İyi Kitap

Robinson Crusoe Hikâyesi

Robinson’un düşünce dünyasında çoğunlukla sömürgeci, güçlü, erkek, beyaz adamın sesi yankılanır.

Yazan: Doğan Gündüz

“Evropa’da cümle ehl-i ulemâdan pesend (Avrupa’da bütün bilginlerin beğendiği) ahâlinin (halkın) her sınıfının okumasına karar verilmesi ile her birinin lisânlarına defâatiyle terceme olunmuştur (dillerine birçok kez çevrilmiştir), … bu defa ale’s-sevi istimâl ettiğimiz (aynen kullandığımız) Türkî lisanına dahî tercemesi lâzım gelmiştir.”
Antalyalı Çelebi Dimitrakis, Türkçeye çevirdiği Robinson Krusos kitabının girişinde yukarıdaki açıklamayı yapar. Anadolu’da yerleşik Karamanlıların okuması için 1853 yılında basılan bu kitap Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçeye çevrildiği bilinen ilk romandır ve Karamanlıcadır. Yani Türkçe olarak Yunan harfleriyle basılmıştır. Okuyucuları Türkçeden başka dil bilmeyen, yazı harfleri olarak da Yunan harflerini kullanan Karamanlılardır.
Daniel Defoe’nun 1719 yılında “Yorklu Gemici Robinson Crusoe’nun Kendisi Tarafından Yazılan Yaşamı ve Garip Şaşırtıcı Serüvenleri” adıyla yayımladığı Robinson Crusoe, kısa sürede hemen her yaştan ve hemen her ulustan birçok okuyucunun merakla okuduğu, anlattığı, dinlediği bir hikâye haline gelir.
Genç Robinson’un bir mesleği yoktur. Denizlerde dolaşmak özlemiyle yanıp tutuşan Robinson’a babası bir gün “Böyle bir şeyin ya hiç bir çıkar yolu olmayan umutsuz kimselere ya da herkesçe tutulan yol dışında bir takım işlere girişerek yükselmek, zengin olmak, ün kazanmak için yabancı ülkelerde serüven arayan… kimselere yaraşabileceğini… kendisinin bu ikisinin ortasında, herkesin imrendiği bir durumu olduğunu” anlatır. Deniz sevdasından vazgeçmesinin kendisi için daha iyi olacağını uygun bir dille söyler.
Robinson, gençliğinin toyluğuyla babasının sözüne, öğütlerine kulak asmaz. Tercihini risk almaktan, girişimci olmaktan yana kullanır. Ailesini ardında bırakıp denizlere açılır. Ancak ilk bindiği gemi henüz İngiliz sularındayken batar. Geminin kaptanına göre bu felaket bir daha denize çıkmaması için Tanrı’nın Robinson’a bir uyarısıdır ama Robinson kaptanın söylediklerini de önemsemez. Riskli olduğu kadar yeni fırsatlara, maceralara olanak tanıyan denizle bağını kesip orta sınıf yaşamına dönmek istemez. Brezilya’ya gider. Orada kaldığı dört yıl zarfında şeker kamışı yetiştirir ve hatırı sayılır bir çiftliğin sahibi olur. Yine de kazandıklarıyla yetinmez. Hayatın, kendi “doğal akışının gerektirdiğinden daha kısa süre içinde yükselmek gibi alçakgönüllülükten uzak” çağrısına uyar. Diğer çiftlik sahiplerinin sunduğu, çiftliklerinde çalıştırılmak üzere Gine’den gizlice zenci getirmesi teklifini kabul eder. İşte kısa sürede zenginleşmek arzusuyla çıktığı bu deniz yolculuğunda gemisi batar ve ıssız bir adaya düşer. Toplam yirmi sekiz yıl dokuz ay on dokuz gün bu adada kalır. Bu sürenin yirmi beş yılını tek başına, yapayalnız geçirir.
Adadaki ilk gününden itibaren Robinson, hayatta kalabilmek için doğayla kıyasıya bir mücadeleye girişir. Aklını ve deneyimlerini kullanarak deneye yanıla çiftçilik, hayvancılık, marangozluk, fırıncılık, çömlekçilik mesleklerini öğrenir. Daha önce adada olmayan “uygarlığı” tek başına kurar. Mücadelesi sadece doğayla sınırlı değildir, kendiyle de ahlak ve din konusunda hesaplaşır.
Robinson, tüm iç sorgulamalarına rağmen davranış ve değerlendirmelerinde ait olduğu kültürün, sınıfın faydacı ve üstenci bakışından farklı bir yaklaşım sergileyemez. Adasına gelen savaşçı yerlilerin elinden kurtardığı yerli delikanlıyı “Vahşi” olarak niteler. Yirmi beş yıllık yalnızlığına, bir insan sesi duyabilmek için papağanına bile konuşmayı öğretmesine rağmen bu yeni gelen misafiri eşiti olarak görmez. Adını sorma zahmetine dahi girmeden geldiği günün anısına ona Cuma (Friday) adını verir. Ve sonra da kendisine “Efendi” demesini öğretir. Cuma’yı “uygarlaştırmak”, Tanrı düşüncesini ona benimsetebilmek için bir misyoner gibi durmadan çabalar. Buna karşın ne onun dilini ne düşüncelerini ne de inancını öğrenmek için en ufak bir zahmet içine girmez. Hatta bunları merak bile etmez. Gözlemleri onun için yeterlidir. Çünkü o “Efendi”dir.
Robinson’un adasına bakışı da bir sömürge kralınınkinden farklı değildir. Adadan kurtuluşunun yaklaştığı günlerde insan yiyen yerlilerin elinden kurtardığı Cuma’nın babası ve bir İspanyol ile birlikte adada dört kişi olurlar. Robinson bu gelişmeyi gururla anlatır; “Artık adamın nüfusu artmıştı. Uyruklarım yönünden kendimi zengin duyuyordum. Ara sıra bir kral olduğumu düşünmek en hoşuma giden şeylerden biriydi. Bütün bunlar kendi öz malımdı, bu topraklar üzerinde tartışılmaz bir yönetim hakkım vardı.”
Robinson’un düşünce dünyasında çoğunlukla sömürgeci, güçlü, erkek, beyaz adamın sesi yankılanır. Bu dünyada yerlilerin nasıl yaşadıkları, dilleri, gelenekleri ve beyazların gelişiyle yaşamlarındaki değişiklikler, Robinson ve diğer beyazlar hakkındaki düşünceleri yok denecek kadar azdır.
Daniel Defoe, Robinson’u yazarken, çalıştığı geminin kaptanıyla geçinemediği için 1704 yılında ıssız bir adaya bırakılan ve burada tek başına beş yıl geçiren gemici Alexander Selkirk’in gerçek hikâyesinden esinlenmiştir. Defoe eserinde okuyucularına sıradan bir insan bile azimle çalışır, sabırlı olur ve eğer Tanrı düşüncesinden bir an olsun uzaklaşmaz ise her zaman iyiliklerin onu bulacağını, bu çabalarının karşılığını mutlaka alacağını vurgular.
Robinson’un ikinci olarak Türkçe basılması Arap harfleriyle 1864 yılında, Ahmet Lütfü’nün çevirisiyle olur. Sonrasında farklı çevirmenler ve yayınevleri tarafından yayımlanan birçok Robinson Crusoe kitabı olmuştur. 1930 yılında Latin Harfleriyle basılan, Kemalettin Şükrü tarafından nakledilen, neredeyse bir özet kitabı kadar kısacık Robenson Krüzoe da bunlardan biridir. Kitabın İngilizceden eksiksiz Türkçe çevirisi orijinal kitabın ilk çıkışından tam iki yüz elli yıl sonra Akşit Göktürk tarafından yapılır. Robinson Crusoe, Karamanlıca baskısından bugüne Türkçe çeviri literatüründeki önemli yerini hep korumuştur.
1924 yılındaki Lozan Anlaşması çerçevesinde Türkçe konuşan, yazan gayrimüslim Karamanlıların Anadolu’dan göçüyle birlikte Karamanlıca metinlerin yazımı hızla azalmış ve kısa bir süre sonra da sona ermiştir. İlk Türkçe roman çevirisini yapmış, mübadele sırasında yaklaşık bir milyonluk nüfusa sahip bir toplumun yazısını kaybetmesi, bir kaç kuşaklık zaman diliminde neredeyse dilini de unutmak üzere olması hazindir.

1.Bülent Erkol, 133 Yıl Önce Yayımlanan Yunan Harfleri İle Türkçe (Karamanlıca) Bir “Robinson Crusoe” Çevirisi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Metodoloji ve Sosyoloji Araştırmaları Merkezi, 21 (1986), s.135-158

Robinson Krusos Hikâyesi, Mütercim: Çelebi Dimitrakis, İoannis Lazaridis Tabhânesi, Konstantiniyye, 1853, 184 sayfa Robenson Krüzoe, Nakleden: Kemalettin Şükrü, Kanaat Kütüphanesi, 1930, 80 sayfa Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Çeviren: Akşit Göktürk, Kök Yayınlar, İstanbul, 1968, 1. Cilt, 383 Sayfa, Kök Yayınlar, İstanbul, 1969, 2. Cilt, 366 Sayfa

Robinson Krusos Hikâyesi, Mütercim: Çelebi Dimitrakis, İoannis Lazaridis Tabhânesi, Konstantiniyye, 1853, 184 sayfa
Robenson Krüzoe, Nakleden: Kemalettin Şükrü, Kanaat Kütüphanesi, 1930, 80 sayfa
Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Çeviren: Akşit Göktürk, Kök Yayınlar, İstanbul, 1968, 1. Cilt, 383 Sayfa,
Kök Yayınlar, İstanbul, 1969, 2. Cilt, 366 Sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Doğan Gündüz 1966’da İstanbul’da doğdu. Kitapları: Kaçan Uykuların Peşinden (Can Çocuk, 2013), Sahi Benim Annem Hangisi? (Can Çocuk, 2014), Kayıp Çocuklar Bahçesi (YKY, 2015), Unutma Oyunu (YKY, 2015), Alaturkadan Alafrangaya Zaman Osmanlı’da Mekanik Saatler (Ege Yayınları, 2015), Acayip Bir Hediye (Can Çocuk, 2015), En Sevdiğim Oyuncak (YKY, 2016), Fare Adlı Kedi (Can Çocuk, 2016), Bisküvi Kutusundaki Martı (Can Çocuk, 2016), Denize Mektuplar Atan Çocuk (YKY, 2018), Ailenin En Yaramazı (Can Çocuk, 2018)

Yorum yaz