İyi Kitap

Savaş çocuğa ne der?

2015 Tudem Roman Ödülü’nü kazanan Kuş Olsam Evime Uçsam, her satırı sevgiyle dokunmuş bir kitap.

Yazan: Karin Karakaşlı

Çocukları oyunla, yaramazlıkla, gevrek kahkahalarla ilişkilendirme klişemiz vardır. Ne de olsa mutluluk çocuğa bir başka yakışır. Gel gör ki dünya üzerinde kötülüklerden en çok nasiplenen, felaketleri en derinden yaşayanlar da yine çocuklar. Savaşlar ne zamandır cephelerle sınırlı değil. Bombalar günlük hayatın ortasında patlıyor. Suriye’deki savaşı haberlerden takip ediyoruz da bir çocuğun gözünden ve dilinden doğrudan tenimizde hissetmek çok farklı bir deneyim. Güzin Öztürk’ün Kuş Olsam Evime Uçsam kitabı, bu zor olana talip olmuş. Öztürk, Beşir’le Beşir’in gözünden savaş ve hayatla tanıştırıyor bizi.

Hassas ama dayanıklı

Beşir’in ağzından birinci tekil şahısta yazılan kitap, Halep’teki hayatı tepesine inen bombalarla yerle bir olan bir çocuğun şahsında savaşın ve göçün çocuklara neler ettiği gerçeğiyle tanıştırıyor bizi. Beşir için savaş, hep bir şeyleri daha kaybetmek demek. Geriye kırmızı oyun arabasını bırakıp da giden arkadaşı Emir’i, eve dönmeyen ağabeyi Ahmet’i, gidemediği okulu, yiyemediği yemeği… Kurşun sesini arı vızıltısına, füze sesini ıslığa benzettiği dünyası kan ve korku dolu. Sonunda onun da ailesi artık ev olmayan bu yeri terk etme kararı almak zorunda kalıyor. Bu andan itibaren de savaşı görmüş Beşir’in hayatına göç ve sığınmacılık hikâyeleri ekleniyor. O zaman anlıyoruz ki Beşir hassas ama dayanaklı, kırılgan ama çok güçlü bir çocuk. Tıpkı bütün çocukların olduğu gibi.

Eline ağabeyinin kendisi için yaptığı tahtadan oyuncak arabasını alıp yollara düşüyor Beşir ailesi ve kurtardıkları diğer aileyle birlikte. Yolculuk denilen, bir kamyonetin içinde günlerce örtü alına büzülmek demek. Her durdurulduğuna korkmak ama yine de devam etmek demek. Yola düşmeden önce ama yaptığı bir şey var Beşir’in. “Eğilip bir avuç toprak aldım. Toprak, biraz ülke kokar! Annemle göz göze geldik. Bir şey demedi bana. Cebime koydum toprağı.

Tartus diye bir kök

“Üzüldüğüm zaman sesleri uzaktan duyarım ben. Uzak gelir her şey” diyen bir çocuk Beşir. Ama aynı zamanda yetişkinlerin duyup görmediklerini işitip gören bir varlık. Çünkü duyargaları açık. O bir avuç toprağa ve hayallerine sığınıyor Beşir. Gördüklerine ve yaşadıklarına katlanma gücünü buradan alıyor. Bazen rüya görüyor, bazen gündüz gözüyle hayal kuruyor. Ve günlerden bir gün o toprağın içine sığınmış bir tohum dile geliyor: “Adım Tartus! Tartus, Suriye’nin ikinci büyük limanıdır. Bilir misin? Ben sizin mahallede kalan tek ıhlamur ağacıyım. Aldın mı kokumu? Annem savaşta yandı Beşir. Füze düştü üstüne. Dalları, yaprakları kurudu, karardı. İnsanlar ‘adınla yaşa’ der, duydun mu hiç? Gövdeme yaslanan yaşlı bir kadın söylemişti torununa. Ben de annem yanıp küle dönüşürken karar verdim. Adım bundan sonra Tartus dedim. Kaçtığınız geceyi hatırlıyor musun Beşir? Cebine biraz toprak almıştın. O toprağın içine tohumum düşmüştü. Annem füze düşünce yanmaya başladı. O anda ben acıdan ve üzüntüden dallarımı salladım. Tohumlarım toprağa saçıldı. Bir tanesi de senin cebinde, yani buradayım. Yakında ben de savaşta yok olup gideceğim Beşir. Tohumumu sakla. Beni gittiğin yere götür ve toprağa ek. Unutma, adım Tartus!”

Beşir bu tohuma, Tartus’a kaybettiği her şey aşkına, her koşulda sahip çıkıyor. Kitap boyu ilerlerken önce Türkiye’deki sığınma kamplarına sonra da İzmir Karşıyaka’da kimselerin oturmadığı, sığınmacıların başlarını soktuğu derme çatma evlere konuk oluyoruz. Beşir’in ilk aşkı Zehra, tek Türk arkadaşı Samet ve insanların önyargıları, saldırıları ile karşılaşıyoruz. Savaştan kaçmak demek huzur bulmak, mutlu olmak demek değil. Beşir’le birlikte bir kez daha iliğimizden öğreniyoruz. “Ben hiç mutlu olmadım. Ama sevinçli oldum bazen,” diyor ya Beşir, bu ne demektir anlıyoruz.

Dayanışmayı öğrenmek

Hicabi Demirci’nin özellikle Beşir’in hayal ettiği sahneleri görselleştirdiği çizimler birer armağan gibi. Beşir’le birlikte biz de uçuyor, bizi kapana kısılmış hissettiren kendi gerçeklerimizden özgürleşiyoruz. Beşir’den öğrenecek ne çok şeyimiz var diye düşünüyorum zaten kitabı okuduğumdan beri. Maruz bırakıldığı bütün kayıp ve yıkımların arasında kendi hayallerinden, oyunlarından asla vazgeçmiyor Beşir. Onlara sığınıyor, onlardan güç alıyor. Ve bizi de buna inandırıyor. Onun umut ve olgunluğunda büyüyor, daha iyisinin mümkün olduğuna güveniyoruz bütün kötülüklerin ortasında.

2015 Tudem Roman Ödülü’nü kazanan Kuş Olsam Evime Uçsam, her satırı sevgiyle dokunmuş bir kitap. Bunu, yazarı Güzin Öztürk’e ilişkin yer alan özgeçmiş sayfasındaki şu satırlarda da yakalamak mümkün: “Sakin ve hayal kurmayı seven bir çocuktu. İlk düzyazılarını ve şiirlerini lise yıllarında yazdı. Yazma heyecanı ve isteği, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken de devam etti. Üniversite bittikten sonra avukatlığı sırasında da yazdı. Ama yazdıklarını kimseyle paylaşmadı. Sonrasında, serin bir kasım sabahı anne oldu. Oğlunun hayatına girmesiyle çocuklar için yazma isteği canlandı. Çocuklarla başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna, çocukların dünyayı kurtaracağına ve yazarken daha iyi bir insan olduğuna inanıyor.”

İşte böyle bir sevgiyle yazılmış, çocuğa hak ettiği sevginin yanında saygıyı da bahşetmiş bir kitap okumak isterseniz, Kuş Olsam Evime Uçsam sizin kitabınız. Kim bilir bu kitapla birlikte birileri daha sığınmacıların da bizlerle eşdeğer insanlar olduğunu, hepimizin bir gün bir savaşla aynı şeyleri yaşamak zorunda kalabileceğimizi idrak eder belki.

Kuş Olsam Evime Uçsam Güzin Öztürk Resimleyen: Hicabi Demirci Tudem Yayınları, 120 sayfa

Kuş Olsam Evime Uçsam
Güzin Öztürk
Resimleyen: Hicabi Demirci
Tudem Yayınları, 120 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz