İyi Kitap

Ekşilik üzerine tatlı bir söyleşi

“Yazdığım her neyse onun öncelikle benim ilgimi çekmesi, beni heyecanlandırıp coşturması lazım. Bu çocuk kitapları için de geçerli yetişkin kitapları için de.”

Söyleşi: Olcay Mağden Ünal

O bize huysuzluk etme hakkımızı geri verdi; yıllar önce elimizden, “içimizi pozitif tutalım” mavalıyla alınmış adamakıllı ekşime hakkımızla, bizi yeniden kavuşturdu. Bundan böyle şişeler patlayıp, duvarlar yoğurda bulanabilir; bir şeyler şangırdayıp patlayarak çatlayabilir. Ve eğer biri canımızı sıkarsa ona adıyla seslenmeyiz olur biter, gereksiz nezaket gösterilerine artık yer yok. Ekşilina hayatın gerçeklerini tokat gibi yüzümüze çarptı.

Sırf adıyla bile bambaşka bir kitap olduğunu belli eden Eşsiz Benzersiz, Alışılmadık Derecede Çarpıcı, Sınırsız Mucizevi Ekşilina’nın Hayret Verici Maceraları kaldığı yerden devam ederken yazarı Finn-Ole Heinrich’le söyleştik. Serinin ikinci ve üçüncü kitaplarının çevirmeni olmamın affına sığınarak kendisine hem Ekşilina’yı hem yazım dünyasını hem de İstanbul’u sordum. Yazarın içtenlikle verdiği cevaplar İyi Kitap okurlarına selamıyla birlikte huzurunuzda!

Bir yandan çocuklar için bir yandan da genç ve yetişkinler için yazıyorsunuz. İkisini de iyi yapabilen yazar bulmak çok zor, hazır yakalamışken sorayım: Çocuklara ve yetişkinlere yazmak arasında bir fark görüyor musunuz?

Hayır, benim için çocuklara yazmakla genç ya da yetişkinlere yazmak arasında öyle çok büyük bir fark yok. Belki de işin sırrı buradadır (En azından kendi adıma her iki tarafa yazma işini aynı kefede ele alma hakkım olduğunu düşünürsem): Genç okurlara “tepeden bakmamak”, onlara yaranmaya çalışmamak, onları küçümsememek, sırf yaşları küçük diye onlardan daha azını beklememek. Yazdığım her neyse onun öncelikle benim ilgimi çekmesi, beni heyecanlandırıp coşturması lazım. Bu çocuk kitapları için de geçerli yetişkin kitapları için de.

Aslında buradan şu konuya gelmek istiyorum: Çocuk kitaplarınızı yazarken kendinizi bir yerde durdurup “Hey bir dakika, şimdi çocuklar için yazıyorum, kendimi biraz frenlesem iyi olur,” dediğiniz oldu mu? Demek istediğim bir yerde oto sansür mekanizması harekete geçiyor mu?

Hayır. Ancak elbette bunu benim gibi görmeyenler var (özellikle de yayınevlerinde). Burada çocuklara karşı geliştirilmiş ilkesel bir tutum açığa çıkıyor: Onlara ne kadar güvenilebilir? Onlardan ne kadarı beklenir?

Hâl böyle olunca ben de kendi duruşumu hararetli bir şekilde savunuyorum, her ne kadar kafamdaki tüm çocuklar için geçerli olmasa da. Ne de olsa ikisi birbirinin aynısı olan çocuk diye bir şey söz konusu değil. Bazıları daha fazla korumaya ihtiyaç duyar, bazılarıysa daha çok samimiyete.

O zaman ortaya ikinci bir soru çıkıyor, o da edebiyattan ne beklenildiği. Bu bağlamda sıklıkla rastladığım şey çocuk ve gençlik edebiyatından “etliye sütlüye karışmamasının” ya da “pedagojik olarak kusursuz olmasının” beklenmesi. Evet, kitabın içinde çatışmalar çıkabilir, ama bunlar çözülmeli ve çocuklara örnek olmalı. Dil seçiminde konuşulan değil, konuşulması beklenen dil öne çıkmalı. Çocuklar ebeveynlerinin onlara sunmak istedikleri dünyayı öğrenebilecekleri kitaplar okumalı. Ben buna katılmıyorum.

Şimdi de Ekşilina’ya gelelim: Ekşilina’nın üslubu ve olayları anlatış tarzı çok eğlenceli, ama hikâyenin konusu epey üzücü. İkinci kitabı çevirirken bir yandan gülüp bir yandan ağladım. Ekşilina’nın yaşadıkları bir çocuk için altından kalkması güç şeyler. Bu yazmaya başlamadan önce özellikle amaçladığınız bir şey miydi yoksa kendiliğinden bu şekilde mi doğup gelişti?

Yazmaya başlamadan önce hikâyeyi enine boyuna düşündüm. Yazmaya koyulduğumda her şey kafamda tasarlanmış haldeydi, aynı zamanda mizah/hafiflik ve keder/ağırlık dengesi de.

Ekşilina sadece hikâyesiyle değil aynı zamanda kitaptaki karakterleriyle de dikkat çekici bir seri. Peynir Generali, Paul, Ludmilla, Yarabere Jack, Flamingo ve hatta hikâyede çok da büyük rolleri olmayanlar bile. Hepsi öyle canlı ve detaylı bir şekilde anlatılmış ki. Yazmaya başlamadan önce karakter analizi yapıyor musunuz ve kafanızda bu yan karakterlerden biriyle ilgili yeni bir hikâye var mı? Ben şahsen Peynir Generali’nin gençliğini ve yaşadığı maceraları epey merak ediyorum.

Karakterleri daha yakından tanımak için onlara genelde bir biyografi yazarım. Ve evet: Peynir Generali’yle ilgili kitaba koyamadığım bir sürü detay daha var. Bu muhtemelen sinema eğitimimden kalma bir çalışma alışkanlığı. Karakterlerle ilgili senaryoda yazandan daha fazla bilgiye sahip olursanız aktör ya da aktrislerin o karakteri daha iyi anlayıp canlandırmalarına yardımcı olabilirsiniz.

“Yaşam bir tavakekidir. Biraz tuzlu biraz tatlı!” ve buna benzeyen diğer muhteşem lafları, hareketleri ve fikirleri. Gerçek hayatta bir Peynir Generali var mı, yani o tanıdığınız biri mi?

Umarım vardır! Ama ne yazık ki ben onu (henüz) tanımıyorum.

Beni Ekşilina’da en çok heyecanlandıran şeylerden biri de hikâyedeki detayların zenginliği ve de semboller: Annesinin şalı, mavili beyazlı koltuk, zebra ve onun adama yazdığı mektuplar, ayakkabı bağcığı, annesinin saç yumağı. Hepsi de Ekşilina için çok önemli ve bunlar hikâyenin gidişatında da önemli role sahipler. Sizin hayatınızda da böyle değer verdiğiniz eşyalar ya da semboller var mı?

Sanırım hayır ya da en azından bu şekilde değil. Ancak burada da aslında o sembollerin edebi olarak anlamları söz konusu. Ekşilina için bu nesnelerin ya da eşyaların kendilerinin o kadar önemi yok, asıl önemli olan ne ifade ettikleri. Yani öyle sanıyorum ki sözünü ettiklerimiz onun hayal gücü ve bu edebi anlamla alakalı. Bu bağlamda  ben de Ekşilina’yla aynı fikirdeyim.

Ekşilina’da hoşuma giden bir diğer şey de karakterlerin cinsiyetlerinin bir öneminin olmaması. Evet, Ekşilina’nın kız olduğunu biliyoruz, ama kitaplarda bu durup durup vurgulanmıyor. Altı çizilen Ekşilina’nın annesiyle babası ayrılmış, annesi hasta düşmüş ve krallığını terk etmek zorunda kalan bir çocuk olması.

Çocuklarla konuştuğumda bana şu erkek-kız kitabı ayrımından nefret ettiklerini söylüyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz, bir tür böl ve yönet taktiği mi bu, neden bu pazarlama stratejisi inatla sürdürülüyor ve size bir yansıması oluyor mu?

Çocukların size bu ayrımdan hoşlanmadıklarını söylemesi ne kadar hoş, bu beni sevindirdi doğrusu. Şahsen benim için başkahramanın erkek ya da kız olması hiçbir şey değiştirmiyor. Asıl önemli olan karakterlerin ilgi çekici ya da sıkıcı olup olmadıkları. Almancada futbolla alakalı şöyle bir laf vardır: Genç ya da yaşlı futbolcu yoktur, iyi ya da kötü futbolcu vardır.

Ve pazarlama stratejilerine gelirsek, hah o işten hiç anlamam. Benim yazım tarzım açısından en ufak bir anlamları yok. Ayrıca bana bu yönde talimatlar verecek yayınevleriyle de çalışmam.

Ve son olarak: İstanbul, Räuberhände romanınızda önemli bir rol oynuyor. Kitap henüz Türkçeye çevrilmedi ama yine de sormak istiyorum: Bir süredir İstanbul ve genel olarak Türkiye yoğun bir değişim geçiriyor. Bu kitabı yazdıktan sonra şehri ziyaret edip bu değişime tanık oldunuz mu ve İstanbul’un sizin için özel bir anlamı var mı?

Evet, doğru, hikâyenin yarısı İstanbul’da geçiyor ve kitap Hamburg’da lise bitirme sınavı konusu olarak ele alınıp okullarda sıklıkla okunduğundan filminin çekilmesi söz konusu oldu. Türkiye’deki ve özellikle de İstanbul’daki köklü değişiklikler şu sıralar senaryo yazımı süreci için de önemli bir mesele. Kitabı 2006 sıralarında yazmıştım, yani tamamen bambaşka bir zamanda. Şimdi gerçekten de şu soruya cevap bulmak gerekiyor: 2017’de İstanbul’da bir film çekip bu değişimi göstermemek mümkün mü?

Tam olarak iki yıl önce İstanbul’a geldim, yine bu film projesi için. Doğru yazabilmek için şehrin atmosferini kendi gözlerimle görmek istemiştim. Ama kaldığım süre yeterince incelememe izin verecek kadar uzun değildi, ayrıca İstanbul’da soru sorabileceğim ve konuşabileceğim birileri de yoktu. O yüzden Kasım’da havayı koklayabileceğim için gerçekten heyecanlıyım. Ve umarım İstanbul Kitap Fuarı’nda ilginç sohbetler yapma olasılığı da elde ederim.

Finn-Ole Heinrich Resimleyen: Rán Flygenring Türkçeleştiren: Tuvana Gülcan Tudem Yayınları, 176 sayfa

Finn-Ole Heinrich
Resimleyen: Rán Flygenring
Türkçeleştiren: Tuvana Gülcan
Tudem Yayınları, 176 sayfa

Finn-Ole Heinrich Resimleyen: Rán Flygenring Türkçeleştiren: Olcay Mağden Ünal Tudem Yayınları, 208 sayfa

Finn-Ole Heinrich
Resimleyen: Rán Flygenring
Türkçeleştiren: Olcay Mağden Ünal
Tudem Yayınları, 208 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

2009 yılında Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitiminin ardından kitap editörlüğü yapmak istediğine karar verip yayıncılık sektörüne girdi. 2011 yılından bu yana çeşitli yayınevlerinde editörlüğün yanı sıra telif hakları uzmanı olarak görev aldı. Bu arada birçok Almanca, İngilizce ve Fransızca çocuk kitabının çevirisine imza attı. İyi Kitap, Arka Kapak, Radikal Kitap, Akşam Kitap gibi pek çok dergi ve gazete ekinde kitap eleştirileri ile edebiyat ve yayıncılık dünyası üzerine yazıları yayınlandı.

Yorum yaz