İyi Kitap

Hayalden gerçekliğe…

Ferda İzbudak Akıncı’nın, kendini tanımaya çalışan bir genç kızın hikâyesini anlattığı romanı Üç Yapraklı Yonca, bir yatılı okul ortamında geçiyor.

Yazan: Tuğçe Akyüz

Roman karakterleri ontolojik olarak “gerçek” olmasalar da onlarla kurduğumuz ilişki, bu karakterleri duygusal olarak çok güçlü kılabilir. Bu duygusal gerçeklik yüzlerce dizi ya da kitap hayranını peşinden sürükleyen olgu olarak da açıklanabilir. Sonuçta ciltler, sezonlar, yıllar süren yapıtların hayranlarının sadakatini kim sorgulayabilir? Üç Yapraklı Yonca kitabının başkahramanı Özge’nin durumu ise onlardan biraz farklı. Özge, okuduğu gençlik kitabı Mutluluk Sokağı’nı beğenmekle kalmıyor, bu romandaki Özge karakterinin yerine bizzat kendisini koyuyor. Çünkü Mutluluk Sokağı’nın Özge’si ile benzer tek yönleri isimleri değil, yaşamları da epey paralel akıyor. Özge’nin hayatı, Mutluluk Sokağı’nın yazarının okula etkinliğe geleceğini haber almasıyla değişiyor. İşte roman karakteri Özge’nin bizzat kendisi olduğunu yazara açıklamanın tam zamanı… Peki, yazar bu açıklamaya nasıl bir tepki verecek? Mutluluk Sokağı’nın devamını yazmaya ikna olacak mı? Bu sorularla okurun zihnini meşgul eden romanda, lise bire giden bir kızın hayalle gerçeklik arasında neden böyle uçar adım ilerlediğini zamanla anlıyoruz.
Ferda İzbudak Akıncı’nın, kendini tanımaya çalışan bir genç kızın hikâyesini anlattığı romanı Üç Yapraklı Yonca, bir yatılı okul ortamında geçiyor. Özge, İzmir Kız Lisesini yeni kazanmış bir lise öğrencisi olarak Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşlarıyla; derslerle, etütlerle ve etkinliklerle soluksuz doldurulan öğretim programına alışmaya çalışıyor. Biz de Özge ile birlikte İzmir Kız Lisesinin taş binalarında, çın çın eden yemekhanesinde, lodosun kıvrıla kıvrıla kuytu köşelerine ulaştığı bahçesinde, kokulu çam ağaçlarının arasında geziniyoruz. Bir yanıyla bir İzmir güzellemesi bu roman ve İzmir sever bir okur olarak beni sıcacık bir yere götürüyor.
Küçük bir yerleşim yerinden büyük şehre, itibarlı bir okulu kazanarak gelen Özge ile denize bakan sıralarda oturmuş elindeki zarfı heyecan dolu bir beklentiyle tutarken tanışıyoruz. Ancak o zarfın içinde yazanları anlamamız için bir yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Derken Özge’nin esrarlı cümlelerini okuyoruz. Ona inanmamızı istiyor çünkü “Benim rüyam siz inanırsanız gerçek olacak…” Bu ve bunun gibi, birer ekmek kırıntısı gibi aralara serpilmiş satırları aklımda tutarak yoluma, Özge’nin macerasını okumaya devam ediyorum. Her bir ekmek kırıntısı beni başka olasılık hesaplarına götürse de raydan çıkmadan kendimi akışa bırakmaya çalışıyorum. Zira bu roman oyun içinde oyunlara, yaratıcı süreci tersyüz ederek düşündürmeye çok elverişli, kaygan zeminlerle döşeli.
Sabah uyandığında çoraplarını yorganın altında giyiyor Özge ve ayaklarını saklaması, meraklı gençlerle dolu bir yatakhane odasında kimsenin gözünden kaçmasa da üstüne varılmıyor. Özge sorunlarından kaçmak değil sorunlarını çözmek için hayal kurma yöntemini kullanıyor, hayal kurma sürecinin yazma sürecine dönüşmesi umuduyla… Aynı odayı paylaşan Aslı, Beste ve Özge tıpkı Mutluluk Sokağı’ndaki gibi sıkı arkadaşlar (Sıradana övgü mahiyetinde Üç Yapraklı Yonca adını alıyor bu arkadaş grubu). Kimi hafta sonları okuldan çıkıp Alsancak’a gidiyor, tatilde birbirlerinin evinde kalıyor, ödevlerine destek oluyorlar. Ancak Özge’nin bir sırrı var ve bu sırrı arkadaşlarına dahi açamıyor. İşte öyle anlarda, Mutluluk Sokağı’nın yazarı ona açık bir kapı oluyor. Böylece yazar-okur yazışmaları başlıyor.
Bir İngiliz yazarın “Kimi zaman tek ihtiyacınız olan 20 saniye süren çılgın bir cesarettir,” sözünü anımsatan bir hareketle cesaretini toplayıp şöyle yazıyor Özge yazara ilk mesajında: “Merhaba, ben Özge. Geçen gün okulumuza gelmiştiniz. Süre kısıtlıydı. Sizinle uzun uzun konuşmak isterdim. Mutluluk Sokağı hakkında. Oradaki Özge olduğumu söyleme fırsatı bulamadım. Arkadaşlarımı gördünüz. Onların önünde bunu yapamazdım. Dillerinden kurtulamazdım çünkü. Ama bana inanmalısınız. Özge benim.”
Bu mesajla başlayıp süregiden yazışmalar hem Özge’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesine olanak tanıyor hem de başından sonuna sır perdesinin açılmasını sabırsızlıkla bekleyen okurun içini ferahlatıyor. Özge’nin ayaklarını neden sakladığını, neden Mutluluk Sokağı’nın devamı yazılınca kendi hayatının da belirsizlikten kurtulacağını düşündüğünü, artık kimsenin zamanı olmayan inceliklerin böyle anlarda gizli olduğunu biliyoruz.
Ferda İzbudak Akıncı özellikle Özge ile yazarın yazışmaları sırasında bir burgu gibi derinleşiyor, yazım süreciyle ilgili anlatmak istedikleri adeta içinden dökülüveriyor. Örneğin Özge “Neden çocuk kitapları?” diye soruyor, yazarın yanıtı ise uzun uzadıya açılıyor. Bu bölümler yazım süreciyle çok ilgilenen ve mektuplaşma türüne yakınlık duyan okurları sarabilir ancak bana göre feda edilebilir bir kısmı içinde barındırıyor.
Özge’nin dilinden yazılmış yetişkin tınılıyan bazı cümleler akışı sekteye uğratabiliyor: “Hayal kurmak hepimizin hakkı. O dünyayı yaratmak ise bence herkesin en birinci görevi olmalı. Yaralı bir gençlik ve hasta yetişkinlerle dolmasını istemiyorsak dünyanın.”
Henüz kitabın ilk sayfasında sonbaharın gelişini anlatan en az üç cümle olması, paragraf yapılarıyla ilgili ufak tefek tutarsızlıklar okuma keyfine gölge düşürmüyor. Başta sözünü ettiğim kaygan zeminler bana pek çok soru sordurduysa da hemen tümünün yanıtını kitapta bulabildim. Yazarın dediği gibi “Bazen kendi yarattığımız karakter, kendi içinde taşıdığı çelişkiler yüzünden yazanı da şaşırtacak şeyler yapabilir. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi.” Bu yönüyle derdini anlatan, konsantre bir roman olarak olay örgüsünü sağlamca tamamlıyor.
Üç Yapraklı Yonca ilk sayfalarda içimi beklentiyle dolduran hayal içinde gerçek, gerçek içinde hayal ipuçlarıyla kurgu duvarlarını kırıp okuru edebi tatminin doruklarına çıkarmıyor belki ama yarattığı katharsis sayesinde hikâyenin yapısını sorgulatmayan, tatmin edici bir noktada bırakıyor. İzmir’in yanardöner havasında bir anda dinen rüzgârlar gibi belirsizlikler de birden bitiveriyor, kendimizi umut dolu bir genç yaşamda buluveriyoruz. Özge’yi de artık burada bırakabiliriz çünkü o geçmişiyle yüzleşme yolunda, gerçeklik basamaklarını tırmanmaya başladı bile.

Üç Yapraklı Yonca Ferda İzbudak Akıncı Tudem Yayınları, 224 sayfa

Üç Yapraklı Yonca
Ferda İzbudak Akıncı
Tudem Yayınları, 224 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Güzel sanatlar eğitiminin ardından yayınevlerinde yayın koordinatörü olarak çalıştı. Yazıları çeşitli kitap ekleri ile dergilerde yayımlanan Tuğçe, SCBWI üyesi ve çocuk kitapları editörlüğü ve çevirmenliği yapmayı sürdürüyor.

Yorum yaz