İyi Kitap

Sınır tanımayan kardeşlik

Romanda toplumsal konumlanışlar ve ilişkilerin katı dengesi açısından keskin bir evren yaratılmış. Bu, Çin’e dair sosyolojinin sonucu olabilir ancak bu türde bir okuma yapabilmek için, o yapıyı bilmek gerekir.

Yazan: Sema Aslan

Çin çocuk edebiyatının en bilinen yazarlarından Cao Wenxuan, Tunç ve Ayçiçeği isimli ödüllü romanında, iki yalnız çocuğun karşılaşmalarını anlatırken dayanışma duygusuyla kardeşliği esinliyor; iki insan kan bağı aranmaksızın kardeş olabilir, dayanışma bunu mümkün kılar demeye soyunuyor. Ancak bu sırada dayanışma, sevgi, fedakârlık ve hatta çocukluk üzerine epey karmaşık ve hatta ürkütücü fikirler üretiyor.
Ayçiçeği, çok erken yaşta annesini kaybetmiş; babası ve bir grup şehirli insanla birlikte tarım yapmak üzere, geleneksel bir köy olan Damaidi’nin karşı şeridine göçmüş bir kız çocuğu. Damaidi, yoksul bir köy olmakla birlikte, tümü iyi insanlardan oluşan halkıyla şehirlileri belirli bir mesafeden ama ilgiyle izler. Aslında Damaidili köylüler ile kendilerine Mektepliler denilen şehirlileri coğrafyanın doğal sınırı, nehir ayırır. “Nehrin öte yakası”, tanıdık bir metafor olarak iş görür; insanlar, nehrin öte yakasındaki diğer insanların yaşamlarını merak eder, onları haliyle biraz gizemli bulur.
Nehrin öte tarafı, Ayçiçeği için de kısa zamanda aynı işlevi görür. Yalnız bir şehirli çocuk olarak köylü çocukların oyunlarını, neşesini, kalabalığını tek başına izler ve onlara gıpta eder. Karşı kıyıdan gelen şarkı, türkü sesleriyle kendinden geçer Ayçiçeği. Benzer bir yalnızlığı Damaidili olmasına rağmen Tunç da yaşar. Anne, baba, ninesi ve mandasıyla yaşayan dilsiz bir oğlan çocuğu Tunç… Tüm yaşamlarını etkileyen büyük yangından sonra konuşma yetisini kaybederek biraz dilsiz biraz köyün delisi biraz mucizevi bir çocuk oluverir. Hemen hemen bir münzevi gibi yaşar, kimi zaman saatlerce doğanın içinde bir başına kalarak neredeyse tefekküre dalar.
Bu iki çocuk, ne o yakasında ne bu yakasında, nehrin tam içinde buluşur. Ayçiçeği, kötü bir şaka nedeniyle nehirdeki akıntıyla sürüklenirken Tunç onu kurtarır. Bu olaydan sonra iki çocuğun arasında bir bağ kurulur. Çocukların yaşamı, bu ilk karşılaşmadan sonra bir kez daha kesişir ve o andan itibaren Ayçiçeği, Tunç’un öz kardeşinden farksız kardeşi oluverir. Okur, iki çocuğun delice bir sevgiyle birbirine bağlılığını izler. Ancak hikâye (ya da sevgi), tam da bu noktada bir tür “sapma” gösterir.
Tunç ve Ayçiçeği, bir zaman sonra ağabey-kardeş olur. Ayçiçeği’ni evlatlık alan aile, onu mutlu edebilmek için her şeyi (!) yapar. Ayçiçeği’nin mutlu olması için canla başla uğraşan, yoktan var etmeye çalışan, bitmez tükenmez bir umut, azim ve uyumla küçük kızı koruyup kollayan ailenin hikâyesinde en ciddi sapma, Tunç’un fedakârlığındaki sınır tanımazlıktadır. Yazar, Tunç’un sevgi ve fedakârlığını büyük bir inançla, sevgiyle, neredeyse imrenmeyle yazmış; Tunç’un da bir çocuk olduğunu çoğu kez unutmuş. Yazar, kardeşi sirk gösterisini izleyebilsin diye başka çocukların şiddetini sineye çeken; baygınlık geçirecek hâle gelene değin kardeşini omuzlarının üzerinde taşıyan; kendi okuma hakkından feragat eden; o mahcup olmasın, geri kalmasın diye mucizeler yaratan; çocuk emeğini sere serpe kullanan bir ağabey yaratmış. Tunç, kardeşinin “Damaidi’nin en güzel kızı” olduğunu düşünür; onun aynı zamanda “Damaidi’nin en mutlu, en neşeli kızı” olması gerektiğine inanır ve tüm yaşamını bu hayali gerçekleştirmeye adar. Taş olsa şımarır ama Ayçiçeği şımarmaz, ağabeyine hayranlıkla bağlılığını sürdürür. Çocuksu bir saflık içinde olduğundan ağabeyinin sirki izleyememesi, okula gidememesi, başka çocuklarla ilişki kuramaması gibi konuları anlık sezgiler dışında düşünmez. Bu adaletsiz ve şiddet dolu ilişki, tuhaf bir biçimde kimsenin dikkatini çekmez. Ailenin ve köylülerin emin olduğu tek şey, Tunç ve Ayçiçeği’nin birbirine bağlı iki kardeş olduğudur.
Tunç’a karşı adaletsizlikte sınır tanımayan hikâye, diğer çocuklara şiddetli bir nesnellikle yaklaşıyor: Başkasının ekinine zarar veren Gayu’yu ağaca bağlayarak döver babası; Ayçiçeği’ni kıskanarak ondan ışığı esirgeyen (karanlık bastığında ödevlerini yapmak için komşulara gider Ayçiçeği) kızlar annelerinden tokat yer; her ne pahasına olursa olsun temizlik ve çalışkanlık her fırsatta övülür; başarısızlık yadırganır.
Hikâyenin kendisi ve bütün dünya Ayçiçeği’nin etrafında döner. Bununla birlikte romanda toplumsal konumlanışlar, ilişkilerin katı dengesi açısından da keskin bir evren yaratılmış. Bu, Çin’e dair sosyolojinin sonucu olabilir ancak bu türde bir okuma yapabilmek için, o yapıyı bilmek gerekir. Kadın(lık), yaşlı(lık) ve çocuk(luk), ciddi bir yoksullukla birlikte ele alınmış; tüm sorunlar hayat mücadelesinin gerisine düşmüş. Bir çocuğun bu romanı okuduğunda aşırı şefkatle boğulması da toplumsal yapıya dikkat kesilip sorular sorması da muhtemel.
Edebiyat niteliği açısından son bir söz söylemek mümkün: Kitap, anlattığı hikâye ve kurgusu bir yana, edebi dil açısından da bir kapı aralamıyor. Dilsiz çocuğun “konuşması”, “kendini ifade etmesi”, “iletişim kurması” hikâyenin önemli hususlarından biri olabilecekken, yazar, çoğu yerde çocuk yerine konuşarak, dilsizliği gölgeliyor; Tunç dilsizken, okurun da dilsiz kalabilmesi hikâyeye anlam katabilir, Tunç’un kendini başkasına vakfetmesindeki arzu, belki başka türlü tartışılabilirdi. Çin çocuk edebiyatının en bilinen yazarlarından Cao Wenxuan, Tunç ve Ayçiçeği isimli ödüllü romanında, iki yalnız çocuğun karşılaşmalarını anlatırken dayanışma duygusuyla kardeşliği esinliyor; iki insan kan bağı aranmaksızın kardeş olabilir, dayanışma bunu mümkün kılar demeye soyunuyor. Ancak bu sırada dayanışma, sevgi, fedakârlık ve hatta çocukluk üzerine epey karmaşık ve hatta ürkütücü fikirler üretiyor.
Ayçiçeği, çok erken yaşta annesini kaybetmiş; babası ve bir grup şehirli insanla birlikte tarım yapmak üzere, geleneksel bir köy olan Damaidi’nin karşı şeridine göçmüş bir kız çocuğu. Damaidi, yoksul bir köy olmakla birlikte, tümü iyi insanlardan oluşan halkıyla şehirlileri belirli bir mesafeden ama ilgiyle izler. Aslında Damaidili köylüler ile kendilerine Mektepliler denilen şehirlileri coğrafyanın doğal sınırı, nehir ayırır. “Nehrin öte yakası”, tanıdık bir metafor olarak iş görür; insanlar, nehrin öte yakasındaki diğer insanların yaşamlarını merak eder, onları haliyle biraz gizemli bulur.
Nehrin öte tarafı, Ayçiçeği için de kısa zamanda aynı işlevi görür. Yalnız bir şehirli çocuk olarak köylü çocukların oyunlarını, neşesini, kalabalığını tek başına izler ve onlara gıpta eder. Karşı kıyıdan gelen şarkı, türkü sesleriyle kendinden geçer Ayçiçeği. Benzer bir yalnızlığı Damaidili olmasına rağmen Tunç da yaşar. Anne, baba, ninesi ve mandasıyla yaşayan dilsiz bir oğlan çocuğu Tunç… Tüm yaşamlarını etkileyen büyük yangından sonra konuşma yetisini kaybederek biraz dilsiz biraz köyün delisi biraz mucizevi bir çocuk oluverir. Hemen hemen bir münzevi gibi yaşar, kimi zaman saatlerce doğanın içinde bir başına kalarak neredeyse tefekküre dalar.
Bu iki çocuk, ne o yakasında ne bu yakasında, nehrin tam içinde buluşur. Ayçiçeği, kötü bir şaka nedeniyle nehirdeki akıntıyla sürüklenirken Tunç onu kurtarır. Bu olaydan sonra iki çocuğun arasında bir bağ kurulur. Çocukların yaşamı, bu ilk karşılaşmadan sonra bir kez daha kesişir ve o andan itibaren Ayçiçeği, Tunç’un öz kardeşinden farksız kardeşi oluverir. Okur, iki çocuğun delice bir sevgiyle birbirine bağlılığını izler. Ancak hikâye (ya da sevgi), tam da bu noktada bir tür “sapma” gösterir.
Tunç ve Ayçiçeği, bir zaman sonra ağabey-kardeş olur. Ayçiçeği’ni evlatlık alan aile, onu mutlu edebilmek için her şeyi (!) yapar. Ayçiçeği’nin mutlu olması için canla başla uğraşan, yoktan var etmeye çalışan, bitmez tükenmez bir umut, azim ve uyumla küçük kızı koruyup kollayan ailenin hikâyesinde en ciddi sapma, Tunç’un fedakârlığındaki sınır tanımazlıktadır. Yazar, Tunç’un sevgi ve fedakârlığını büyük bir inançla, sevgiyle, neredeyse imrenmeyle yazmış; Tunç’un da bir çocuk olduğunu çoğu kez unutmuş. Yazar, kardeşi sirk gösterisini izleyebilsin diye başka çocukların şiddetini sineye çeken; baygınlık geçirecek hâle gelene değin kardeşini omuzlarının üzerinde taşıyan; kendi okuma hakkından feragat eden; o mahcup olmasın, geri kalmasın diye mucizeler yaratan; çocuk emeğini sere serpe kullanan bir ağabey yaratmış. Tunç, kardeşinin “Damaidi’nin en güzel kızı” olduğunu düşünür; onun aynı zamanda “Damaidi’nin en mutlu, en neşeli kızı” olması gerektiğine inanır ve tüm yaşamını bu hayali gerçekleştirmeye adar. Taş olsa şımarır ama Ayçiçeği şımarmaz, ağabeyine hayranlıkla bağlılığını sürdürür. Çocuksu bir saflık içinde olduğundan ağabeyinin sirki izleyememesi, okula gidememesi, başka çocuklarla ilişki kuramaması gibi konuları anlık sezgiler dışında düşünmez. Bu adaletsiz ve şiddet dolu ilişki, tuhaf bir biçimde kimsenin dikkatini çekmez. Ailenin ve köylülerin emin olduğu tek şey, Tunç ve Ayçiçeği’nin birbirine bağlı iki kardeş olduğudur.
Tunç’a karşı adaletsizlikte sınır tanımayan hikâye, diğer çocuklara şiddetli bir nesnellikle yaklaşıyor: Başkasının ekinine zarar veren Gayu’yu ağaca bağlayarak döver babası; Ayçiçeği’ni kıskanarak ondan ışığı esirgeyen (karanlık bastığında ödevlerini yapmak için komşulara gider Ayçiçeği) kızlar annelerinden tokat yer; her ne pahasına olursa olsun temizlik ve çalışkanlık her fırsatta övülür; başarısızlık yadırganır.
Hikâyenin kendisi ve bütün dünya Ayçiçeği’nin etrafında döner. Bununla birlikte romanda toplumsal konumlanışlar, ilişkilerin katı dengesi açısından da keskin bir evren yaratılmış. Bu, Çin’e dair sosyolojinin sonucu olabilir ancak bu türde bir okuma yapabilmek için, o yapıyı bilmek gerekir. Kadın(lık), yaşlı(lık) ve çocuk(luk), ciddi bir yoksullukla birlikte ele alınmış; tüm sorunlar hayat mücadelesinin gerisine düşmüş. Bir çocuğun bu romanı okuduğunda aşırı şefkatle boğulması da toplumsal yapıya dikkat kesilip sorular sorması da muhtemel.
Edebiyat niteliği açısından son bir söz söylemek mümkün: Kitap, anlattığı hikâye ve kurgusu bir yana, edebi dil açısından da bir kapı aralamıyor. Dilsiz çocuğun “konuşması”, “kendini ifade etmesi”, “iletişim kurması” hikâyenin önemli hususlarından biri olabilecekken, yazar, çoğu yerde çocuk yerine konuşarak, dilsizliği gölgeliyor; Tunç dilsizken, okurun da dilsiz kalabilmesi hikâyeye anlam katabilir, Tunç’un kendini başkasına vakfetmesindeki arzu, belki başka türlü tartışılabilirdi.

 

 

 

Tunç ve Ayçiçeği Cao Wenxuan Türkçeleştiren: Nimet Melis Çağlar FOM Kitap, 240 sayfa

Tunç ve Ayçiçeği
Cao Wenxuan
Türkçeleştiren: Nimet Melis Çağlar
FOM Kitap, 240 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1978 Berlin doğumlu. Sosyoloji ve iletişim okudu, gazetecilik yaptı. “Benim Kitaplarım / 35 İsim 35 Kütüphane” (Doğan Kitap) ve “Kozalak” (İletişim Yayınları) isimli iki kitabı bulunmakta.

Yorum yaz