş, çıkınca da köyüne dönüp inzivaya çekilmiş Dev arkadaşımıza yönelik. Doğru bile olsa, ülkenin içinde bulunduğu koşulların getirdiği paranoya hissiyle bu karakterler için endişelenmeden edemiyorum. Çiçek’in gideceği uzun bir yol var. Dev ise neyse ki yeni arkadaşları sayesinde topluma yeniden hizmet etmeye karar veriyor ve inzivadan çıkıyor.

Siyasi bilince sahip karakterleri yüzünden kitabın okur kitlesini lise çağı olarak düşünsem de kapak tasarımının bu kitlenin ilgisini çekeceğini sanmıyorum. Dev bir huni üzerine sıralanmış irili ufaklı evlerin resmedilmesi olayların bir köyde değil de bir adada gerçekleştiğini düşündürüyor. Gökten yağan hunilerin de eklenmesiyle tekrara düşülmüş sanki.

Yukarıda bahsettiğim üzere yer yer aksaklıklarla karşılaşsam da kitabın bana sordurduğu bir soru var: İyi niyet, vicdan, duyarlılık gibi değerlere sahip olmak delilik midir? Sanırım artık öyle kabul ediliyor. Ancak kitapta da geçen, “Dünyadaki en iyi insanlar genelde delidir,” önermesine katılamayacağım. Hassasiyetleri nedeniyle deli yaftası yiyenler bir yana, bir de güç arzusuyla, kötücül niyetlerle gözü dönenler var ki onlar evlerden ırak olsun. Bir atasözü der ki deli deliyi bulur. İyi niyetleri yüzünden yaralanmış insanların birbirlerini bu kitaptaki gibi bulmasını diliyorum.

 Küsüklü’nün Delileri Ayşen Aydoğan Top Yayıncılık, 160 sayfa


Küsüklü’nün Delileri
Ayşen Aydoğan
Top Yayıncılık, 160 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1979 yılında Bursa'da doğdu. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nden mezun olduktan sonra çeşitli yayınevleri için çeviriler yaptı. Bağımsız olarak çevirmenlik yapmaktadır.

Yorum yaz