İyi Kitap

Geldiler yine, doldurdular her yanı. E canım benim, huzur kalmadı ki şehirde. Adım başı dilenci, hepsinin de kucağında çocuk…  Bazısı iş buluyor hadi. Yazık, ne de güzel bazılarının yüzleri. Hayır, ben de üzülüyorum, insan hepsi sonuçta. Kim bilir mesleği neydi ülkesinde şu adamın. Ama yavrum, hepsinin derdiyle biz mi uğraşacağız? Alıyoruz ülkeye, tamam, e neremize koyacağız? Hem bu arada diğer ülkeler armut mu topluyor? Bir biz mi salağız da kapatmıyoruz sınırlarımızı? Neyse, seçimler yakın, X parti bu konuda bazı çalışmalar yapıyor. Yazık tabii insanlara ama…

Yazan: Mehmet Erkurt

Jean-Claude Grumberg Türkçeye çevrilmiş ilk kitabı Çabuksığınlar’da, göçmenlik konusunu tam da bu noktadan itibaren, göçmenlerin durduğu, çünkü durdurulduğu, yani göçemediği yerden ele alıyor.

HARİTADA YERİN YOKSA…

“Çabuksığınlar” sevilmiyor, istenmiyor hiçbir yerde. Kurallara uymuyor, işgal ediyor, dokuyu değiştiriyor, huzuru bozuyorlar… diyor yerleşikler. Göçmenler, yani ülkesiz insanlar, niye geldiği es geçilmiş, yalnızca gelişiyle sorun görülen insanlar. “Ülkeli”, yerleşik insanlar rahatsız. Kimisi düzenindeki en ufak dalgalanmayı bile kaldıramayacağı için kimisi bu konuyla ilgili devlet politikasının tesiri altında olduğu için. Çoğu, her iki sebeple de böyle hissediyor; çok azı da sebepleri başka yerde arayıp, insanların hangi coğrafya olursa olsun bir arada yaşayabilmesi için uğraşıyor. İlginçtir ki -değil midir yoksa?- bu azınlık da en az “çabuksığınlar” kadar sevilmiyor.

Grumberg, öyküsünü tek bir çabuksığın ailesi üzerine kurguluyor ve bu aile, bir ülkeden diğerine göçmek zorunda kalan bir çabuksığın ailesinin maruz kalacağı süreçlerin çoğunu yaşıyor -ölüm dışında, neyse ki. Haritada yerleri olmadığı gibi, bürokrasideki yerleri de dertli: Çabuksığın, quickhomes, vitalabri… her dilde aynı statü geçerli. Bulunulan ülkeden kaçmak, yolculuk ânında yakalanmamak, sınırı geçebilmek, sığınacak bir yer bulmak, yeni ülkede tutuklanmamak, tutuklandığında başına gelebilecekleri hesaplamak ve ayrı düşmemek…

Çabuksığınların evleri her yer ya da hiçbir yer, özellikle de hiçbir yer. Neden özellikle hiçbir yer? Çünkü bir yerde doğanlar ve sadece doğdukları yerde, evlerinde yaşayanlar Çabuksığınları sevmiyorlar, hatta onların evlerine yakın yerlerde doğanlar bile sevmiyor onları. Neden?..” Burada elbette elle tutulur, mantığa oturtulur bir cevap yok. Yazar da yeni bir cevap aramıyor; verilmiş cevapları, yansıttıkları mantık ölçüsünde şematize ediyor.

TRAVMADAN 

Grumberg’in gerçekleri olduğu gibi yansıtmakla örtme, öyküleme, yumuşatma arasında kurduğu dengede, ağırlık elbette ikinci tarafa kayıyor. Ama Çabuksığınlar iyi yazılmış bir çocuk kitabı olduğu için, örneklerini gördüğümüz çoğu metin gibi çocuğa iyi bir öykü sunmaktan ziyade ebeveynlere ve öğretmenlere yaranmaya çalışan, gerçeklerden kopuk ve sözde belagatli, özde sönük bir kurguya teslim olmuyor. Yalnızca ölüm, evsizliğin sefaleti, açlık ve hastalıklar gibi travmatik durumlar, dönüştürülüp yok sayılmasa da en azından kitabın seçtiği olaylar arasında yer almıyor, okura anakarakterler üzerinden anlatılmıyor.

Müziği ve enstrümanı, bir çabuksığının varlık güvencesi. Acil bir göç durumunda bile her şey geride bırakılabilir, ama enstrüman bırakılamaz. Yalnızca bir altın bilezik olduğu için değil, aynı zamanda hiçbir şeye sahip değilken, dünya seni sürekli kendinden uzaklaştırdığında, yalıtıldığında ve yalnız kaldığında kendinle ilgili sahip olup sarılabileceğin, insanlığını kendine hatırlatabileceğin ve geçmişinle, kökeninle bağlarını yanında taşımanı sağlayan bir araç olduğu için. Çabuksığın ailesinin büyük oğlunun kemanıyla yaptıkları ve o kemanın ona yolculuklarında sağladığı şey -çocuk aslında geride bıraktığı kitapları özlese de- tam da bu türden bir ilişkiyi öykülüyor. Onun bir birey olarak algılanışında, gördüğü yüzeysel “kabul”de müziğiyle uyandırdığı hazzın ve derinliğin önemi büyük.

Göçe, muhacirliğe kimin nasıl yol açtığı; en başta bu insanları niçin bir yerde yaşayamaz, bir ülke içinde dahi tutulamaz hale getirdiği, kitabın konusu değil. Belki de Grumberg’in eserine bir eleştiri buradan getirebiliriz: Onun öyküsünde göçmenlik sadece “var.” Bazen Romanlar gibi halklardan söz ettiğimiz için bazen de savaş benzeri durumlardan kaçanları konu ettiğimiz için, göçmenliğin “bir şekilde” var olduğunu biliyoruz yalnızca. Kitap bu “önceye” gitmiyor. Konu, “ülkeliler”in ülkesizleri kabul etmeyişi ve bu kabul etmeyişin dereceleri, biçimleri.

Çabuksığınlar her bakımdan düşündürüyor ve okura sorabileceği, hayal kurup öyküyü ileri -hatta geri- götürebileceği birçok alan bırakıyor. Ronan Badel’in Sempé’vari desenleri de bu dinamik, soluklu alanı açacak nitelikte. Bilge Karasu’nun Jean ve Gino’ya Mektuplar’ının çevirisinden tanıdığımız Simlâ Ongan’ın Türkçesinden Çabuksığınlar, biz “ülkelilere” de bir uyarı niteliğinde. Ülkesizliğin barışını tatmak yerine, ülkesizliği ve ülkesizleri dışlamayı mı tercih edeceğiz? Böylece devletlerin bizden talep ettiği savaş ve düşmanlığın kendinden bihaber, amma velakin etkili neferleri olmayı mı sürdüreceğiz?

 Çabuksığınlar Jean Claude Grumberg Resimleyen: Ronan Badel Türkçeleştiren: Simla Ongan Yapı Kredi Yayınları, 88 sayfa


Çabuksığınlar
Jean Claude Grumberg
Resimleyen: Ronan Badel
Türkçeleştiren: Simla Ongan
Yapı Kredi Yayınları, 88 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1983’te İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ardından, Günışığı Kitaplığı’nda, basınla ilişkiler, sosyal medya ve tanıtım içerikleri üzerine yoğunlaştıktan sonra, yayınevinin gençlik kitapları markası ON8’in editörlüğünü üstlendi. Fransızca’dan roman çevirileri yaptı. Bugün, yayıncılığa Can Çocuk’ta editör olarak devam ediyor ve Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde yıllardır geciktirdiği yüksek lisans tezini yazıyor. Çevirmenliği sürdürürken, sivil toplum çalışmalarından da kopmamaya çalışıyor. Kitaplar üzerine yazsa da, en çok okumayı tercih ediyor.

Yorum yaz