İyi Kitap

Meserrettir, çocukların payı

“Giderek tek kişilik bir hayatın oluşması çok büyük bir problem. Tek kişilik tüketimin ve iletişimin bir endüstri hâline gelmesi çok büyük bir tehlike. Doğayı satmak için önce doğadan yoksun bırakıyorlar, iletişimi satmak için önce iletişimi yok ediyorlar. Yıllar önce suyun satılacağını düşünemezdik. Yakında hava da satılacak.”

Yazan: Alev Karakartal

Böyle diyor bir röportajında Behiç Ak. Tek başına kalmış/bırakılmış insanı yönetmesi çok daha kolaydır ya… Hayatın gerçeğinde de sanalında da hem tek hem de tek tip insan evladının sayısının giderek artması, hatta bunun neredeyse bir sosyolojik model hâline gelmesi, bu “tek”lik hâlinin bir seçim olmaktan ziyade zorunluluğa, dayatılmış olana doğru kayışının da işareti diye okunmalı belki de. Elimizde rengârenkliğini, sınır tanımayan hayallerini ve elbette özgürlüğünü koruyan sadece bir tek mekân ve zaman; çocukluk ülkesinin kaldığını düşünmek, bakış açınıza bağlı olarak “romantik” bile gelebilir. Ama Ak yanıtların değil, soruların peşinde ve son kitabıyla birlikte bundan o kadar da emin olmamanıza yetecek kadar soru işaretini de heybeye atmaya hazır olmanızda yarar var.
Bulutlara Şiir Yazan Çocuk, günün modasına uygun olarak annesi (ve sınıf öğretmeni) tarafından yaratıcı olmaya zorlanan Sevgican’ın sadece kendisi, yani küçük bir kız çocuğu olmak isteyişinin ve olana bitene itirazının hikâyesi. Yağmurda ıslanmaya, sulara batıp çıkmaya bayılmak, ağaçları, bulutları, kuşları, kedi ve köpekleri hatta tavşanları sevmek, belli ki nesli için artık pek “normal” ve yeterli değil zira. Fazlası gerek; değişik, farklı, orijinal, ses getiren, önemli bir şeyler… Sonrasıysa biraz meşrebe bağlı. Olana uyum sağlayıp “an”daki başarıdan mutlu olmak da pekâlâ mümkün, en karşı çıktığına dönüştüğünü görüp hüsrana uğramak da. Hele kuralcı, otoriter bir anneyle, kızı dışında bilmediği hiç bir şey olmayan bir babanın kapladığı evde kendine bir yer bulamayan, bütün hayatını sırt çantasında taşıyan bir çocuksanız, meşrep de her zaman durumu kurtarmaya yetmeyebiliyor.
İlkokul çağındaki her çocuğun elinde sürekli fotoğraf çektiği bir akıllı cep telefonunun bulunduğu, dijital dünyadaki tüm “varlık” hâllerinde boy gösterdikleri, “canlı yayın”da yaşadıkları, hız, ne çeşit olursa olsun tanınmışlık ve sayıların hükmettiği bir dünyada geçiyor hikâye. Net, mükemmel, hiç bozulmayan, eskimeyen, pırıl pırıl bir görüntüler âleminin, sıkıcı gerçekliği yerle yeksan ettiği bir zamanda.
Artık kimse mektup yazmadığı için çantasında öteberi taşıyan postacı, Sevgican’ın aklına annesinin istediği gibi çok yaratıcı bir fikir getirmiştir. Arkadaşlarıyla birbirlerine mektuplar yazacak ve postacının çantasını yine mektuplarla dolduracaklardır. Ancak fikrini, hayranlık duyduğu, sınıfın zekâ küpü Batu çoktan akıl etmiştir bile. Buna çok bozulan Sevgican, bulutlara, kuşlara hatta ayakkabılara, yani bir çocuğun hayatındaki mühim şeylere dair mektubumsu şiirlerini sosyal medyada paylaşmaya başlar. O andan itibaren de hikâyenin seyri değişir.
Şiirler blogunda yayınladıkça (elbette artık herkes gibi onun da bir bloga ihtiyacı vardır) önce başta arkadaşları olmak üzere herkes şiir/mektupları üzerine alınmaya başlar, ardından da küçük kızın ünü önüne geçemediği bir şekilde artmaya. Sevgican kendini anlatmak, sadece sevdiği şeylere şiir yazan bir çocuk olduğunu açıklayabilmek için çırpındıkça, bir internet fenomeni olma durumunun çığrından çıkma hâlini izleriz biz okurlar da. Şaşırmayarak ama şaşırmayı dileyerek. O zamana dek kendi içine gömülmüş babanın, kızının ününden duyduğu sevinçle dijital ortama sorgusuz dalışı ve Sevgican’ı tv haberlerinde gören otoriter annenin gizleyemediği memnuniyeti karşısındaki iç daralmasıysa, işte yine meşrep meselesi.
Hâlbuki “insan taklidiyle barışırsa da yarışırsa da onun kölesi olur” ve zaten arkadaş olduklarınla sanal ortamda da “arkadaş” olmayınca tanışmıyor sayıldığın, iki şiirle şair ilan edildiğin olmayan bir yerdeki olmayan kişilerin arasında yolunu bulmaya çalışan küçük kıza taklidini uzaktan, inanmaz gözlerle izlemek kalır. Her şiirin kendi hayatı olduğunu öğrenmesine, anlatacak hikâyesi olan ayakkabılar, leylak kokulu akşam gazeteleri, onun yerinde olmak istemeyen kırlangıçların peşine düşerek, tam da “daima ulaşması gereken yerde” olduğunu anlamasına henüz vakit vardır.
Behiç Ak zaman değişse, çocuklar ve çocukluk artık bambaşka mecralarda akıyor olsa da çocuk edebiyatının pozitif bir dünyası olması gerektiğine inanıyor, yazarın çocuğu gözetmesi gerektiğine. Bu, tartışılabilir bir argüman olsa da Bulutlara Şiir Yazan Çocuk’ta kurduğu pek “pozitif” denemeyecek dünyaya olan eleştirel bakışını orada bırakmayıp başta Sevgican olmak üzere yarattığı karakterler, en çok da ülkesindeki savaştan kaçan, mülteci Jamal aracılığıyla kitabın tümüne yaydığı umut, özgürlük ve sevgiye dair atmosferle, söz konusu inancını okura da güçlü biçimde geçiriyor. Son derece verimli ve ödüllü bir yazarın (ve ayrıca bir mimar, karikatürist, oyun yazarı, belgesel yapımcısı, İstanbul vapurlarının koruyucusu, Galata’nın tembel martısı ve karafların efendisinin) güzelim çizimleri ve naif şiirler eşliğinde, yaş sınırı olmaksızın ilgiyle okunacak zamanın ruhuna uygun hikâyesi, güne sadece dünden değil, yarından bakmak isteyenler için. Günışığı Kitaplığı’ndan.

 

 

 

Bulutlara Şiir Yazan Çocuk
Behiç Ak
Günışığı Kitaplığı
160 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Alev Karakartal Gazeteci. İstanbul’da doğdu, yaşıyor. 8 kardeşin en büyüğü. Kedileri, kitapları, ağaçları, yıldızları ve trenleri seviyor. Bir sonraki yaşamında, bir Rönesans bilim/sanat/teknoloji/mühendislik/mimarlık vb. insanı olmayı umuyor…

Yorum yaz