İyi Kitap

Hürremşehir’de yitirdim çocukluğumu, hükümsüzdür!

Ne yazık ki bu anlatıya ilişkin görüşlerimi, hikâyenin kendi dilindeki özgün biçiminin çok daha yetkin ve etkileyici olduğunu umarak, hayal ederek yazıyorum…

Yazan: Cahit Ökmen

“Çocukları küçük kurşunla öldürürler, değil mi anne?” Sırbistan sınırına 10 km. uzaklıktaki Boşnak şehri Srebrenica’da yaşayan, adını bilmediğim bir çocuk sormuş bu soruyu. Ardından da ne yazık ki 11 Temmuz 1995 tarihinde yapılan katliamda henüz dört yaşındayken öldürülmüş.
Bu satırları, Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Notalar kitabında okudum. Çocuğun çığlığının, nasıl ruhunu parçaladığını, Toptaş, adı geçen kitabında eşsiz diliyle anlatır. Ona olan, bana da oldu, insanlığım utanç dolu bir acıya gömüldü. Bu dünyanın çocuklara yaşattıklarına dehşetle, kalbimiz kanayarak tanık olmayı sürdürdük, sürdürüyoruz.
Medet umdukları “küçük kurşunlar”dan kurtulabilen binlerce çocuk, ölüme eş acılar yaşadıkları yaşantılara savruldular: Kendi ülkelerinde göçmen, başka ülkelerde mülteci oldular. Eurostad verilerine göre, kriz bölgelerinden yanlarında yetişkin olmadan Avrupa’ya kaçan mülteci çocuk sayısı 2016’da 63.300. Kuzey Afrika’dan İtalya’ya uzanan Orta Akdeniz göç yolunda mülteci çocuklara ve kadınlara yönelik cinsel şiddet, sömürü ve istismar olayları sürekli yaşanıyor.
Edebiyatın elbette kayıtsız kalamayacağı bu vahim insanlık durumları, çocuk edebiyatında da birçok anlatıyla karşılığını buluyor. Bu anlatılardan biri de Irak ve İran arasında yaklaşık on yıl süren, tarihin kanlı ve kirli savaşlarından birinin içindeki bir çocuğun, Abbas’ın yaşadıklarını konu ediyor. Abbas ailesiyle birlikte, Irak sınırındaki Hürremşehir’de yaşıyor. Babası küçük kayığıyla yolcu taşıyarak, balık tutarak ailesini geçindiriyor. Altı kardeşin en büyüğü 19 yaşındaki Kasım, savaş başladığında gönüllü olarak çarpışmalara katılıyor. Abbas önce babasını, ardından annesini ve tüm kardeşlerini şehrin bombalanmasında yitiriyor. Kopkoyu bir çaresizliğin, yıkımın ve yalnızlığın içine yuvarlanan Abbas’ın tek tutamağı, abisi Kasım’ı aramak oluyor. Anlatı boyunca, Abbas’ın abisini bulmak amacıyla korkunç savaş koşulları içinde Tahran’a gitmek için sürdürdüğü çetin, hüzün dolu yolculuğa tanık oluyoruz.
Muhammed Rıza Serşar, hikâyesini, anlatıcının, bir ortaokul kayıt bürosunda Abbas’ı tanıması ve Abbas’ın hayatını yazmak üzere onunla buluşması üzerinden kurgulamış. Anlatıdaki paragraflar hem Abbas’ın ağzından hem de anlatıcının ağzından birbirini izliyor. Bu seçim, kurgunun en özgün yanlarından biri. Abbas’a yaşadıklarının anlattırıldığı yerin park olarak seçilmesi de işlevsel: Bu parktaki doğanın ve insan yaşantılarının huzuruyla, çocuğun yolculuk boyunca yaşadıklarının, gördüklerinin karşıtlığı bu seçimle somutlaşıyor, çok daha görünür kılınıyor.
Abbas, ailesini yitirdiği anda, kaçınılmaz olarak çocukluğunu da yitiriyor. Hikâyenin en dokunaklı, edebiyat tadının da en hissedildiği yerler, Abbas’ın bu yitirişle birlikte, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kavradığı anlar: “Bundan sonra artık hangi el babamın küreklerini öpecek? Kim onun küçük ve külüstür kayığını nehre götürecek? (…) kışın yorgun ve kırgın akşamlarında, babamın Fayiz’in şiirlerini okuduğu sıcak ve yanık sesinin küçük odalardan duyulmayacağı doğru mu?”
Ne yazık ki bu anlatıya ilişkin görüşlerimi, hikâyenin kendi dilindeki özgün biçiminin çok daha yetkin ve etkileyici olduğunu umarak, hayal ederek yazıyorum. Bir çocuğun, böylesine sarsıcı acılar ve gerçeklik içinde geçen hayatı, bu kadar kötü bir çeviriyi ve özensiz bir redaksiyonu hak edebilir mi? Anlatım bozukluğunun, noktalama yanlışlıklarının olmadığı neredeyse tek bir sayfa yok. “Meydan tabelası var mı yok mu diye bakmaya dışarıya baktım.”, “Onun o kadar iyi olmayan görünümü ve görünüşte şefkatli olduğunu görünce mutlu oldu…”, “Bazı zamanlarda Iraklılar Ahvaz ve çevresini topa tutuyor, bazen de düşmanın Ahvaz’a doğru hareket ettiği haberini getiriyorlardı.” Daha onlarcasını yazmaya yüreğim elvermiyor. Özgün dilde kip ve zaman değişimleri o dile içkin bir özellik yaratma olanağı taşırken, metnin taşındığı dilde başka bir uyarlama yapılması beklenir, ne yazık ki bu anlatıda çevirmenden bu tutumu beklemek ham hayal!
Çocuk edebiyatı içinde yer alan bir anlatının bakış açısına eleştirel bir not olarak şunu da düşmek gerekiyor: Okur, Abbas’ın yaşadıklarının içinden barış bilincinin gerekliliğini bir kez daha deneyimleme olanağı bulacakken, yazarın, ülkesindeki savaşan insanlar üstünden bir kahramanlık miti yaratmaya yönelmesi ve bu miti hikâyede birçok kez vurgulaması bu olanağın etkisini azaltıyor. Savaşın halkların meselesi olmadığı gerçekliği, saldırgan “düşman”a direnme eyleminin yüceltilmesine dönüşüyor, acılar tek taraflaşıyor.
Abbasların, Aylan bebeklerin trajedilerini barış bilincini içselleştirerek dile dönüştürmek öylesine elzem ki!

Küçük Göçmen Muhammed Rıza Serşar Türkçeleştiren: Pelin Seval Çağlayan Demavend Yayınları, 64 sayfa

Küçük Göçmen
Muhammed Rıza Serşar
Türkçeleştiren: Pelin Seval Çağlayan
Demavend Yayınları, 64 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1963 yılında doğdu. ODTÜ Geliştirme Vakfı Okullarında özellikle öğretmen eğitimine yönelik Türkçe ve Edebiyat dersleri koordinatörlüğü yapıyor. 1998 yılında Öteki Yayınları’ndan yayımlanmış “Melankolik Masal” adlı bir şiir kitabı var; 1990 yılında Varlık Dergisi Şiir Başarı Ödülü’nü, 1995 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü, 1998 yılında Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü aldı. Pera adında bir kızı var, Ankara’da yaşıyor.

Yorum yaz