İyi Kitap

Doğanın ve insanın kadim canavarları

Porsuk ağacı biçimindeki canavar, İngiliz halk hikâyelerinde, Kelt mitolojisinde ve çeşitli inanışlarda kimi zaman ormanlarda gezinen bir hayalet, kimi zaman da ağaçtan bir dev olarak ortaya çıkan doğanın kadim bir gücüne işaret ediyor.

Yazan: Nilay Kaya

Yatak altında saklanan, dolapların içinden çıkan, kimine görünen, kimi için görünmez olan canavarlar küçük çocukların tahayyülünde midir sadece? Onlara inanmanın yaşı olur mu? Ve canavarlar sadece minikleri korkutmakla görevli yaratıklar mıdır? Son yıllarda özellikle büyük bütçeli Hollywood filmlerinde, onların korkunç görünümlerinin ardında sevecen bir kalplerinin ve miniklerle yakın dostluk kurabilme potansiyellerinin de olduğuna tanıklık ediyoruz. Hatta bu yeni model canavarlar çok sevimli görünen hayvanlardan, elflerden perilerden de rol çalarak minik kalpleri kazanıyorlar. Bu duruma hiçbir itirazımız yok, zira iyilik ve tatlılığın kalıp yargılara ve imgelere indirgenmesinin önüne geçiyor; yanı sıra çocukluğa dair korku nesnelerinin alaşağı edilmesine de yardımcı oluyorlar.
İllüstrasyonlu ilk baskısı 2014 yılında Tudem Yayınları tarafından yapılan, özgün hikâyesi artık hayatta olmayan Siobhan Dowd’a ait olan, Patrick Ness imzalı Canavarın Çağrısı adlı roman, bu “yeni canavar” mefhumunu son derece yaratıcı bir biçimde işliyor. Geçtiğimiz günlerde kitabın sinemaya uyarlanmasıyla birlikte, Tudem bünyesindeki DeliDolu’nun yeniden yayımladığı kitabın on üç yaşındaki kahramanı Conor’ın başlıca sorusu, “Canavarlara inanacak yaşı geçmedim mi?”. Bir müddet sonra Conor’ın sorusu anlamsızlaşıyor ve asıl mesele hayatına misafir olan canavarın gerçekliğini sorgulamak yerine; zorbalarla mücadele ettiği okul hayatında, yıllar önce evi terk edip İngiltere’den Amerika’ya göç eden babasının yokluğunda, ama en önemlisi ciddi bir hastalıkla boğuşan annesi ile sürdürdüğü yaşamında nasıl bir tavır alacağı oluyor. Her gün belirli bir saatte çıkıp gelen canavar, Conor’a ısrarla onu çağıranın bizzat kendisi olduğunu söylüyor. Conor roman boyunca bunu kabul etmekte zorlansa da bu muhtemel çağrı; onun ruhsal gelişiminde ve hayatının bu zorlu döneminde kendine sorduğu soruların cevaplarını arayışında etkili bir anahtar niteliğinde.
Canavarların nasıl göründüğü ve nasıl bir atmosferde ortaya çıktıkları önemlidir. İngiliz klasik edebiyatının önemli figürlerinden Brontë kardeşlerin yaşadığı Yorkshire bölgesi, özellikle Emily Brontë’nin tek romanına mekân olan yabani ve uğultulu bayırlar, bir köy papazının çocukları olan yazar kardeşlerin evlerinin hemen karşısındaki manzaranın kilise ve mezarlık olması, eserlerinde doğanın başlı başına bir gotik unsuru haline geldiği bir atmosferin sağlanmasına yol açmıştır. Canavarın Çağrısı’ndaki okul ve hastane gibi modern hayatı yansıtan, gündelik hayatın bütün olağanlığı ve fiziksel gerçekliğiyle devam ettiği mekânlar dışında kalan başlıca yer, yani Conor’ın evi ise “Brontëvâri” bir atmosfere çekiyor okuyucuyu. Zira Conor’ın odasının penceresinden de bir kilise ve mezarlık görülüyor. Daha da önemlisi, kilisenin bahçesindeki nevi şahsına münhasır porsuk ağacı bu hikâyedeki canavarın ta kendisi. Tabiatın merkezinden, toprağın derinliklerinden köklerini çıkararak ayaklanan ağaç şeklindeki bu canavar, hâlis bir gotik romana yaraşır şekilde rüzgârı kasıp kavuruyor, dallarını yapraklarını etrafa saçıyor, doğanın en tekinsiz seslerini çıkarıyor. Yazıda son derece güçlü bir görsel etki yaratan bu atmosferin, romanın sinemaya uyarlanması eğilimini tetiklemiş olması muhtemel.
Porsuk ağacı biçimindeki canavar, İngiliz halk hikâyelerinde, Kelt mitolojisinde ve çeşitli inanışlarda kimi zaman ormanlarda gezinen bir hayalet, kimi zaman da ağaçtan bir dev olarak ortaya çıkan doğanın kadim bir gücüne işaret ediyor. Folklorik hikâyelerden ve mitolojilerden beslenmeyi seven J.R.R. Tolkien’in Orta Dünya’sının en yaşlı ırklarından biri olan yarı insan-yarı ağaç Entler gibi, hem ürkütüyor hem de insan ırkının milyonlarca yıldır doğaya verdiği tahribat düşünüldüğünde hiddetleri haklı bir tavır olarak görülüyor. Bu bağlamda, Conor’ın bireysel hikâyesinin merkezi olan canavarın, insan ve doğa ilişkisinin sorunlarına vurgu yapan ekolojik bir sorgulamanın da merkezinde olduğunu söylemek gerekiyor. Sanayileşme, modern tıp ve insan doğasının çetrefilli dinamiklerinin, canavarın yüzyıllardır ayaklanmasına yol açan etmenler olduğunu öğreniyoruz.
Canavarın başka bir özelliği, yine Conor’ın nedenini anlayamadığı bir şekilde hikâyeler sunması. Hikâyelerin de vahşi ve sarsıcı bir güce sahip olduklarını söyleyen canavar, onların kendini ve dünyayı tanımlayıp harekete geçmek adına ne kadar hayati bir önem taşıdıklarına dikkat çekiyor. Bununla birlikte Conor’ın her hikâyenin mutlu sonla bitmediğine, gerçek ve rüyanın, iyi ve kötünün ikircikliğine, kaybetmenin ve kabullenmenin zorunlu zerafetine dair örnekleri deneyimlemesini sağlıyor.
Canavarın Çağrısı’nın bir de Conor’ın kendini güçsüz ve çaresiz hissettiği zamanlarda, onu okuldaki “zorba-canavarlardan” korumaya hevesli bir kız karakteri var ki hem arkadaşlık ilişkilerinde karşılıklı koruma içgüdüsü ve iradenin sınırları üzerine Conor’a ve okuyucuya sorular sorduruyor hem de kişinin kendi iradesini sahiplenmesi meselesine değinmiş oluyor. Conor, yaşadığı bu zorlu süreçte çocukluk arkadaşı Lillian’la olan ilişkisini, büyükannesi ile olan gerilimli ilişkisinde olduğu gibi, canavarın açtığı pencerelerden bakarak yeniden kurgulamayı öğreniyor, ama en önemlisi kendi yaşamının kompozisyonu oluşturmaya muktedir biri hale geliyor, bütün hikâyelerin mutlu sona bitmediğini kabullenerek.

Canavarın Çağrısı Patrick Ness Türkçeleştiren: Arif Cem Ünver Delidolu, 224 sayfa Tudem Yayınları, 216 sayfa Resimleyen: Jim Kay

Canavarın Çağrısı
Patrick Ness
Türkçeleştiren: Arif Cem Ünver
Delidolu, 224 sayfa
Tudem Yayınları, 216 sayfa
Resimleyen: Jim Kay

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz